Ondan nefret edip sokaklarda onu acımasızca taşladıkları yetmedi, çocuklarına saldırdılar. Hem de onu bilmeden, tanımadan. “Kötü adam rollerinde oynadı diye kötü adam olmak kolay bir başarı değil yani, çok zor bir başarıdır. 5 lirayla başladık bu işe. Akşamları eve gitmeye korkardım. Korkudan stüdyoya dönerdik ve hasıra sarılıp öyle yatardık.” Kolay değildi elbet kötü adam olmak. Eğer içinde yoksa kötülük, gülerken bile kötüydü, zalimdi, katildi, haindi, hatta ahlaksız. Ama filmin sonunda yine ölen oydu. İyiler kazansın diye onu harcardı, biz mutlu olurduk, bir de içimize soğuk bir su serpilir. Özel hayatında neler çektiğini bilmeden, bilsek de umursamazdık belki. “Soyadı gibi taş kalplidir” derdik içimizden. Yedi yıl üst üste ödül aldığını bilmeden dışladık onu. Uluslararası platformda bizi temsil etmesi hiç ilgimizi çekmezdi. Kötüydü o çünkü. Çocuklar gibi salıncakta sallanıp mutlu olan bir adamın içini görmek istemedik hiç. “Ne de güzel gülüyorsun.”
Bu hikaye; kangren sonucu ayağı kesilen, kesilen ayağın mezara gömülmesinin ardından hırsızlar tarafından mezarı kazılıp kesilmiş ayağı çalınan, bu olaydan iki yıl sonra hayatını kaybedip eksik bedenle diğer tarafa giden, çocuklarının annesi genç yaşta ölünce onlara annelik yapan, sürekli hakaretlere uğrayan, Abdullah Çatlı’yı kahvesinden kovan, altın yürekli kötü adamın hikayesi: Erol Taş.
İlk Yıllar, Boks ve Sinemaya Geçiş
Erol Taş, 28 Şubat 1926’da Erzurum’un Köprüköy ilçesinde doğdu. Henüz 2 yaşındayken babası Hamza Bey’i kaybeder. 1932 yılında annesiyle yola düşerler. Önce Konya’ya, oradan da eşyaların doldurdukları kağnıyla Yalova’ya gelirler. Sonra birlikte getirdikleri yatağı, yorganı, kap kacakları omuzlayıp vapurla İstanbul’a geçerler. Fatih’teki eski konaklardan birinin iki odasına kiracı olarak yerleşir aile. “1930 yılında Konya’dan kağnı arabasından kap kacak, yatak yorgan ne varsa, Allah ne verdiyse yayan başı kabak Yalova’ya geldik. O zaman araba vapurları falan yok idi. Vapurla İstanbul’a avdet ettik.”
Erol 8 yaşına geldiğinde annesi Zeyrek’teki 54. İlkokul’a yazdırır onu ama yoksulluktan devam edemez okuluna. Önce bir bakkalın yanına çırak olarak girer. Savaş yıllarıdır, ekmek karneye bağlanmıştır. Evlerine gelen bir misafir aile bütün ekmek karnelerini çalar. Kazandığı para yetmez, hamallık yapmaya başlar. Pazarlarda tezgah açar, limon, portakal, elma ne bulursa satar. Sırtında küfe, kazanacağı üç beş kuruş için pazardan evlere eşya taşır. O günlerde tanışır Eminönü’ndeki baharatçılık yapan Koço’yla. Koço himayesine alır onu, gece okuluna yazdırır. Kavgacı bir gençtir. Koço tutar elinden Beyoğlu Spor Kulübü’ne götürür. “Bu çocuk sürekli kavga ediyor, boksör yapın bunu” der. Kısa sürede büyük başarı gösterir boksta. 1947 yılında İstanbul, daha sonra Türkiye ikinciliği kazanır. Türkiye ağır sıklet şampiyonuyla yaptığı maçta çene kemiği kırılınca boksu bırakır. İstanbul Cankurtaran’daki bir lastik fabrikasında işçi olarak çalışmaya başlar. Askerlik zamanı gelince işini gücünü bırakır, vatani görevini yapmak için yollara düşer. Üç yıl sonra askerden döndüğünde bir iplik fabrikasında iş bulur kendisine. Var gücüyle çalışmaya başlar.
“Ulan sersem herifler! Adam sizi eşeğin şeyine benzetmiş. Söyleyin bakalım ne dedi ne dedi benim için. İnim inim inleteceğim köpeği!”
İş çıkışları film setlerine gidiyor, çekim alanında Yeşilçam oyuncularını izliyordu hayranlıkla. Hayaller de kuruyordu belki, imkansız olduğunu düşünse de. Yine o günlerden bir gündü. Ömer Lütfi Akat oturduğu mahalleye yakın bir yerde set kurmuştu. Erol da oradaydı. Yıl 1956’ydı. Set alanında rahatsız eden serseriler vardı. Onlar yine gelmiş hem oyunculara hem çalışanlara tatsız davranışlarda bulunuyordu. Erol Taş daha fazla dayanamamış, arkadaşlarıyla birlikte Allah ne verdiyse dayak atıp uzaklaştırmıştı musallat olan tipleri. Aslında film ekibini korurken yaşayacağı yeni hayatını atıyordu yumrukları, farkında olmadan. İyilikten yapıyordu, kötü olacağını bilmeden. Bunun üzerine Ömer Lütfi Akat daha sonra haber gönderir: “Bir kavga sahnesi var, gelsin oynasın” diye. Böylece sinema hayatı başlar, yiyeceği hakaretleri bilmeden.
Kötü Adam Rolleri ve Aile Hayatı
Kavga sahnelerinin ve kötü adam rollerinin aranan oyuncusu olması uzun sürmez. Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney, İzzet Günay, Ekrem Bora, Tarık Akan daha onlarcasıyla birlikte rol alır. Hep kötü adamdır. Bir röportajında şöyle der: “800’ün üzerinde filmde oynadım, bunların en az 750 tanesi kötü adamdır. O filmde çok kötü adam oynuyordum ben. Gene hayatım boyunca belki 800’ün üzerinde film yapmışımdır. Bu 800 filmin içerisinde en azından 750 tanesi kötü adam oynamışım. Aklınıza hangisi gelir, canınızı yakar bilmem ama benim aklıma kazınmış rollerden bir tanesi Öksüzler filminde küçücük bir çocuğun kolunu kangren olsun diye bağlamamdır. Dilencilik yaptırmak için masum bir yavrunun kolunu kestirmeye çalışmak çok zalimce gelmişti bana.” “O rollerimi ger mi gibi hissettirmesin.” “Numara, cemiyet düşmanı, taammüden kasten.” “Karşısı, evet. Evet.”
İlginçtir ki, kötü adam rollerinin en bilinenlerinden olan Metin Erksan’ın yönettiği Acı Günler filmi, aynı zamanda Yılanların Öcü’nün devamı niteliğindeki Susuz Yaz filmi olur. Bu filmde oynarken hayatının en acı günlerinden birini yaşar Erol Taş. O günleri şu cümlelerle anlatır: “Beşparmak Dağları’ndayız. İstanbul’dan ayrılırken karım hamileydi. Akşamları işten sonra Aydın’da bir bahçeli kahvede toplanır, istirahat eder, konuşurduk. Bir akşam telefon geldi: ‘Gözün aydın, nur topu gibi bir erkek çocuğun oldu’ dediler. Sabahleyin ilk uçakla İstanbul’a döndüm. Kapıdan içeriye girdiğimde evim sanki bir mezara benziyordu, her taraf sessizdi. Geleceğimden de haberleri yoktu. Karım hasta yatıyordu. Beni gördü, doğrulmak istedi ama düşüp bayıldı. ‘Çocuğun öldü’ dediler. O gün hayatımdaki en üzüntülü günüm oldu. Karımı teselli ederken: ‘Üzülme, Allah onu bizden fazla sevdi. Bak göreceksin, iki tane birden verecek’ dedim. Ertesi sene de ikiz çocuğum oldu. İkisinin de ismini Güler ve Gönül koydum. Üç yıl sonra da Metin adında bir de erkek çocuğu olur Erol Taş’ın.”
Hep evcimen bir adam olan Erol çok mutludur. Karısına ve çocuklarına her zaman şefkatli biri oldu hayatı boyunca. Tam her şey yolunda gidiyorken kanserle mücadele eden üç çocuğunun annesi, biricik eşi Hafize Hanım’ı kaybeder. Dünyası başına yıkılır. Hatta çocuklarına uzun bir süre annelerinin öldüğünü söyleyemez. “Anneniz hastanede” der ve onlara annelik yapmaya başlar. Yemek hazırlar, çamaşırlarını yıkar, banyolarını yaptırır. Annelerinin yokluğunu hissetmesinler diye bütün vaktini onlarla geçirir. Ve çocuklar gözlerini açıp kapayıncaya kadar kendilerini Gülhane Parkı’nda bulurlar. Önce hayvanat bahçesi gezilir, sonra çocuk bahçesindeki salıncakta sallanırlar, kayarlar, eğlenirler. Ama nihayetinde söylemek zorunda kalır ve en önemlisi onların bir anneye ihtiyacı vardır. Tanıdığı, bildiği ve çocuklarına annelik yapabilecek biri olmalıdır bu kişi.
1966 yılında Konya’nın ünlü yün tüccarlarından Süleyman Erşan’ın kızı ve aynı zamanda teyzesinin çocuğu olan, daha önce hiç görmediği Elmas Hanım’la evlenir. Elmas Hanım kendisinden 18 yaş küçüktür. Bu evlilikten de 1968 yılında Müjgan adında bir kızı olur. Ailesine her zaman çok düşkündür Erol Taş. Başlarına en küçük bir şey gelse her işi bırakır, koşar onlara. Hatta kendisine yurt dışından gelen oyunculuk tekliflerini bu yüzden geri çevirdiğini anlatır. Önce ona teklif edilen ancak geri çevirdiği rolün o dönem henüz çok tanınmayan Mısırlı oyuncu Ömer Şerif’e verildiği de Yeşilçam’da sık sık konuşulanlar arasındadır.
“Bana eli çabuk bir katil lazım, en hızlısından. Bulun ki kolay bitirsin şu pisliği.”
Seyirciyle İlişkisi ve Kahvehanesi
Başarılı bir karakter oyuncusudur ama oynadığı roller yüzünden başına gelmeyen kalmaz. Yüzlerce filmde oynasa da sevdiremez kendini izleyiciye. Hayranları olsa da nefret edenleri çok fazlaydı. Bir gün mahalleden geçerken onu gören çocukların “Erol Taş geliyor!” diye korkup kaçtıklarını görür. Aslında bu rolünü ne kadar iyi yaptığının bir kanıtıdır ama anlatamaz. “Kötü adam oynadığımız için biz semtten geçiyorsun veyahut geçmek icap ediyor. Bakıyorsun orada okul çocukları, talebeler falan orada oynaşıyor, koşuyorlar falan. Bir de bakıyor birisi diyor ki: ‘Aa!’ diyor, ‘Erol Taş geliyor! Falanca, falan, bizi kaçırmasın.’ Hepimiz birden eve kaçışıyoruz. Hepsi birden kaçıyor. Gelin bakayım, gel bakayım küçük. Korkma al yavrum.”
Bunları görünce kötü adamı oynadığı için kendisinden iğrendiğini söylüyordu ama ekmek parasıydı neticede. Uğradığı saldırılar, hakaretler de cabasıydı. Bitmek bilmeyen bir eziyet gibiydi. Ama o yine “sevgili seyirciler” diyecek kadar seviyordu ona taş atıp sopalarla saldıranları. “Seyirci daha evvelden toparlanmış, et, taş, şişe, sopa ne varsa bir anda hepsi birden üstüme taşları yağdırdı. Çünkü gömleğim de kıpkırmızı oldu. Fakat seyirciye baktım, ağlıyorum bir taraftan böyle gözlerimden yaşlar akıyor. Dedim ki: ‘Kıymetli seyircilerimiz, müteşekkirim dedim, siz bana taş sopa değil ekmek atıyorsunuz, ekmek dedim.’ Onun için mutluyum.”
Gece yarıları uykusunun ortasında telefon çalıyor ve ona ağza alınmayacak küfürler ediliyordu. “Telefonu küfür edip kapatıyorlar. ‘Senin’ diyor ‘bilmem’ diyor ‘ananı babanı bilmem ne yapayım’ diyor, şırak diyor telefonu kapatıyor. Ondan sonra gel de uyu, uyuyabilirsen tabii.” “Asab bozukluğundan kafam kırıklar içinde kaldı” diye yakınıyordu seyircilere. Onlara olan saygısını kaybetmeden o kadar hakaretten sonra hala onları sevebilmesi büyük bir yürek gerektirir bence. “Beni çok taciz ettiler, çok dövdüler. Hani şu anda açabilirim belki, kafam kırıklar içerisindedir. Hem de nasıl dayak yani, filmin dışında dayak yediniz? Evet, filmin dışında. Bu gerçek sahne değil. Kötü adam oynadığı için vatandaş diyor ki: ‘Ya’ diyor, ‘sen’ diyor, ‘niye kötü adamsın?’ diyor. ‘Sen’ diyor ‘gaddar adamsın’ diyor, ‘kötü adamsın’ diyor. ‘Senin canını alacağım’ diyor. Al kardeş, seyircinin emrindeyiz yani. Seyirci isterse bizi takdir ediyor, isterse bize küfür de edebiliyor ama bu da bir sanatın cilvesidir kıymetli seyircilerimiz.” “Bu ayrı bir mutluluk. İnsanın öleceği varsa da ölmek istemez o seyircinin güzelliği. Yüzlerce, binlerce mektubun gelmesi… İnsan hasta olamaz.”
O dönem senetle çalışıldığı için para almak hiç kolay değildi film şirketlerinden. Bir gün canına tak etmişti, çocukları aç kalamazdı. Tuttu onların elinden ve götürdü prodüktörün kapısına. “Alacak için 6 aylık senet verdiler bana. 6 ay bekliyorsunuz ve bu senet gene ödenmiyor. Bu parayı almanın bir tek çaresini bulabildim ve üç tane çocuğumu aldım, götürdüm prodüktörün kapısına koydum. ‘Bu’ dedim ‘siz bakın’ dedim. Beni arıyorlar, bulamıyorlar. Sivri akıllının birisi diyor ki: ‘Ya’ diyor, ‘onlar ne istiyor? Onu bulamayız’ diyor. ‘Çocukları burada ilkokulda okuyor, gidelim onları dövelim’ diyorlar. Tabii gitmişler, çocukların ağzını burnunu kırmışlar.”
O kötü gülüşün, zalimliğin ardında kimsenin fark etmediği incecik bir ruh yatıyordu bizden habersiz. [Kahkaha]
Yeşilçam’dan kazandığı para bir gün bitecekti biliyordu ve hep hayalini kurduğu bir iş vardı: Kahvecilik. Evet, hayranlık uyandıran bir meslek değildi belki ama onun için kıymeti başkaydı. “Çok küçük yaştaydım, 7-8 yaşındayken Arap Sabri vardı, eski kabadayılardan. Onun kahvesinin önünden geçiyordum bir gün. Beni çağırdı, böyle bir tokat bana patlattı. Böyle ‘Bir daha’ dedi ‘senin kahvenin önünden geçtiğini görmeyeceğim’ dedi. Ben ağlayarak eve gittim. Eve gelince babam dedi: ‘Ne oldu?’ dedi falan dedi. ‘Böyle böyle Sabri amca beni dövdü’ dedim. Bir tokat da o bana vurdu: ‘Demek ki ne hata işledin ki o adam seni dövdü’ dedi. Ve dolayısıyla kahvecilik buradan üredi. Gel zaman git zaman derken ben bu kahveye sahip oldum.”
Başarılar, Ödüller ve Unutulmaz Sahne Anları
800’den fazla filmde oynadı. Hepsinden tek tek bahsetmeye ne zaman yeter ne beyin dayanır ama öyleleri vardı ki üzerinden geçmesek ayıp etmiş oluruz. Festivallerde aldığı ödüllerin yanı sıra gittiği film galalarına, yürüdüğü sokaklarda, Cankurtaran’da işlettiği kahvehanede, çekim için gittiği setlerde sıcağı sıcağına alıyordu ödüllerini ve bu ödüller onun için hep daha sahici oldu. Televizyon programlarında da anlattığı, birçok oyuncu için ders sayılabilecek ve belleklerden silinmeyen o unutulmaz konuşmasını da böyle bir ortamda yapar.
Erol Taş defalarca izlediği İnce Cumali filminde çok acımasız bir ağayı canlandırır. Öylesine acımasızdır ki ağa, baskın yaptığı rakip çiftlikte “Bu topraklar ikimize çok, birimize az demiştim” dediği çiftliğin sahibini, yeni doğum yapan karısını ve onların yanında çalışan herkesi öldürür. Hızını alamayan ve arkada hiçbir canlı bırakmamaya kararlı olan ağa, ayaklarından ağaca astığı tavukları bile acımasızca boğazlarını keserek öldürür. Yılmaz Güney ile birlikte oynadıkları İnce Cumali filminin ağası, yani kötü adam rolleriyle nam salmış Erol Taş, filmin galası için diğer oyuncularla birlikte Anadolu’ya gider. Filmi izlerler. Film bittikten sonra oyuncular sahneye çıkıp konuşma yapıyorlardır. Sıra Erol Taş’a gelmiştir. Birden ortalık karışır, yer yerinden oynar. Seyirciler sahnedeki Erol Taş’a şişe, taş, sopa fırlatıp yuhluyorlardır. Öylesine başarılı oynamıştır ki ağa suretindeki kötü adam rolünü, atılan taşlar onun ödülü olur. O unutulmaz konuşmasını şişe ve taş yağmuru dindiğinde yapar Erol Taş. Seyircilere “Atın atın, siz bana taş değil ekmek atıyorsunuz” diyerek meşhur kahkahasını atar ve ışıl ışıl gözlerle seyircisini selamlar. Bu konuşma üzerine az önce yuhlayan, şikayet eden, “Erol Bey” diyenler “Sen niye bu kadar kötü adam oynuyorsun, çocuklarımız gece rüyalarında görüyorlar, bağırıyorlar” diyorlardı.
Yılanların Öcü, Duvarların Ötesi, Şehirdeki Yabancı, Aslan Bey, Yarın Son Gündür, Arzuyla Kamber, Diyet, Susuz Yaz, Gecelerin Ötesi, Bitmeyen Yol ve daha birçoğunu izlerken kötü adam olduğunu hissettiriyor bize sinemada. Kötü adam rolleriyle bilinen sanatçı, bu tiplerin dışına çıktığı filmlerde aslında her türlü karakteri rahatlıkla oynayabileceğini de bize ispatlamıştır. Zaman zaman da olsa oynadığı iyi tiplerle seyirciyi şaşırtmıştı. Bir başka Ömer Lütfi Akat yapımı olan Ana filminde Erol Taş bu kez kötülükten kaçmaktadır. 1967’de çekilen ve Türkan Şoray ile başrolü paylaştığı Ana filmi onun az rastlanan iyi adam tiplemeleri için gösterilebilecek ilginç bir örnektir. Bir başka örnek ise 1992’de çekilen Mehmet Tanrısever’in yönettiği Sürgün filmidir. Erol Taş sinemada rol bulduğu bu son filminde Kurtuluş Savaşı’nı görmüş, yaşamış eski bir çavuşu oynamaktadır. Yine Cüneyt Arkın’la birçok filmde iyi adam rolünde oynadı. Bazen iki yakın dost oldular, bazen de para peşinde koşan iki serseri.
“Sen ben, ben arkadaşım Erol, hangi Erol? Hay Erol. Pardon, arkadaşın Erol’la beni tanımıyor musun? Tanımıyorum. Hatırlan, gün önce paraları şey etmedik mi? Son beraber atmadık mı adamları? Beraber şey etmedik mi?”
Köy ağası, despot baba, kanun kaçağı, kabadayı derken yerli Western filmlerinde Meksikalı haydut ve hemen hemen hepsinde adı Ramon olmuştur. Ve Yılmayan Şeytan’da deli doktor gibi fantastik karakterlerde canlandırmıştır. 80’li yıllardan sonra birçok dizi filmde de rol alan Erol Taş, televizyonda da başarılı olabileceğini birçok kez kanıtlamıştır. 800’den fazla filmde irili ufaklı çeşitli roller alan Erol Taş, oynadığı filmlerin altısında da başrol oyuncusu olarak karşımıza çıkıyor. Bu filmler: Mapusane Çeşmesi, Kanlı Kale, Efe’nin İntikamı, Eşkıya Kanı, Konuşan Gözler ve Katırcı yani Efe’nin Definesi filmleridir.
İlk başrolünü canlandırdığı Gecelerin Ötesi’nin yönetmeni de Metin Erksan. Metin Erksan için şunları söyler: “Şu ana kadar başardığım her şeyi rejisörüm Metin Erksan’a borçluyum. Beni yetiştiren odur. Sinemayı iyi bilen Metin Erksan oyuncularına da en iyi çalışma imkanını verir.”
“Al sana al ah ahim ya hangi karıya gittiyse hangi karıya oğlum oğlum.”
Tabii bu kadar filmde oynadıktan sonra birçok ödül de beraberinde geliyor. Basın tarafından 7 yıl üst üste en iyi karakter oyuncusu seçilmesinin dışında; Duvarların Ötesi filmiyle 1965 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü, İnce Cumali filmiyle 1968’de yine Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü, Diyet filmiyle 1975 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü, Sahildeki Ceset filmiyle İzmir Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü, Susuz Yaz filminde Turizm Bakanlığı’nca verilen En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü, yine Susuz Yaz filmiyle Meksika Acapulco Film Festivali ve Berlin Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Oyuncu Ödülleri’ni aldı.
“Ulan et kafalılar sizi, adam kaçırırsınız diye mi besliyorum ben o? An fırtına bildiğiniz gibi değil. Sizler manda gibi yayılırsınız. Tavuk kesilmez be.”
Son Yılları ve Mirası
1970’li yıllarda Türkiye toplumu derin kargaşalar içindedir. Erzurumlu olan Erol Taş ülkücü görüşe sahip birisidir. Ülkücü gençleri de kollar gözetir. O dönemde Cihangir’deki kahvesinin müdavimleri arasında dönemin ülkücüleri Abdullah Çatlı, Oral Çelik ve Ömer Ay gibi isimler de vardır. Onlara kol kanat gerer. Bir süre sonra kahvesi ülkücülerin mekanı haline gelir. Onların zulası, sırdaşı olmuştur. Silahlar, bombalar ona emanet edilir. Bu durum Abdi İpekçi suikastine kadar devam eder. Bir gün bu grup aralarında konuşurken kulak misafiri olur. Abdi İpekçi’yi onların öldürdüğünü anlayınca tüm bağlarını koparır, emanetlerini teslim eder ve bir daha kahveme gelmeyin diye hepsini kovar oradan.
Tatlı dilli, evcimen biri olduğunu anlatıyor onu tanıyanlar. Ömrünün son yıllarına kadar ne sinemadan ne kahvesinden ne de ailesinden kopar. Sinemadan ömrünün son günlerine kadar kopmayan ender oyunculardan biridir. 90’lı yıllarda sağlığı giderek bozulsa bile beyaz perdede görünmeye devam eder. Birkaç kez kalp krizi geçirir ve şeker hastasıdır. Çok fazla sigara içmesi de sağlığının daha fazla bozulmasına tuz biber olur. Şeker hastalığının ve sigaranın yüzünden 1996 yılında sol bacağı kangren olur ve kesilir. Kesilip Kozlu Mezarlığı’na gömülen bacak, bir hayranı tarafından çalınır ve yerine çiçek bırakılır. Yıl 1996’dan sonra çocukları arasında anlaşmazlık ve kavgalar başlar. Kahvehanesi çalışmaz hale gelir.
“Ben yaşlı bir kurdum, ömrüm kavgayla, mücadeleyle geçti. Siz sevdiğim kızı öldür diyorsunuz. Ben bunu nasıl yaparım? Ne iyi kızdı aptal ama duygulu. Saçları dağılacak sonra vücudu soğuyacak.” [Kahkaha]
Ayağının kesilmesi üzerinden iki yıl geçer. Zaten iki kez kalp krizi geçirmiş olan Erol Taş, 1998 yılında üçüncü kez geçirdiği kalp krizinden sağ çıkamaz ve kötü karakterlerin en iyisi olan, bize adeta oyunculuk dersi veren Erol Taş, 8 Kasım 1998’de aramızdan ayrılır. Ondan geriye bizlere efsane filmleri, kötü kahkahası ve güzel kalbi kalır. Cenaze töreni sabah Cankurtaran’daki kahvehanesinde başlar. Sonra Yeşilçam’da bir tören düzenlenir. Sevenleri İstiklal Caddesi boyunca omuzlarda taşır tabutunu. Kortejin en önünde “İyi Adam Erol Taş” yazılı, gülümseyen kocaman posterini taşıyan Yeşilçam’ın kötü adamları vardır.
“Ulan et kafalılar sizi, adam kaçırırsınız diye mi besliyorum ben o? An fırtına bildiğiniz gibi değil. Sizler manda gibi yayılırsınız. Tavuk kesilmez be.”
Çocuklarına örnek oluşuyla, en zor anlarda bile kaybetmediği saygısıyla, yorulmak bilmeyen bedeniyle, şefkatiyle, babacanlığıyla, acılarıyla, maceralarıyla, altın yürekli kötü bir adam geçti bu dünyadan.
“Gel Çeto gel, 25 milyon bende, istediğin kadını elde edersin artık. Gel gel, iyi dinleyin beni. Aranıza yeni biri daha katıldı, adı yok, bu veledin öksüz diyeceksiniz ona. Ne kadar melanet varsa öğrenmeli bu çocuk, kötü alışkanlıklar, pis huylar hep bunda olmalı. Onun hocası ben olayım baba. Kötü alışkanlıklar sigarayla başlar.”
Magazin Name Güncel Magazin Haberleri
