Türk müziğinin iki özgün ismi Ayşegül Aldinç ve Mabel Matiz, Antalya dönüşü aynı uçakta karşılaşınca ortaya sıcacık bir buluşma çıktı.
Karşılaşmanın mutluluğunu sosyal medya hesabından paylaşan Ayşegül Aldinç, Mabel Matiz’le bir buçuk saatlik yolculuk boyunca sohbet etmenin gününe ayrı bir anlam kattığını dile getirdi. Aldinç, sanatçının yanında makyajsız ve doğal haliyle kendini rahat hissettiğini vurgularken, paylaşımına “Sen biliyorsun, benim aşkım bitmez…” sözleriyle duygusal bir not düştü.
Tesadüfi karşılaşma, iki sanatçının sevenlerini de gülümsetti.
]]>Şarkıları ve güçlü yorumuyla müzikseverlerin beğenisini kazanan Fettah Can, kendisi için hazırlanan doğum günü sürprizi karşısında duygusal ve mutlu anlar yaşadı. Alkışlar eşliğinde gerçekleşen kutlama, konserin unutulmaz anları arasında yerini aldı.
]]>Dünyaca ünlü Opera Sanatçısı Tenor Sedat Can Öztoprak, Rekor 10.Uluslararası Yarışma Birinciliğini Paris'te kazanarak, 2026 yılında bir olağanüstü başarıya daha imza atmış oldu. Ve bir kez daha Ülkemizin çok büyük gururu oldu. Böylelikle, Dünyaca ünlü Tenor Sedat Can Öztoprak, Rekor 10 tane Uluslararası Yarışma Birinciliği kazanan İlk Türk Opera Sanatçısı ünvanını da elde etmiş oldu. Konuyla ilgili duygu ve düşüncelerini ise Tenor Sedat Can Öztoprak şu şekilde dile getiriyor.
"Dünyanın en önemli Opera Sanat şehirlerinden Paris'te, Rekor 10.ULUSLARARASI YARIŞMA BİRİNCİLİĞİMİ KAZANDIM. Ve böylelikle, 10 tane Uluslararası Yarışma Birinciliği kazanan İlk ve Tek Türk Opera Sanatçısı ünvanını da elde etmiş oldum. Kesinlikle en büyük gurur bir Türk Opera Sanatçısı için. Paris'te, bu çok önemli ve prestijli Uluslararası Yarışmada, Dünya üzerinde Binlerce Opera Sanatçısı arasından seçilerek 1.lik Ödülüne layık görüldüm. Toplamda da Rekor 10. ULUSLARARASI YARIŞMA BİRİNCİLİĞİMİ kazanmış oldum. 10 Dünya Birinciliği... Gerçekten eşsiz bir gurur.
Rüya gibi güzel muhteşem bir yıl daha oluyor benim için 2026.
2026 Yılında yine Dünya'nın en önemli Opera Sanat şehirlerinden Viyana'da yapmış olduğum Carmen (Don Jose), Sihirli Flüt (Tamino), Impish (Louis) (DÜNYA PRÖMİYERİ) Başrol Temsillerim, ayrıca yine Dünyanın en önemli Opera Sanat şehirlerinden Berlin'de de yapmış olduğum Gianni Schicchi (Rinuccio) Başrol Temsillerim, ve yine 2026 Yılında Dünyanın en önemli Opera Sanat şehirlerinden New York'ta ve Londra'da da layık görülmüş olduğum Uluslararası Ödüllerim, ve yine Dünyanın en önemli Opera Sanat şehirlerinden Paris'te kazanmış olduğum Rekor 10.Uluslararası Yarışma Birinciliğim olsun, gerçekten rüya gibi güzel, muhteşem bir yıl daha oluyor benim için 2026 yılı da. 2026 Yılında elde etmiş olduğum tüm başarılar güzel Ülkem Türkiye'me ithaf olsun."

Türkiye'nin en önemli Ödülleri arasında gösterilen ve alanında en iyi isimlerin buluştuğu 2026 Altın Meslek Ve Kariyer Ödülleri Töreni'nde Dünyaca ünlü Tenor Sedat Can Öztoprak "2026 YILININ ULUSLARARASI BAŞARI GÖSTEREN EN BAŞARILI OPERA SANATÇISI" ÖDÜLÜNE layık görüldü. 2026 yılında da çok büyük bir dominasyon ile diğer meslektaşlarının arasından sıyrılarak "2026 YILININ ULUSLARARASI BAŞARI GÖSTEREN EN BAŞARILI OPERA SANATÇISI" ÖDÜLÜNE layık görülen Dünyaca ünlü Tenor Sedat Can Öztoprak, konu ile alakalı duygu ve düşüncelerini ise şu şekilde dile getirdi.
"Öncelikle beni, "2026 YILININ ULUSLARARASI BAŞARI GÖSTEREN EN BAŞARILI OPERA SANATÇISI" ÖDÜLÜNE layık gören tüm değerli isimlere çok teşekkür etmek istiyorum. Bu Ödül, bir Türk Opera Sanatçısı için kesinlikle eşsiz bir gurur. İnanılmaz duygular içerisindeyim. Gerçekten rüya gibi güzel, Muhteşem bir Yıl daha oluyor benim için 2026 yılı da.
Bugüne dek, Türk Opera Tarihine ve Dünya Opera Tarihine geçmiş olan tüm başarılarıma ilave,
2026 Yılında da Dünyanın en önemli Opera Sanat şehirlerinden olan, Operanın kalbi olan Viyana'da yapmış olduğum 3 büyük Eserde 3 büyük Başrol olan, Carmen Operasında (Don Jose), Sihirli Flüt Operasında (Tamino), Impish Operasında (Louis) (DÜNYA PRÖMİYERİ) Başrol Temsillerim olsun, ayrıca yine Dünyanın en önemli Opera Sanat şehirlerinden olan Operanın kalbi olan Berlin'de de yapmış olduğum büyük Eserde büyük Başrol olan Gianni Schicchi Operasında (Rinuccio) Başrol Temsillerim olsun, ve yine 2026 Yılında yine Dünyanın en önemli Opera Sanat şehirlerinden olan Operanın kalbi olan New York'ta ve Londra'da da layık görülmüş olduğum çok önemli Uluslararası Ödüllerim olsun, ve yine Dünyanın en önemli Opera Sanat şehirlerinden olan, Operanın kalbi olan Paris'te de kazanmış olduğum çok önemli, Rekor 10.Uluslararası Yarışma Birinciliğim olsun, emeklerimin ve başarılarımın böylesine çok önemli bir Ödülle "2026 YILININ ULUSLARARASI BAŞARI GÖSTEREN EN BAŞARILI OPERA SANATÇISI" ÖDÜLÜYLE taçlanmış olması, tesçillenmiş olması, kesinlikle En büyük gurur bir Türk Opera Sanatçısı için. Layık gören tüm değerli isimlere tekrardan çok teşekkür etmek istiyorum.
Ve layık görülmüş olduğum bu çok önemli Ödül, güzel Ülkem Türkiye'me ithaf olsun diyorum."
Dünyaca Ünlü Opera Sanatçısı Tenor Sedat Can Öztoprak, bugüne kadar yıllardır elde ettiği sayısız rekor uluslararası ödüllere, rekor uluslararası yarışma birinciliklerine ve uluslararası arenadan layık görülmüş olduğu "Türkiye'yi En İyi Temsil Eden Sanatçı" ödülüne de ilave olarak Türkiye'de de en önemli ödül organizasyonları tarafından ve Türkiye'nin en önemli jüri üyelerinin oylamaları sonucu bugüne dek yıllardır sayısız kez layık görülmüş olduğu ve görülmeye de devam ettiği, "Yılın En Başarılı Opera Sanatçısı', "Yılın En İyi Opera Sanatçısı", "Yılın Uluslararası Başarı Gösteren En Başarılı Opera Sanatçısı", "Uluslararası En Başarılı Opera Sanatçısı", "Cumhuriyetin 100.Yılına Damga Vuran En Başarılı Opera Sanatçısı" , "Yılın Star Opera Sanatçısı", "Opera Sanatına Yenilik Kazandıran En Başarılı Opera Sanatçısı", "Türk Operasına Damga Vuran En Başarılı Opera Sanatçısı", "Uluslararası En Başarılı Türk Tenor" , "Yılın Uluslararası Başarı Gösteren En İyi Opera Sanatçısı", "Uluslararası En Başarılı Türk Opera Sanatçısı" ve "Türkiye'nin En Başarılı Opera Sanatçısı" ödüllerine layık görülerek ve her seferinde de kendisi layık görülerek Türk Opera tarihinde bugüne dek görülmemiş düzeyde bir dominasyona imza atmış olup bir kez daha tarihe geçmiştir. Dünyaca ünlü Opera Sanatçısı Tenor Sedat Can Öztoprak, ayrıca Türkiye Cumhuriyet tarihinin en çok ödül kazanmış opera sanatçısıdır.
2026 yılında dünyaca ünlü opera sanatçımız Tenor Sedat Can Öztoprak'ın hayatı ve tüm başarıları Kitaba dönüştürülerek ölümsüzleşti.
Ülkemizi bugüne dek opera sanatı alanında yurtdışında ve yurtiçinde Yıllardır en iyi şekilde temsil etmeye devam eden, Dünya Opera Tarihinde ve Türk Opera Tarihinde pek çok ilkler başararak hem Türk Opera Tarihine hem de Dünya Opera Tarihine muhteşem bir şekilde geçmiş olan, bugüne dek layık görülmüş olduğu 100'ün üzerinde rekor Uluslararası ve Ulusal ödülleri ve kazandığı sayısız rekor Uluslararası Yarışma Birincilikleriyle opera sanatını çok çok ileriye taşıyarak opera sanatında devrim yaratmış olan dünyanın hayran olduğu opera sanatçımız Türk operasının zirvesindeki isim Tenor Sedat Can Öztoprak, çalışmalarına hem yurtiçinde hem de yurtdışında yoğun bir şekilde devam etmektedir.
Dünyanın farklı ülkelerinden uzay ajanslarını, bilim insanlarını, mühendisleri ve sektör temsilcilerini bir araya getiren kongrede Ören, “MoonArch: Ay Köyü için Kültürel ve Teknolojik Altyapı – Uzun Süreli İnsan Yaşamının Sürdürülebilirliğine Yönelik Ay Toprağı Temelli Kentsel Yerleşim Sistemi” başlıklı çalışmasıyla Ay’da yalnızca barınma ihtiyacına değil, sürdürülebilir bir yaşam kültürünün nasıl kurulabileceğine odaklandı.
MoonArch, Ay yüzeyinde uzun süreli yaşamın önündeki önemli sorunlardan biri olan yapılaşma ve malzeme lojistiğine alternatif bir mimari yaklaşım getiriyor.
Projede, Dünya’dan taşınması gereken yapı malzemelerini mümkün olduğunca azaltmak amacıyla Ay toprağının (regolit) yerinde yapı malzemesi olarak kullanılması hedefleniyor. Regolit dolgulu torbalarla oluşturulması öngörülen koruyucu dış kabuk, jeodezik taşıyıcı sistemler ve şişirilebilir yaşam birimleriyle birlikte ele alınıyor.
Ay kraterlerinin doğal topografyasından yararlanmayı öneren yeraltı yerleşim yaklaşımı; kozmik radyasyon, mikrometeoritler, aşırı sıcaklık değişimleri ve Ay tozunun yol açtığı risklere karşı daha korunaklı yaşam alanları oluşturma potansiyelini araştırıyor.
MoonArch’ın temel hedefi, Ay’da yapı inşa etmeyi yalnızca teknolojik bir problem olmaktan çıkararak mimarlık, kaynak yönetimi ve insan yaşamı arasında bütünleşik bir sisteme dönüştürmek.
MoonArch’ı geleneksel uzay üssü kavramlarından ayıran önemli unsurlardan biri, insanı yalnızca fiziksel ihtiyaçları olan bir görev personeli olarak ele almaması.
Proje; bireysel yaşam alanlarının yanı sıra ortak kullanım mekânlarını, sosyal etkileşimi, psikolojik iyilik hâlini ve zaman içinde genişleyebilen bir yerleşim düzenini de araştırıyor.
Ay’da kalıcı insan varlığının yalnızca mühendislik sistemlerinin çalışmasına değil, insanların kendilerini güvende, ait ve psikolojik olarak dengede hissedebilecekleri çevrelerin oluşturulmasına da bağlı olduğu düşüncesinden hareket ediyor.
Ayşe Ören, bu yaklaşımını şöyle ifade ediyor:“Ay’a ulaşmak insanlığın teknolojik başarısıdır. Ancak orada yaşayabilmek, mimarlığın ve insanı anlamanın da meselesidir. MoonArch ile sorduğum soru yalnızca Ay’da nasıl bir yapı inşa edeceğimiz değil, orada nasıl bir yaşam kuracağımız.”
Uzay araştırmalarında yeni dönemin odağı, yalnızca Dünya dışındaki noktalara ulaşmak değil; bu alanlarda sürdürülebilir faaliyet ve uzun süreli insan varlığı oluşturabilmek.
Bu dönüşüm; inşaat teknolojileri, yerel kaynak kullanımı, yaşam destek sistemleri, malzeme mühendisliği ve uzay mimarlığı gibi farklı disiplinleri bir araya getiriyor.
MoonArch, Ay’daki kaynakların kullanımını ve aşamalı olarak büyüyebilen modüler yerleşimleri odağına alarak gelecekteki Ay altyapısı için araştırılabilecek bir mimari model öneriyor.
Henüz kavramsal geliştirme aşamasındaki projenin teknik doğrulama, uygulanabilirlik ve mühendislik değerlendirmeleri, ilerleyen araştırmaların önemli başlıkları arasında bulunuyor.
IAC 2026 kapsamında, aralarında Japonya’dan katılımcıların da bulunduğu uluslararası bir dinleyici kitlesine sunulan MoonArch, Ay’da sürdürülebilir yaşam alanlarının geliştirilmesine yönelik disiplinler arası iş birlikleri için yeni fırsatlar oluşturmayı hedefliyor.
Projenin bir sonraki aşamasında mimari konseptin mühendislik değerlendirmelerinin yapılması, malzeme araştırmalarının derinleştirilmesi, prototipleme ve teknik uygulanabilirlik çalışmalarının geliştirilmesi amaçlanıyor.
Ayşe Ören, MoonArch’ın uluslararası ölçekte gelişebilmesi için uzay teknolojileri şirketleri, araştırma kuruluşları, üniversiteler, mühendislik ekipleri ve potansiyel endüstriyel ortaklarla iş birliği fırsatlarını değerlendirmeye açık olduğunu belirtiyor.
MoonArch’ın uzun vadeli hedefi, yalnızca geleceğin Ay yerleşimlerine yönelik bir mimari öneri sunmak değil; bu yaklaşımı farklı uzmanlık alanlarının katkısıyla araştırılabilir, test edilebilir ve geliştirilebilir bir sisteme dönüştürmek.
Bu doğrultuda proje, uluslararası ortak araştırma, teknoloji geliştirme, prototipleme ve stratejik iş birlikleri için yeni temaslar kurmayı hedefliyor.
Bilkent Üniversitesi İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı mezunu olan Ayşe Ören, sanat ve tasarım alanındaki çalışmalarını son yıllarda uzay mimarlığı araştırmalarıyla genişletti.
ABD’de düzenlenen Uluslararası Uzay Geliştirme Konferansı (ISDC), New Worlds ve Bakü’deki Uluslararası Uzay Kongresi (IAC) gibi platformlarda Ay yerleşimleri ve Dünya dışı mimarlık üzerine çalışmalarını paylaşan Ören, Kepler Space University’de uzay mimarlığı alanındaki yüksek lisans çalışmalarını sürdürüyor.
2010 yılında dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın Teknogirişim Sermayesi Desteği ile kurduğu DesignArt aracılığıyla sanat, tasarım ve teknolojiyi bir araya getiren projeler geliştiren Ören, JCI Türkiye Kültürel Başarı birinciliğine layık görülmüş ve Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından Future Leader olarak seçilmiştir.
Ören’in Antalya’da sunduğu MoonArch, Türkiye’den uzay çalışmalarına katkının yalnızca roketler, uydular ve mühendislik teknolojileriyle sınırlı olmadığını; mimarlığın, sanatın, tasarımın ve insan odaklı düşüncenin de geleceğin uzay ekonomisinde önemli bir yeri olabileceğini ortaya koyan bir çalışma olarak dikkat çekiyor.
MoonArch’ın merkezinde ise tek bir soru var: İnsanlık Ay’a ulaştığında, orada nasıl bir hayat kuracak?
Proje: MoonArch – Underground Lunar Habitat Architecture
Proje geliştiricisi: Ayşe Ören | Ayse Oren DesignArt
Etkinlik: 77. International Astronautical Congress (IAC 2026), Antalya
Bilgi, iş birliği ve basın görseli talepleri: [email protected]
Bodrum’da yolları kesişen ve zamanla dostlukları pekişen ikili, özel hayattan kariyere uzanan keyifli bir sohbete imza attı. Kendini kaplumbağaya benzeten Çakır, “İçim deli ama çıldırmamak için kendimi zor tuttuğum bir yanım var” dedi.
Ünlü oyuncu, 25 yıllık hayat arkadaşı Başak Çakır’dan oğlu Ali’ye, Bodrum’a taşınma kararından oyunculuk kariyerine kadar pek çok konuda bilinmeyenlerini anlattı. Rol aldığı dizi ve filmlerdeki performansıyla adından söz ettiren Kaan Çakır, Cansu Kurtçu’nun sorularını yanıtlarken bilinmeyen yönlerini anlattı. Eşi Başak Çakır’la 25 yıllık birlikteliğinden oğlu Ali’nin yurt dışındaki eğitimine, İstanbul’dan Bodrum’a taşınma kararından oyunculuk kariyerindeki dönüm noktalarına kadar pek çok konuda konuşan Çakır, yıllar önce Levent Yüksel’in unutulmaz “Zalim” klibinde nasıl rol aldığını da anlattı. Program, Cansu Kurtçu ve Kaan Çakır’ın MFÖ’nün “Gözyaşlarımızı Bitti mi Sandın” şarkısını birlikte seslendirmesiyle sona erdi.
Cansu Kurtçu: Seninle ilgili sahne ve kamera arkasındaki Kaan’ı insanlar çok bilmiyor. Kaan Çakır ne yapıyor?
Kaan Çakır: Galiba mesleğini iyi yapmaya çalışan, iyi bir eş, iyi bir baba olmaya çalışan, artık 50’sine dayanmış ve bunları yapmaya çalışırken de fena olmayan biriyim. Oğlumu üniversiteye sokabiliyorsam bence bu bir başarı. Onun mutluluğunu görüyorsan, huzurla, keyifle yaşıyorsan bu bir başarı. Eşinle 25 yıldır berabersen bu bir başarı. Ben kendimi, tuttuğunu koparan, seçimlerini iyi yapmaya ve onlarla ilerlemeye çalışan bir kaplumbağaya benzetiyorum. Bir kabuğum, yavaşlığım ve sakinliğim var. İstediğim yere ağır ama emin adımlarla gitmeye çalışan bir yapıya sahip olduğumu düşünüyorum.
Cansu Kurtçu: Her şeyden emin olarak ilerliyorsun sanırım?
Kaan Çakır: Güvenciyim. İçim deli ama çıldırmamak için kendimi zor tuttuğum bir yanım olduğunu düşünüyorum. Belki de beni hayata bağlayan şeyler çıldırmamı engelliyor diye düşünüyorum. Bastırmaya çalıştığım bir deliliğim var ama belki de cesaretim yok delirmeye. İçimdeki deliliği sevdiklerimle eğlenerek çıkarıyorum.
Cansu Kurtçu: Hayatla eğleniyorsun.
Kaan Çakır: Tadını çıkarmaya çalışıyorum. Yitip gideceğiz bir gün. Bütün sahip olduğumuz şeyler olmayacak, ne olursa olsun. Bununla yaşamıyorum, bunu kendime dert etmiyorum. Eğlenmek sadece hoplamak, zıplamak değil. Yaptığım işle de bu hayatın tadını çıkarmaya çalışıyorum. Sağlığım yettikçe sevenlerimle, sevdiklerimle ve kendimle iyi geçinmeye çalışıyorum.
Cansu Kurtçu: Bizim yaşadığımız radikal kararlar, bu sektörde ürkütücü ve zor kararlar. Sen bu kararı verirken zorlandın mı ya da “İyi ki bu kararı vermişim” dedin mi?
Kaan Çakır: Biz aslında bu kararı aldığımızda hiç zorlanmadık. Biraz da istediğim bir şeydi kendi hayatımı kendim yönetmek. İstanbul’da sizi etrafınızda çok çeken programlar oluyor. Ben sıkılgan bir adamım. Bana radikal bir karar gibi gelmedi. Ama daha sonra radikal bir karar olduğunu anladım. İnsan yaşlandıkça daha garantici oluyor. 30 yaşındaki Kaan ile 50 yaşındaki Kaan arasında fark var. Buraya gelmek için 50 yaşımı beklemedim. Güzel yaşlarımda hayatın tadını çıkarmak için burada olmak istedim. Hayatta kalmak için hayatı eşelemek gerekiyor, çabalamak gerekiyor. Beklemek bana doğru bir şey gibi gelmiyor. İyi niyetle yola çıkıp istediğini yapmak gerekiyor.

Cansu Kurtçu: Sen hayatta kendi kapılarını da kendin açan birisin.
Kaan Çakır: Ben kapıları aşındırmayı seviyorum. O şuradan kalma bir inat belki. Biliniyor mu bilmiyorum ama ben babamın yanında abimle birlikte 7-8 sene satış elemanlığı yaptım. Ticaret geçmişim vardı. Ben işin satış kısmındaydım ve bütün Türkiye’yi dolaşıp kırtasiye malzemeleri sattım. Kırtasiye malzemeleri üretimi yapıyorduk. Kolumun altına malzemeleri yüklenip kapı kapı gezerek onları pazarlıyordum. Kapıları aşındırıyordum.
Oradan geliyor olabilir.
Cansu Kurtçu: Başak da senin hayatında bir mihenk taşı. Birbirinize bağlılığınız, sevginiz çok güzel. Harika bir anne. Ali de muhteşem, örnek bir evlat. Şimdi onu yurt dışına yolladınız, duygulandın. Ben kız tarafıyım.
Kaan Çakır: Yok, aynı taraftayız. Çok gurur verici bir şey. Her ebeveyn için yavrusu çok özeldir. Ben öyle çok pamuklara saran bir insan değilim. Onu konfor alanından çıkarmamız gerektiğine inanan bir insanım. Ali ile hayatımız çok el bebek gül bebek geçmedi. Çok sert mesafelerimiz de oldu ama hiçbir zaman eksilmeyen ve eksikliğini göstermediğimiz sevgimiz de oldu. En önemli şey bunu evladına hissettirmek. Onun daha fazla zorlanmaması adına hayatın kolay olmadığını hissettirmek için bazı kuralların, bazı zorlukların da olması gerekiyor.
Cansu Kurtçu: Sen iş dışında ne yapıyorsun?
Kaan Çakır: Bodrum’a taşınmak bir ayrıcalık değil bence. Ben doğada, denize yakın olmayı ve mahalleyi çok seven bir insanım. İnsanlarla havadan sudan konuşmayı çok seviyorum. Bunları yapmaktan çok keyif alıyorum.
Cansu Kurtçu: Belki de seni besleyen bu. Artık bunlara ulaşmak çok zor aslında.
Kaan Çakır: Ekran önündeyiz diye bizi bir şey zanneden insanlar oluyor. Çok pohpohlanan, çok şişirilmiş taraflarımız oluyor. Ben daha çok insanlara temas ederek yaşamayı seviyorum. Selam vermek, selam almak benim için çok önemli.
Cansu Kurtçu: Başak’la kaç yıl oldu?
Kaan Çakır: 25 yıl oldu. Ortaokulu sayarsak 30-35 yıla denk geliyor. Anlattığım her şeyi sağlıklı yaşamama sebebiyet veren kadındır Başak. Olmasaydı bilmiyorum. Beni dinler, derdimi dinler, mutluluğumu paylaşır, bana özen gösterir, kılığıma kıyafetime dikkat eder. Benim her zaman en uzun sohbet ettiğim arkadaşım.
Cansu Kurtçu: Konservatuvar geçmişin var, Dormen ekolünden geliyorsun. Çok sayıda projede rol aldın, ödüllü filmlerle hep hayatımızdasın. Rolleri neye göre seçiyorsun?
Kaan Çakır: Haldun abi benim hocamdı. Aynı zamanda ben ustalığa şöyle bakarım: Ustalık sana sadece mesleği öğreten kişi değildir, hayatı öğretendir. Ben tiyatrodan ziyade kamera insanı olduğumu bundan 10 yıl önce anladım. “Ben niye tiyatroyu sevmiyorum?” diye düşündüm. Var olmak istediğim yerin orası olmadığını anladım. Ben kendimi hep ikinci adam olarak gördüm. Bu işin bazı kriterleri var. Çok da tırnaklamadım diye düşünüyorum. O zamanki tipimle...
Cansu Kurtçu: Aslında rollerin ikinci adam rolleri değil baktığın zaman.
Kaan Çakır: Daha yeni yeni forvete yaklaşıyorum. Hep sağ açık, sol açık, pas veren konumundaydım. Ara sıra ceza sahasına giriyordum. Öyle bir hayatım var. Kendimi öyle konumlandırdım ama yıllar içinde değişiyor.
Cansu Kurtçu: O zaman bir parantez açmam gerekiyor. Kaan Çakır’ın ilk hayatımıza girdiği bir klip vardı. Levent Yüksel’in “Zalim” klibinde Levent Yüksel’in sevgilisini kaçıran adamdın.
Kaan Çakır: Biz o klibi Antalya’da çektik. Sinan Çetin’in şirketinde çalışıyordum. 18 yaşında oraya girmiştim. Ben o klip için Antalya’ya kamera asistanı olarak gittim. Sinan abi “Şuna bir gömlek giydirin” dedi ve oynadım. Konservatuvar birinci sınıftaydım. MFÖ’nün “Sakın Gelme” klibinde de varım ama orada uzun saçlı ve gözlüklüyüm.
]]>
Otizmli kız çocuklarının sanatsal yeteneklerini desteklemek, toplumsal görünürlüklerini artırmak ve eşit fırsatlara erişimlerinin önemine dikkat çekmek amacıyla düzenlenen etkinlik, duygu dolu anlara sahne oldu.
Ressam Aycan Aksakal eşliğinde gerçekleştirilen resim atölyesinde otizmli kız çocukları, sanatçı konuklarla birlikte tuval başına geçerek hayallerini ve duygularını renklerle ifade etti.
Etkinlik, sanatın farklılıkları bir araya getiren evrensel bir iletişim dili olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

ÜNLÜ İSİMLERDEN OTİZMLİ KIZ ÇOCUKLARINA ANLAMLI DESTEK
Sosyal sorumluluk bilinciyle projeye destek veren sanat ve televizyon dünyasının tanınmış isimleri, otizmli kız çocuklarıyla birlikte resim yaparak farkındalık çalışmalarına katkı sundu.
Etkinliğe destek veren isimler arasında;
Yıldız Çağrı Atiksoy, Aslıhan Kapanşahin, Çağla Naz Kargı, Gözde Gürkan, Aybüke Çangal, Beren Demirkaya, Hilal Yıldız, Yaren Yıldırım, Merve Demir, Hamide Akkuş, Aleyna Çalışkan, Aslı Samat, Selen Görgüzel, Birsu Demir, Billur Pınar Yılmaz, Cemre Arda, İpek Özağan ve Elif Ünsal yer aldı.
Sanatçıların çocuklarla birebir ilgilenmesi ve birlikte gerçekleştirdikleri resim çalışmaları, etkinliğin en anlamlı anlarını oluşturdu.

TOLGA GÖKÇE: “BİR ÇOCUĞUN GELECEĞİNİ FARKLILIKLARI DEĞİL, ONA SUNULAN FIRSATLAR BELİRLER”
Otizm Destek Eğitim ve Dayanışma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ve Otizm Dernekleri Federasyonu Başkan Yardımcısı Tolga Gökçe, iki kız çocuğunun babası olarak otizmli bireylerin ailelerinin yaşadığı kaygılara ve geleceğe ilişkin beklentilerine dikkat çekti.
Gökçe, etkinlik kapsamında yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullandı:
“Benim iki kızım var. İkisi de birbirinden farklı, ikisi de birbirinden özel. Bir baba olarak öğrendiğim en önemli şey, çocuklarımızın dünyaya nasıl baktığından çok, bizim onların dünyasına nasıl baktığımızdır.
Otizmli kız çocuklarımızın da hayalleri var. Üniversiteye gitmek, meslek sahibi olmak, üretmek, sevilmek ve toplumun içinde var olmak istiyorlar.
Bir çocuğun geleceğini farklılıkları değil, ona sunulan fırsatlar belirler.
Bizler yıllardır ‘Bizden sonra çocuklarımız ne olacak?’ sorusuyla yaşıyoruz. Ancak bugün asıl sormamız gereken soru şudur: Biz hayattayken onların geleceği için daha neler yapabiliriz?
Çocuklarımızın acınmasını değil, anlaşılmasını; dışlanmasını değil, eşit fırsatlarla hayatın içinde yer almasını istiyoruz.”

ARZU GÖKÇE: “OTİZMLİ KIZ ÇOCUKLARININ HAYALLERİNE SINIR ÇİZİLMEMELİ”
Otizm Konfederasyonu Yönetim Kurulu Üyesi H. Arzu Gökçe, otizmli kız çocuklarının eğitim, sanat ve sosyal yaşamda desteklenmesinin önemine dikkat çekerek şu değerlendirmede bulundu:
“Bir kız çocuğuna otizm tanısı konulması, onun hayallerinin küçülmesi gerektiği anlamına gelmez. Bizler çocuklarımızın yalnızca korunmasını değil; eğitim almasını, üretmesini, sosyal yaşamda yer edinmesini ve kendi gelecekleri hakkında söz sahibi olmasını istiyoruz.
Bugün burada sanatçılarımızın kızlarımızla aynı tuvalin başında buluşması, ailelerimiz için çok kıymetli bir dayanışma örneğidir.
Çünkü bir çocuğa fırsat verdiğinizde yalnızca onun hayatını değil, bir ailenin geleceğe duyduğu umudu da değiştirirsiniz.”
SANAT, SOSYAL SORUMLULUK VE DAYANIŞMA BİR ARADA
Ressam Aycan Aksakal’ın sanatsal katkılarıyla hayata geçirilen etkinlik, The Grand Tarabya’nın ev sahipliğinde; Koton, edding Türkiye, Brand İletişim ve 29 Shine Events’in destekleriyle gerçekleştirildi.
Organizasyonun hayata geçirilmesinde Mesut Özuzun, Ahmet Yılmaz ve proje gönüllüleri de katkı sundu.
ODEDDER yönetimi, otizmli kız çocuklarına zaman ayıran sanatçılara, destek veren kurumlara ve gönüllülere teşekkür ederek bu tür iş birliklerinin sürdürülebilir sosyal sorumluluk projelerine dönüşmesinin önemini vurguladı.

“RENKLER FARKLI, HAYALLER EŞİT!”
Etkinlikte verilen ortak mesaj, otizmli kız çocuklarının yalnızca özel günlerde değil, yaşamın her alanında görünür olması gerektiğiydi.
ODEDDER, otizmli bireylerin eğitim, sanat, sosyal yaşam ve toplumsal katılım alanlarında eşit fırsatlara erişebilmesi için yürüttüğü çalışmalarını sürdürmeyi hedefliyor.
“Renklerin Geleceği” projesi, bir kız çocuğunun hayallerine verilen desteğin yalnızca bireysel bir iyilik değil, toplumsal geleceğe yapılan bir yatırım olduğunu hatırlattı.

OTİZM DESTEK EĞİTİM VE DAYANIŞMA DERNEĞİ (ODEDDER) HAKKINDA
Otizmli bireylerin ve ailelerinin yaşam kalitesini artırmak amacıyla faaliyet gösteren ODEDDER; eğitim, sosyal destek, toplumsal farkındalık, kültür, sanat ve sosyal yaşama katılım alanlarında projeler yürütmektedir.
Dernek, otizmli bireylerin toplumsal yaşamın her alanında eşit haklara ve fırsatlara erişmesini savunmakta; kamu kurumları, özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarıyla iş birlikleri geliştirmektedir.
Kurumsal iletişim: @odedderdernegi
]]>Türk televizyon, sinema ve prodüksiyon sektöründe uzun yıllardır çalışmalarını sürdüren Kenan Keloğlu, kariyerine önemli bir ödül daha ekledi. Keloğlu, İstanbul’da gerçekleştirilen 6. Uluslararası Elmas Ödülleri kapsamında “Yılın Prodüksiyon ve Oyuncu Koçluğu Ödülü”nün sahibi oldu.
İş, sanat ve medya dünyasından çok sayıda ismi bir araya getiren 6. Uluslararası Elmas Ödülleri, 21 Eylül 2026 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirildi.
Gecede farklı sektörlerde başarı gösteren marka ve isimler ödüllendirilirken, prodüksiyon ve oyuncu koçluğu alanındaki ödül Kenan Keloğlu Prodüksiyon adına Kenan Keloğlu’na verildi.
Kenan Keloğlu’nun 1994’ten Günümüze Uzanan Sektör Yolculuğu
Kenan Keloğlu, 1994 yılından bu yana televizyon, sinema ve prodüksiyon sektöründe çalışmalarını sürdürüyor. Yapımcı, yönetmen ve oyuncu koçu olarak farklı projelerde görev alan Keloğlu, özellikle yeni oyuncu adaylarının keşfedilmesi, kamera önüne hazırlanması ve sektöre kazandırılması alanındaki çalışmalarıyla öne çıkıyor.
İstanbul merkezli faaliyet gösteren Kenan Keloğlu Prodüksiyon bünyesinde sinema, reklam, dijital içerik ve oyunculuk projeleri üzerine çalışmalar yürütülüyor.
Kenan Keloğlu’na “Yılın Prodüksiyon ve Oyuncu Koçluğu Ödülü”
6. Uluslararası Elmas Ödülleri kapsamında “Yılın Prodüksiyon ve Oyuncu Koçluğu Ödülü”nün Kenan Keloğlu’na verilmesi, Keloğlu’nun prodüksiyon ve oyunculuk alanında uzun yıllardır sürdürdüğü çalışmaların önemli kilometre taşlarından biri oldu.

Keloğlu, yeni dönemde de Kenan Keloğlu Prodüksiyon çatısı altında sinema, reklam ve dijital projeler geliştirmeyi ve yeni oyuncuların sektöre hazırlanmasına yönelik çalışmalarını sürdürmeyi hedefliyor.
Kenan Keloğlu; Türk yapımcı, yönetmen ve oyuncu koçudur. Televizyon, sinema, reklam ve prodüksiyon sektöründe uzun yıllardır çalışmalar gerçekleştiren Keloğlu, kariyerini özellikle yapım, yönetmenlik, oyuncu seçimi ve oyuncu koçluğu alanlarında sürdürmektedir.
1994 yılından itibaren sektör içerisinde çalışmalar gerçekleştiren Kenan Keloğlu, yıllar içerisinde edindiği deneyimi yeni oyuncuların keşfedilmesi ve kamera önü çalışmalarına hazırlanması süreçlerine aktarmıştır.
Keloğlu, çalışmalarını Kenan Keloğlu Prodüksiyon çatısı altında sürdürmektedir. Şirket bünyesinde sinema filmleri, reklam projeleri, dijital içerikler ve farklı prodüksiyon çalışmaları gerçekleştirilirken, oyuncu adaylarının değerlendirilmesi ve projelere hazırlanmasına yönelik çalışmalar da yürütülmektedir.

Oyunculuk alanında özellikle kamera önü oyunculuğu, oyuncu hazırlığı, karakter çalışması, duygu çalışmaları ve proje bazlı oyuncu seçimi üzerine çalışmalar gerçekleştiren Kenan Keloğlu, yeni yeteneklerin profesyonel yapımlarla buluşmasına yönelik faaliyetlerini sürdürmektedir.
2026 yılında kariyerine yeni bir başarı ekleyen Kenan Keloğlu, 6. Uluslararası Elmas Ödülleri’nde “Yılın Prodüksiyon ve Oyuncu Koçluğu Ödülü”ne layık görüldü. Bu ödülle birlikte Keloğlu’nun prodüksiyon ve oyuncu koçluğu alanındaki çalışmaları ödül organizasyonu kapsamında değerlendirildi.
Kenan Keloğlu, yeni dönemde sinema ve televizyon projelerinin yanı sıra sosyal sorumluluk odaklı yapımlar ve yeni oyuncuların sektöre kazandırılmasına yönelik çalışmalarına devam etmektedir.
Kenan Keloğlu Hakkında Kısa Bilgiler
Mesleği: Yapımcı, yönetmen ve oyuncu koçu
Sektör: Sinema, televizyon, reklam ve prodüksiyon
Sektör başlangıcı: 1994
Şirket: Kenan Keloğlu Prodüksiyon
Çalışma alanları: Yapım, yönetmenlik, oyuncu koçluğu, oyuncu seçimi, kamera önü çalışmaları ve prodüksiyon
Ödül: 2026 – 6. Uluslararası Elmas Ödülleri, “Yılın Prodüksiyon ve Oyuncu Koçluğu Ödülü”

Sosyal medyada başlayan tanışıklık, bu kez bir kına gecesinde gerçek bir buluşmaya dönüştü! Takipçilerinin de katıldığı kına gecesiyle Gamzeyahuu, hayatının özel bir anını kendisini ekranlardan takip edenlerle paylaştı. Böylece takipçileri, bu mutluluğu yalnızca paylaşımlardan izlemek yerine gecenin bir parçası oldu.

GELİNİN GERÇEK ADI GAMZE AYLIKCI
Takipçilerinin Gamzeyahuu olarak tanıdığı gelinin gerçek adı Gamze Aylıkcı. Murat Kaya ile hayatını birleştirmeye hazırlanan Aylıkcı’nın Çamlıca Köşk Gönül Bahçesi’nde düzenlenen kınası, takipçilerinin katılımıyla alışılmış kına davetlerinden farklı bir anlam kazandı.

Kına geleneğinin merkezindeki paylaşma ve bir araya gelme duygusu, bu kez sosyal medya üzerinden kurulan bağlarla genişledi. Gamzeyahuu’nun takipçileri, ekranın diğer tarafından çıkıp gelin adayının heyecanına aynı mekânda ortak oldu.

“TÜRKİYE’DE BİR İLK” İDDİASIYLA DİKKAT ÇEKEN BULUŞMA
Organizasyonun “Türkiye’de bir ilk” olarak tanımladığı gecenin en dikkat çekici yanı, bir influencer’ın takipçilerini kendi kına mutluluğuna dahil etmesiydi. Gamzeyahuu, sosyal medyadaki adıyla kurduğu iletişimi özel hayatının önemli bir dönüm noktasına taşıdı.

Bu buluşma, gecenin magazin yönünü de belirledi: Gelin adayının kınasına takipçileri geldi, dijital dünyadaki bağlar Gönül Bahçesi’nde yüz yüze bir karşılık buldu. Davetin odağında ise Gamze Aylıkcı ile Murat Kaya’nın evlilik heyecanı vardı.

KINA HEYECANINA TAKİPÇİLERİ DE ORTAK OLDU
Düğün öncesinin en anlamlı geleneklerinden biri olan kına gecesi, Gamzeyahuu için takipçileriyle paylaştığı özel bir hatıraya dönüştü. Çamlıca Köşk Gönül Bahçesi’ndeki buluşma, sosyal medyada görünür olmanın ötesinde, orada kurulan ilişkileri aynı mutluluk etrafında bir araya getirdi.

Sosyal medyada Gamzeyahuu, kına gecesinin gelini olarak Gamze Aylıkcı… Murat Kaya ile yeni bir hayata hazırlanan pazarcı influencer, bu kez bir paylaşımıyla değil, takipçilerini de dahil ettiği kına gecesiyle magazin gündemine taşınacak bir hikâyeye imza attı.
]]>Soner Olgun, geçtiğimiz ay yüksek ateş nedeniyle hastaneye kaldırılmış ve bir süre yoğun bakımda tedavi görmüştü. Tedavisinin ardından kendi isteğiyle evine götürülen sanatçının sağlık süreci burada devam ediyordu.
Ancak durumunun yeniden ağırlaşması üzerine hastaneye kaldırılan Olgun, yoğun bakım ünitesinde tedavi altına alındı. Sanatçının entübe edildiği öğrenildi.
18 Haziran 1959’da Muğla’nın Fethiye ilçesinde dünyaya gelen Soner Olgun, Bornova Anadolu Lisesi’nin ardından Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro/Dramatik Yazarlık Bölümü’nden mezun oldu.
Müzik kariyerine “Letafet” albümüyle adım atan sanatçı; Türk halk müziği ve özgün müzik alanındaki kendine özgü yorumları, sahne performansları ve televizyon programlarıyla geniş bir dinleyici kitlesine ulaştı. “İyi Bayramlar Türkiye” ve “Sevda Diye Bir Kuş” gibi çalışmalarıyla müzikseverlerin hafızasında yer edindi.
Sanatçının sağlık durumuyla ilgili yeni gelişmeler yakından takip edilirken, sevenleri ve müzik dünyasından birçok isimden Olgun için geçmiş olsun mesajları gelmesi bekleniyor.
]]>Vet216 Koşuyolu Veteriner Kliniği’nden Veteriner Hekim Yunus Yalçın, özellikle köpek parkı, pansiyon, bakım merkezi ve eğitim alanı gibi ortak ortamları kullanan köpeklerde bulaşıcı solunum yolu enfeksiyonlarına karşı dikkatli olunması gerektiğini belirtti.
Halk arasında “kennel cough” veya “barınak öksürüğü” olarak bilinen hastalığın yalnızca barınaklarda görülmediğini ifade eden Yalçın, hastalığın yakın temasın bulunduğu tüm ortamlarda yayılabileceğine dikkat çekti.
Yalçın, “En sık karşılaştığımız belirti, boğaza bir şey takılmış gibi duyulan kuru ve sert öksürüktür. Bazı köpeklerde öksürüğün ardından öğürme veya beyaz köpüklü salgı çıkarma görülebilir. Bu durum hasta sahipleri tarafından kusma sanılabiliyor” dedi.
Enfeksiyonun tek bir etkenden kaynaklanmadığını belirten Yalçın; Bordetella bronchiseptica başta olmak üzere farklı bakteri ve virüslerin hastalık tablosunda rol oynayabileceğini söyledi.
Her öksürüğün bulaşıcı bir hastalık anlamına gelmediğini de vurgulayan Yalçın, kalp hastalıkları, soluk borusu problemleri, akciğer hastalıkları ve yabancı cisimlerin de öksürüğe neden olabileceğini ifade etti.
Öksürüğe nefes darlığı, belirgin halsizlik, iştahsızlık, ateş, sarı veya yeşil burun akıntısı ya da balgamlı öksürük eşlik ediyorsa vakit kaybetmeden veteriner hekime başvurulması gerekiyor. Yavru, ileri yaşta veya kronik hastalığı bulunan köpeklerde enfeksiyon daha ağır seyredebilir.
Hasta köpeklere evde bulunan antibiyotiklerin veya insanlara ait öksürük şuruplarının verilmemesi gerektiğini belirten Yalçın, tedavinin muayene bulgularına göre planlanması gerektiğini söyledi.
Bulaşmanın önlenmesi için öksüren köpeklerin ortak alanlardan uzak tutulması, diğer köpeklerle temasının sınırlandırılması ve mama-su kaplarının ayrılması öneriliyor.
Yalçın son olarak, “Serinleyen hava tek başına hastalığın nedeni değildir. Esas risk, enfeksiyonu taşıyan köpeklerle yakın temastır. Geçmeyen kuru öksürüğü mevsim değişimine bağlamak yerine erken değerlendirmek hem hastanın sağlığı hem de diğer köpeklerin korunması açısından önemlidir” ifadelerini kullandı.
]]>Türk pop müziğinin sevilen besteci ve şarkıcısı Cansu Kurtçu, CNBC-e ekranlarında yayınlanan “Cansu ile Birlikte Keyifli” programıyla yeni sezona hızlı bir başlangıç yaptı. Müzik, sanat ve eğlence dünyasından önemli isimleri ağırlayan program; klasik röportaj formatının ötesine geçen samimi sohbetleri, renkli anları ve konukların kariyerlerine dair daha önce paylaşmadıkları detayları izleyiciyle buluşturmasıyla öne çıkıyor.
Cansu Kurtçu’nun kendine özgü, sıcak ve doğal sohbet tarzıyla şekillenen programda konuklar; kariyer yolculuklarından özel anılarına, başarılarından hayal kırıklıklarına kadar pek çok konuyu içtenlikle anlatıyor. Program, sanatçıların yalnızca mesleki başarılarını değil, kamera arkasında yaşadıkları deneyimleri ve bugüne gelmelerini sağlayan dönüm noktalarını da gündeme taşıyor.
“Cansu ile Birlikte Keyifli”nin son bölümünün konuğu ise 30 yıllık kariyeriyle Türkiye’nin önde gelen fotoğrafçı ve yönetmenlerinden Nihat Odabaşı oldu. Sanat dünyasında gerçekleştirdiği çalışmalarla kendine özgü bir yer edinen Odabaşı, Cansu Kurtçu’nun soruları eşliğinde kariyerinin bilinmeyen yönlerini ve yıllar içerisinde yaşadığı önemli deneyimleri anlattı.
Uzun yıllara yayılan meslek hayatından çarpıcı anekdotlar paylaşan Nihat Odabaşı; Ajda Pekkan, Tarkan, Murat Boz ve Gülben Ergen başta olmak üzere birlikte çalıştığı birçok sanatçıyla yaşadığı unutulmaz anları da izleyiciyle paylaştı.
Odabaşı, programda yalnızca başarılarını değil, kariyerinde geriye dönüp baktığında farklı yapabileceğini düşündüğü noktaları ve mesleki pişmanlıklarını da açık yüreklilikle dile getirdi. Fotoğraf ve yönetmenlik kariyerinin perde arkasına dair samimi açıklamalarıyla dikkat çeken Odabaşı’nın sözleri, programın en çok konuşulan bölümleri arasında yer aldı.
Nihat Odabaşı’nın kariyerine ilişkin yaptığı özeleştiriler bölümün dikkat çeken anlarından biri oldu. Odabaşı, çalışma disiplinini ve sanat anlayışını anlatırken “Çalıştığım sanatçıyı da hırpaladım” sözleriyle geçmişte yaşadığı profesyonel deneyimlere farklı bir pencereden baktığını ortaya koydu.
Sanat dünyasında yıllar içerisinde edindiği deneyimlerin kendisini de değiştirdiğini ifade eden Odabaşı, işine olan tutkusu ve yüksek beklentileri nedeniyle yaşadığı zorlu süreçleri samimi bir dille anlattı. Başarı kadar mücadele, rekabet ve hayal kırıklıklarının da konuşulduğu sohbette, Odabaşı’nın kariyer yolculuğuna dair bilinmeyen ayrıntılar ekrana taşındı.
Programda öne çıkan bir diğer açıklaması ise “Bana kapılar açılmadı, ben kırdım” sözleri oldu. Odabaşı’nın kariyerinin ilk yıllarından bugüne uzanan yolculuğunu anlatırken kullandığı bu ifade, sanat dünyasında kendine bir alan oluşturma mücadelesini de özetledi.
“Cansu ile Birlikte Keyifli”, konuklarının kariyerlerini ve özel hikâyelerini farklı yönleriyle ele alırken, izleyiciye sanat dünyasının kamera arkasına dair yeni bir bakış açısı sunuyor. Programın merkezinde ise Cansu Kurtçu’nun konuklarıyla kurduğu doğal iletişim yer alıyor.
Müzik dünyasından sinemaya, fotoğraftan televizyona ve sahne sanatlarına kadar farklı alanlardan isimleri ağırlayan programda, her bölüm farklı bir hikâyeye kapı aralıyor. Konukların kariyerlerinin önemli dönüm noktaları, unutulmaz işlerin perde arkası ve yıllar içerisinde yaşanan değişimler, Cansu Kurtçu’nun soruları eşliğinde gündeme geliyor.
Yeni sezonda da izleyiciyi sürpriz konuklar, samimi itiraflar ve keyifli sohbetlerle buluşturmaya devam eden “Cansu ile Birlikte Keyifli”, sanat dünyasının tanınan isimlerini daha yakından tanımak isteyen izleyiciler için ekran yolculuğunu sürdürüyor.
Cansu Kurtçu’nun sunumuyla “Cansu ile Birlikte Keyifli”, yeni bölümleriyle CNBC-e ekranlarında izleyiciyle buluşmaya devam ediyor.
]]>Sonbahar ve ilkbahar dönemlerinin öne çıkan dış giyim seçeneklerinden biri olan kısa trençkot modelleri, değişken hava koşullarında pratik bir kullanım sunar. Klasik kesimli tasarımlar ofis kombinlerine kolayca uyum sağlarken kısa kesimli kalıplar günlük şehir stilinde tercih edilebilir.
Trençkotun boyu, kemer detayı ve kumaş yapısı kombinin genel görünümünü etkileyebilir. Diz hizasında biten modeller pantolon ve eteklerle kolayca kullanılabilirken daha uzun trençkotlar özellikle serin günlerde belirgin bir dış giyim katmanı oluşturur. Kuşaklı modeller bel bölgesini vurgularken düz kesimler daha sade ve rahat bir görünüm sunabilir. Trençkot kombinlerinde şu eşleşmeler değerlendirilebilir:
Renk seçiminde bej ve taş tonları klasik bir alternatif oluştururken koyu renkler sezon boyunca kolay eşleşir.
Yaka formu sayesinde omuz ve boyun bölgesini öne çıkaran kayık yaka bluz modelleri, hem günlük hem de daha özenli kombinlere uyum sağlayabilir. Sade tasarımlar kumaş pantolon veya eteklerle ofis stiline taşınabilirken dokulu ve detaylı modeller akşam planlarında daha dikkat çekici bir seçim olabilir.
Kayık yaka bluzlarda kol yapısı ve kumaş seçimi kullanım alanını doğrudan etkiler. İnce ve akışkan kumaşlar daha hafif bir görünüm sunarken daha tok dokular bluzun formunu belirginleştirebilir. Bluzun altına yüksek bel pantolon veya etek tercih edilmesi, parçalar arasındaki oranı daha uyumlu hâle getirebilir.
Hem klasik hem de günlük kombinlerde değerlendirilebilen blazer ceket modelleri, gardırobun en kullanışlı tamamlayıcı parçaları arasında yer alır. Kumaş pantolon ve gömleklerle kullanıldığında daha resmi bir görünüm sunarken denim, tişört veya bluzlarla eşleştirildiğinde şehir stiline daha rahat bir yorum kazandırabilir. Blazer ceketin omuz yapısı, parçanın vücutta nasıl duracağını belirleyen detaylardan biridir. Ceketin boyu ile pantolonun bel yüksekliği ve kesimi arasındaki oran, görünümün bütünlüğünü etkileyebilir. Elbise üzerine kullanılan blazer ceketlerde ise elbisenin boyu ve formuyla uyumlu ceket kesimleri tercih edilebilir.
Trençkot, kayık yaka bluz ve blazer ceket gibi tamamlayıcı parçaları bir arada değerlendirmek, mevsim geçişlerinde gardırobu daha işlevsel kullanmayı kolaylaştırır. Günlük kombinlerden ofis stiline kadar geniş bir kullanım alanı sunan bu parçalar; renk, doku ve kesim açısından doğru eşleşmelerle sezon boyunca yeniden yorumlanabilir. Bu parçaları kendi gardırobunuzla eşleştirmek isterseniz adL'deki bluz ve blazer seçeneklerine göz atabilirsiniz.
]]>Oyun, 1965 yılında jübile gösterisini gerçekleştiren bir Karagöz ve kukla sanatçısının hafızasından, 1924 yılında gerçekleşen mübadeleye uzanan derin ve etkileyici bir hikâyeyi sahneye aktarıyor.
"Hayali’nin Hayali" 7 Ekim 2026 Çarşamba günü saat 20.00’de Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde ilk gösterimini yapıyor. "Hayalî’nin Hayali", gölge oyunu, kukla gösterisi ve müziği harmanlayarak insanlık dayanışmasını sahneye taşıyor.
Oyunun Konusu:
Kırk yılı aşkın Karagöz ve kukla oynatan Hayalî Tacettin Çınar, jübile gecesinde kendi icadı hayal tertibatını kurar ve kendisine emanet edilen en eski hikâyeyi anlatmaya başlar. Çocuk Tacettin'in gözünden hem yurtlarından ayrılıp yeni bir hayat kurmak zorunda kalan bir grup Türk ve Rum mübadilin, hem de ustası Mehmet Yorgi'nin hikayesidir bu.
Sanatkâr geçmiş bugünü değiştirsin diye anlattıkça hikayesini, gölgeler ete kemiğe bürünür. Korku ile umudu, acı ile kahkahayı aynı anda içinde taşıyan, birbirine pek benzer insanların hikâyesi görünür.

Oyun, Mübadelenin İzlerini Merceğine Alıyor
Oyunun yönetmeni Yiğit Sertdemir "Hayalî’nin Hayali”ni şöyle anlatıyor:
“Seyredeceğiniz oyun; tarihimizin büyük yaralarından birini alıyor merceğine. Mübadelenin izlerini. Ama orada da kalmıyor. Kendi çocukluğumuza, ailelerimize, sevenlerimize, sevdiklerimize, sanata, mesleğimize, masala; hasılı bizi bugün biz yapan her kim her ne varsa hepsine de el sallıyor sevgiyle. Sevgi. Ne muazzam bir hadise.
Hikayenin kahramanları; Mehmet Yorgi’nin büyüsü, Tacettin’in sevgisiyle çıkıyor huzurumuza.
Yerinden olmuş her yüreğe ekilecek bir çiçek uzatmaya çalıştık sahneden. Aramıza çekilmiş, hem de toprağa verdiklerimizin üstüne dökülen çiçeklerle çekilmiş sınırları dağıtmaya, gerçek ile hayali birbirine katmaya, kalbimizle beynimizi barıştırmaya çalıştık.”
Müziğini Burçak Çöllü’nün, dramaturgisini Sinem Özlek’in, koreografisini Senem Oluz’un, dekor tasarımını Metin Deniz’in, kostüm ve kukla tasarımını Candan Seda Balaban’ın, ışık tasarımını Osman Aktan’ın, efekt tasarımını Metin Küçükyılmaz, Özgür Yaşar İşler’in yaptığı, fotoğraflarını Tuğçe Keçeci’nin çektiği oyunda Ali Mert Yavuzcan, Barış Çağatay Çakıroğlu, Caner Bilginer, Cem Baza, Dolunay Pircioğlu, Emre Çağrı Akbaba, Emrah Derviş Soylu, Engin Akpınar, Kutay Kırşehirlioğlu, Ozan Gözel, Rozet Hubeş, Şenay Bağ, Şirin Asutay, Zeki Yıldırım rol alıyor.
]]>Uzun yıllar boyunca Türk sinemasına oyuncu ve yapımcı olarak hizmet veren Arsoy, özellikle 1960’lı yıllarda Türk sinemasının en sevilen erkek yıldızlarından biri olarak öne çıktı. “Altın Çocuk” lakabıyla anılan sanatçı, beyazperdede canlandırdığı karakterlerle kuşaklar boyunca hatırlanan isimlerden biri oldu.
1936 yılında Kayseri’de dünyaya gelen Göksel Arsoy, sinemaya 1950’li yılların sonlarında adım attı. 1957 yılında “Kara Günlerim” filmiyle başlayan sinema kariyeri, kısa sürede önemli yapımlarla devam etti.
Arsoy; “Samanyolu”, “Taş Bebek”, “Bulunmaz Uşak” ve “Şafak Bekçileri” gibi filmlerdeki performanslarıyla geniş bir hayran kitlesine ulaştı.
Özellikle Yeşilçam'ın önemli kadın yıldızlarından Belgin Doruk ile kamera karşısına geçtiği yapımlar, Türk sinemasının unutulmaz filmleri arasında yer aldı.
Yakışıklılığı, zarif oyunculuğu ve kendine özgü beyefendi tavrıyla döneminin yıldızlarından ayrılan Arsoy, zaman içerisinde “Altın Çocuk” unvanıyla özdeşleşti.
Göksel Arsoy yalnızca oyunculuk kariyeriyle değil, yapımcılık çalışmalarıyla da Türk sinemasına katkı sundu.
Kendi adına kurduğu film şirketiyle sinema sektöründe yapımcı olarak da görev alan Arsoy, kamera önündeki başarısını kamera arkasında da sürdürdü.
Sanat yaşamını ve anılarını “Altın Çocuk” isimli otobiyografik kitabında kaleme alan usta sanatçı, Yeşilçam'ın önemli tanıklarından biri olarak da hafızalarda yer aldı.
Göksel Arsoy, uzun sanat hayatı boyunca birçok ödülle onurlandırıldı.
Usta sanatçı, 1999 yılında 36. Antalya Altın Portakal Film Festivali Yaşam Boyu Onur Ödülüne layık görüldü.
Arsoy’un Türk kültür ve sanat hayatına yaptığı katkılar, ilerleyen yıllarda da takdir edilmeye am etti. Sanatçı, 2024 yılında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü ile onurlandırıldı.
Türk sinemasının önemli dönemlerine tanıklık eden Göksel Arsoy, ardında onlarca film, unutulmaz karakter ve Türk sinemasına ait değerli hatıralar bıraktı.
Yeşilçam’ın “Altın Çocuk”u olarak hafızalara kazınan Arsoy’un vefatı, Türk sinemasında bir dönemin daha kapanışı olarak değerlendiriliyor.
Göksel Arsoy, filmleri ve sanat yaşamıyla gelecek kuşaklar tarafından da hatırlanmaya devam edecek.
]]>Uzun ve hacimli dalgalarıyla klasik Hollywood estetiğini modern bir yorumla buluşturan saç modeli, Petek Dinçöz’ün zarif ve iddialı tarzını tamamladı. Kadir Yıldız’ın özenle hazırladığı saç tasarımı, sanatçının güzelliğini ön plana çıkarırken sosyal medyada da dikkat çekecek bir görünüm ortaya koydu.
Kadir Yıldız’ın Hollywood dokunuşu, Petek Dinçöz’ün yeni imajına sofistike ve çarpıcı bir hava kazandırdı. Ünlü sanatçı, hacimli ve doğal görünümlü dalgalarıyla adeta kırmızı halı şıklığını yansıttı.
]]>Fettah Can, müzik kariyerinin 30. yılına özel gerçekleştirdiği Türkiye turnesi kapsamında Adana’da müzikseverlerle buluştu. Senfoni orkestrası eşliğinde sahne alan sanatçı, kariyerine damga vuran sevilen şarkılarını Adanalı hayranları için seslendirdi.
Güçlü sahne performansı ve senfoni orkestrasının eşsiz yorumuyla unutulmaz bir geceye imza atan Fettah Can, Adana’da müzikseverlerden büyük ilgi gördü. Sanatçı, 30 yıllık müzik yolculuğunun en özel şarkılarını senfonik düzenlemelerle yeniden yorumlayarak dinleyicilerine farklı bir konser deneyimi yaşattı.
Adana konseri, Fettah Can’ın 30. sanat yılı kutlamaları kapsamında gerçekleştirdiği özel konserlerden biri olarak müzikseverlerin hafızasında yerini aldı.
]]>Trabzon ve Trabzonspor’a yönelik paylaşımlarıyla çok sayıda yorum ve mesaj aldığını belirten Dilara’ya Trabzonluların gösterdiği sıcaklık ve sahiplenici yaklaşım da dikkat çekiyor. Sosyal medyada başlayan ilginin farklı ülkelerdeki kullanıcılara kadar ulaşması, Şile’nin Ahmetli Köyü’nden başlayan hikâyeyi daha geniş bir kitleyle buluşturdu.
Dilara’nın Trabzonspor sevgisinde Başkan Ertuğrul Doğan’ın da ayrı bir yeri bulunuyor. Doğan’ın kamuoyuna yansıyan duruşu ve stilinde kendi karakterinden izler gördüğünü ifade eden Dilara, özellikle sakin, net ve kararlı tavrını kendisine yakın buluyor.
Şile’nin Ahmetli Köyü’nden Trabzon’a uzanan bordo-mavi sevda, Trabzonluların ilgisiyle büyüdü; sosyal medya aracılığıyla yurt dışına kadar taşındı. Dilara’nın Trabzon, Trabzonspor ve Ertuğrul Doğan eksenindeki sıra dışı bağı, sosyal medyada ilgi görmeye devam ediyor.
HABER : Raif Akyüz
Başrollerini Talya Çelebi ve Cenay Türksever’in paylaştığı “Gelin”, Hazal ve Cihan’ın hikâyesi üzerinden izleyicileri ekran başına toplamaya devam ediyor. Serkan Aydın’ın diziye katılmasıyla birlikte hikâyede yeni gelişmeler yaşanması bekleniyor.
Senaryosunu Ayla Hacıoğulları ile Vilmer Özçınar’ın kaleme aldığı dizinin yönetmen koltuğunda Kayhan Başoğlu, Erhan Kozan ve Kemal Yılmaz oturuyor. Yapımcılığını ise FYM Film üstleniyor.
Oyunculuk kariyerinde farklı karakterlere hayat veren Serkan Aydın, “Gelin” dizisinde bu kez Yedi Bela Kazım karakteriyle izleyici karşısına çıkacak. Aydın’ın canlandıracağı karakterin dizi hikâyesine nasıl bir yön vereceği ise şimdiden merak konusu oldu.
]]>Ben 17 yaşında İstanbul Şehir Tiyatroları’na girdim. Çocuk yaştan beri tiyatronun içindeyim; orada yetiştim, orada büyüdüm. Aynı zamanda Darülbedayi geleneğinden gelen biriyim. Şehir Tiyatroları’nda efekt yönetmenliği yapıyorum. Türkiye’nin en büyük yönetmenleriyle çalıştım. Tiyatro alanında çok iyi işler yaptık, turnelere çıktık, yurt dışına gittik.
Sonrasında Beykent Üniversitesi Tiyatro Oyunculuk Bölümü’nü kazandım. Yani bu işi yaparken aynı zamanda mektepli oldum. BKM Mutfak’ta stand-up gösterileri yaptım; özel tiyatrolarda, kısa filmlerde ve dizilerde oynadım.
Daha sonra bir yakınım aracılığıyla Meltem TV Genel Yayın Yönetmeni Kerim Aktacir ile tanıştım. Kerim Bey bana ne yapmak istediğimi sordu. Ben de sporcu kimliğim nedeniyle spor üzerine bir program yapabileceğimi söyledim. Kendisi, “Sen Şehir Tiyatrosu’ndasın, sanatın göbeğindesin. Kökün belli; senin yapacağın program sanat üzerine olmalı,” dedi. Ben de bu fikre sıcak baktım.
Başlangıçta birkaç bölüm performansıma bakacaklarını, program tutmazsa yollarımızı ayıracağımızı söyledi. Ama ben Meltem TV’de dört yıl program yaptım. “Raif Akyüz’le Sanatçı” programının yanı sıra “Raif Akyüz’le Sporcu” programını da hazırlayıp sundum. “Raif Akyüz’le Sanatçı” programımda yalnızca ülkemizin önde gelen sanatçılarını değil, dünyaca ünlü Hollywood yıldızlarını da ağırladım.
Bu çalışmalarımın ardından Number One TV’ye transfer oldum. Burada Nişantaşı Üniversitesi ile birlikte, öğrencilerin de katıldığı çok farklı bir formatta programlarıma devam ettim.
Daha sonra dijital bir proje yazdım. Buradan Mehmet Çam’a da selamlarımı iletiyorum. Projeyi Mehmet abiye gönderdim ve fikrini sordum. Konsepti beğendi.
Projenin adı “O Kadar da Değil”. Ben bunu önce seyircisiz çektim ancak seyircili yapmak istiyorum. Çünkü her insanın hayatında “O kadar da değil!” dediği birçok şey vardır. İnsanların yaşadıklarını trajikomik bir şekilde anlatabilecekleri bir iş.
Bu programın önemli özelliklerinden biri küfür içermemesi. Dolayısıyla televizyonda da dijitalde de yayınlanabilir. Mehmet abi de projenin yurt dışına satılma potansiyelinin çok yüksek olduğunu söyledi.
Ekran yolculuğum Raif AKyüz'le Sanatçı programı ile başladı ve bu programları Raif Akyüz'le Sporcu, Raif Akyüz'le Yeni Nesil Talk Show, Free Line By Raif Akyüz (seyircili) Raif Akyüz'le Sanat Dünyası ve en son Raif Akyüz'le O Kadar Da Değil programlarını yaptım.
Var. Örneğin “Kim Milyoner Olmak İster?”in çok daha ileri seviyede bir versiyonu olarak tasarladığım “Havuz” isimli yeni bir formatım var.
İçinde medya teknolojisinin olduğu ve Türkiye’yi aynı anda ekrana kilitleyebilecek bir iş. Düşünün, Instagram üzerinden programa katılabiliyorsunuz. Yazılımına kadar tasarladım.
Benim geliştirdiğim sistemler medya teknolojisine dayalı olduğu için teknolojiyi formatla birleştirip entegre ettim. Tasarladığım medya teknolojisini birçok televizyon programına bağlayabiliyorsunuz.
Bu teknolojinin telifini de Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan aldım. Bundan on yıl sonra bu sisteme geçildiğinde benden izin almak zorunda kalacaklar.
Amacım bu formatları satmak, TV8 ölçeğinde bir televizyon kanalı satın almak ve o kanalı ana kanallar arasına sokmak. Sonrasında ilk işlerimden biri Silikon Vadisi’ne gitmek olacak. Orada bağlantılarım var. Programlarıma dünyaca ünlü isimleri çıkardım ve bunların hepsi kendi network’üm, kendi bağlantılarım.
Silikon Vadisi’ne gidip benim gibi düşünen insanlarla oturarak bu sistemler üzerine neler yapabileceğimizi konuşmak istiyorum. Gerekirse zamanı geldiğinde Elon Musk’la da Sam Altman’la da oturacağım. Çünkü ben bir sistemi değiştirmek istiyorum.
Televizyon bugün eskisi kadar çok izlenen bir mecra değil. Özellikle gençler televizyondan uzaklaştı. Ben televizyonu yeniden cazip hâle getirebilecek sistemler üzerine çalışıyorum.
Bugün bana “Kendini nerede görüyorsun?” diye sorsanız, Kanal D’nin Genel Yayın Yönetmenliği koltuğunda derim. Bunu açık ve net söylüyorum. Kendime bu kadar güveniyorum.
Instagram’ın da çok farklı bir modelini tasarladım. Daha önce yapılmamış bir iş. Instagram’ı kuran kişi bunu görse muhtemelen hemen yapmak ister ama ben bunu Türkiye’de yapmak istiyorum.
Ben medya teknolojisi tasarlıyorum. Örneğin bu projelerden birini Show TV’ye gönderdim fakat onların tek başına gerçekleştirebilecekleri bir iş değil. Bugün ASELSAN bunu yapabilir. ASELSAN bunu hayata geçirirse dünyadaki medya sistemini değiştirebilir.
Evet. Örneğin Beyazıt Öztürk’ün “Joker” programı yayınlanmadan önce “Bu program tutmayacak,” dedim ve sosyal medyamda da bunu açıkladım. Sonrasında program beklenen başarıyı gösteremedi ve değişikliklere gidildi.
“Yetenek Sizsiniz Türkiye” için de benzer bir şey söyledim. Çünkü artık yetenek kavramı değişti. Gençler farklı şeyler yapıyor ve kendi yeteneklerini doğrudan sosyal medyada paylaşabiliyorlar. İstatistikler ve izleme alışkanlıkları değişti.
Acun Ilıcalı’nın programı yaptığı dönemde sosyal medya ve YouTube bugünkü kadar aktif değildi. İnsanlar yetenek görmek için televizyonu açıp “Yetenek Sizsiniz Türkiye”yi izliyordu. Bugün aynı formatı aynı mantıkla uyguladığınızda şartlar değişmiş durumda. Bu değişimi göremediğiniz zaman yanlış hamle yaparsınız.
Oldu. Konuğa bir soru soruyorum, bana yalnızca “Evet” gibi tek kelimelik bir cevap veriyor. “Bu konuyu biraz daha açar mısınız?” diyorum ama yine açmıyor.
İstediğim cevabı alamadığım zaman röportajı ilerletmek zorlaşıyor. Çünkü karşınızdaki kişi konuşmak istemiyorsa sizin de yapabileceğiniz şeyler sınırlı kalıyor.
Ben de ikinci görüşteyim. Ekmeğini kazansın. Kendi kariyeri için uğraşan, koşturan ve gerçekten bu işe emek veren insanlar hakkında bu tarz konuların konuşulmasına iyi bakmıyorum. Sonuçta herkes kendi ekmeğinin peşinde.
Bir insanın kariyerini bu şekilde engellemeye çalışmak, onun ekmeğiyle oynamaktır. Ekmekle oynayan bir insanın da günün sonunda kendi yolu kapanır.
Vizyonum ve yapmak istediklerim. Bugün birçok televizyon kanalında çok sayıda sunucu var. Hazırlanmış bir formata geliyor, sunuculuğunu yapıyor ve gidiyor. Çok basit bir örnek vereyim; “Kim Milyoner Olmak İster?”e Kenan İmirzalıoğlu geliyor, Oktay Kaynarca geliyor ve programı sunuyor.
Benim farkım ise formatı tasarlayan kişi olmam. Tasarlıyorum ve yapıyorum.
Şimdi öyle özgün formatlar tasarlıyorum ki bunları yurt dışına sattığımda benim dışımda başka insanlar da o programları sunabilecek. “Kim Milyoner Olmak İster?”, “Survivor” veya “MasterChef” gibi düşünebilirsiniz.
Benim vizyonum yalnızca bir televizyon kanalında sunuculuk yapmak değil. Birçok sunucu medya patronu olmak istemeyebilir ya da format yazmayı bilmiyor olabilir.
Ben bir sunucu değilim; talk showcuyum... Ve unutulmamalı ki bugün yapılan her hamlenin bir yarını vardır. O yüzden herkes yarına göre hareket etmeli...
Şu an kendimi Kanal D’nin Genel Yayın Yönetmenliği koltuğunda görüyorum. Açık ve net söylüyorum, kendime bu kadar güveniyorum. Ben yalnızca bir sunucu değilim; format tasarlayan, projeler üreten ve medya teknolojileri geliştiren biriyim.
Özgün televizyon formatları hazırlıyorum. Bunları yurt dışına satabilecek bir vizyonum var. Amacım, TV8 ayarında bir televizyon kanalını satın alıp ana kanallar arasına sokmak. Sonrasında ise Silikon Vadisi’ne giderek medya teknolojileri üzerine çalışmalar yapmak.
Bugün bir yerel kanalı bile Türkiye’nin ana kanalları arasına sokabilecek stratejiye sahip olduğumu düşünüyorum. Bunun için hazırlıklarımı yaptım. İddialı değilim demiyorum; aksine, ne yapabileceğimi biliyorum.
Önüme taş koyanlar olabilir ama günün sonunda benim oturduğum masalarda oturamayacaklar. Çünkü ben yalnızca bugünü değil, yarını da düşünüyorum
AlevAhu’nun “Yalan”ı; aşk, hayal kırıklığı, ihanet ve geride bırakılan bir ilişkinin ardından söylenen duygusal bir veda üzerine kuruluyor. “Ziyan oldum bir gün görmedin” sözleriyle başlayan şarkı, yaşanan kırgınlıkların ardından geriye kalan duyguları anlatırken, nakaratta ise yalana ve hayal kırıklığına karşı net bir duruş ortaya koyuyor. Şarkının söz ve müziği Eren Birbey Yaşar’a, aranjesi Boran Sahan Çelik’e, mix ve mastering çalışması ise Ege Coşkun’a ait.
AlevAhu, müzikle kurduğu ilişkiyi yalnızca bir şarkı söyleme deneyimi olarak görmüyor. Onun için her şarkının kendine ait bir hikâyesi bulunuyor ve önemli olan bu hikâyelerin dinleyicide farklı duygulara karşılık bulabilmesi. “Yalan” da bu anlayışla, dinleyenlerin kendi hayatlarından bir parça bulabilecekleri bir çalışma olarak öne çıkıyor.
Hollanda’da eğitim alanında okul kalitesi ve eğitim süreçleri üzerine çalışan AlevAhu, kariyerinde okul yöneticiliği ve eğitim koçluğu gibi görevlerde de bulundu. Türkçe, Felemenkçe, İngilizce, Fransızca ve Almanca olmak üzere beş dil konuşan sanatçı, farklı kültürler arasında kurduğu iletişimin müzik yolculuğuna da yansıdığını ifade ediyor.
“Yalan”ın video klibinde yönetmenlik ve kurgu M. İlkay Tapik, görüntü yönetmenliği Serdar Öztürk, ışık çalışması Semih Tekeli tarafından gerçekleştirildi.
AlevAhu, Hollanda’da yaşayan ve kökleri Türkiye’ye uzanan bir sanatçı olarak müzik aracılığıyla farklı coğrafyalardaki dinleyicilere ulaşmayı hedefliyor. “Yalan” ise bu yolculuğun ilk adımı olarak dikkat çekiyor.
Kampanyada restorana gelenler kendilerine özgü girişleriyle dikkat çekiyor. Kimisi enerjisiyle, kimisi hareketleriyle, kimisi de tamamen kendi tarzıyla kapıdan giriyor. Her biri, KFC lezzetlerinin tadını çıkarmak için aynı yerde buluşuyor.
KFSOOO Menüler, kişi başı 155 TL’den başlayan fiyatlarla sunuluyor.
Menü seçenekleri arasında kişi başı 155 TL’ye Çifte Cruncher Menü, 175 TL’ye Cruncher Menü, 205 TL’ye Cruncher Kutu ve 240 TL’ye 2 Cruncher’lı Menü yer alıyor. KFC, farklı beklentilere hitap eden bu seçeneklerle doyurucu porsiyonları ulaşılabilir fiyatlarla sunmayı hedefliyor.
“Efso Giriş, KFSOOO Yiyiş” kampanyası dijital mecraların yanı sıra açık hava reklamlarında da yer alıyor. İstanbul, Ankara, İzmir ve daha Türkiye’nin birçok ilindeki sokak ve billboardlarda kampanyayı görmeniz mümkün.
KFC, modern restoranları, dijitalleşen misafir deneyimi ve eğlenceli iletişim diliyle tüketicilerle bağ kurmayı sürdürüyor. KFSOOO Menüler’de lezzet, doyuruculuk ve fiyatı bir araya getiren bu yaklaşımın bir parçası olarak sunuluyor.
]]>
John Connolly, İsimsizler ile okurunu suçluların ve kurbanların sınırlarının bulanıklaştığı, güven duygusunun sürekli sarsıldığı bir dünyaya götürüyor. Geçmişin peşini bırakmadığı karakterler, savaşın yaraları ve kişisel hesaplaşmalar arasında ilerleyen roman; “Adalet yerini bulmadığında intikam kaçınılmaz mıdır?” sorusunu da gündeme getiriyor. Karanlık atmosferi, yüksek temposu ve beklenmedik dönüşleriyle İsimsizler, Louis’in sadakat, kayıp ve vicdan üzerine gerilim dolu bir hesaplaşmasına dönüştürüyor. Avrupa’nın farklı noktalarına uzanan bu ölümcül takipte, kimin avcı, kimin av olduğu ise son ana kadar belirsizliğini koruyor.
]]>4 Yılda 4 Büyük Prestij Ödülü ile Tescillenen Başarı
Kurulduğu ilk günden itibaren ortaya koyduğu yenilikçi stratejiler, Fenix Media’yı Türkiye iş ve iletişim dünyasının en çok konuşulan ajanslarından biri haline getirdi. Sektöre kazandırdığı dinamizm ve hayata geçirdiği nitelikli projeler, prestijli ödül platformları tarafından art arda tescillendi:
Türkiye Kristal Ödülleri 2023: En İyi Çıkış Yapan Dijital Medya Ajansı
Türkiye Prestij Ödülleri 2024: En İyi Dijital Pazarlama Ajansı
Türkiye Prestij Ödülleri 2025: En İyi Medya Ajansı
Altın Melek Ödülleri 2026: En İyi Reklam Ajansı
Üst üste dört yıl boyunca sektörün en prestijli ödüllerine layık görülmesi, Fenix Media’nın sadece yaratıcı vizyonunu değil, sürdürülebilir büyüme ve operasyonel mükemmeliyet anlayışını da gözler önüne seriyor.
Kendi Ekipman Parkuruyla Sinematik Standartlarda Prodüksiyon
Birçok ajansın aksine prodüksiyon süreçlerinde dış kaynağa bağımlı kalmayan Fenix Media, bünyesindeki sinema segmenti kameralar, profesyonel lens setleri, ışık sistemleri, gimbal ve drone çekimleri ile fark yaratıyor.
Kurumsal firmaların prestijini yukarı taşıyan kurumsal tanıtım filmi çekimi, reklam filmleri, endüstriyel fabrika çekimleri ve fuar prodüksiyonları ajansın uzman ekibi tarafından anahtar teslim olarak yönetiliyor. Baykar, Anpa Gross, Dr. Oetker, Azerbaycan Savunma Bakanlığı ve Doğa Okulları gibi dev markalar ve kurumlar için imza atılan reklam ve tanıtım filmleri, Fenix Media’nın güvenilirlik ve prodüksiyon kalitesindeki liderliğini somut biçimde kanıtlıyor.

Veri Odaklı Dijital Reklam ve Sosyal Medya Yönetimi
Görsel dünyayı stratejik pazarlama ile harmanlayan ajans, sosyal medya yönetim ajansı arayışındaki kurumsal markalar için özgün, planlı ve etkileşim odaklı içerik süreçleri yürütüyor.
Performans pazarlaması tarafında ise Meta reklam yönetimi ve Google reklam yönetimi alanında bütçeyi maksimum yatırım getirisine (ROAS) dönüştüren veri odaklı stratejiler uyguluyor. Doğru hedef kitle segmentasyonu, gelişmiş veri analitiği ve sürekli optimizasyon sayesinde markaların dijitaldeki satış ve potansiyel müşteri (lead) dönüşümleri en üst seviyeye ulaştırılıyor.
Geleceği Bugünden İnşa Eden Ekosistem: Yapay Zeka ve Global E-Ticaret
Fenix Media, klasik ajans kalıplarını yıkarak geleceğin teknolojilerini kendi bünyesinde topluyor;
Yapay Zeka Ajansı: Markaların geleneksel prodüksiyon maliyetlerini optimize eden stüdyo yapısı ile firmalara özel yapay zeka görsel ve video üretimi gerçekleştiriyor; markaları dijital evrimin öncüsü yapıyor.
Fenix Global: Ürünlerini dünya pazarlarına sunmak isteyen işletmelere kapsamlı uluslararası e-ticaret danışmanlığı sağlayarak, yerel başarıların küresel ölçeğe taşınmasında stratejik bir köprü kuruyor.
Kurumsal firmalardan ağır sanayi üreticilerine, savunma sanayisinden global e-ticaret markalarına kadar geniş bir referans ağına sahip olan Fenix Media; Almanya, Belçika ve Türkiye üçgeninde markaları geleceğe taşımaya devam ediyor.
Fenix Media Hizmetler:
Markalaşma & Kurumsal Kimlik
Sosyal Medya Yönetimi
Video & Fotoğraf Çekimi
Reklam Filmi Çekimi
Tanıtım Filmi Çekimi
Dijital Reklam Yönetimi
Web Tasarım & Yazılım
3D & 2D Animasyon
Influencer Pazarlaması
Grafik Tasarım Hizmetleri
Danışmanlık & Strateji
PR & İtibar Yönetimi
TV Reklamları
Billboard Reklamları
SEO & İçerik Pazarlaması
Yapay Zekâ Ajansı
Global E Ticaret Danışmanlığı
]]>Belki de bugün oyunculuğu yeniden düşünürken bakmamız gereken yer tam olarak burasıdır.
Oyuncu yalnızca metni söyleyen kişi değildir. Bedenini, nefesini, sesini ve bulunduğu mekânı kullanarak bir dünya yaratır. Doğa ise bütün bunların kendiliğinden gerçekleştiği dev bir laboratuvardır.
Bir ağacın rüzgârla hareketini izlemek, beden çalışması için saatlerce anlatılamayacak bir şey öğretebilir. Suyun akışı ritim duygusuna, kayanın hareketsizliği sahnedeki varlığa, kuşların sesleri ise oyuncunun ses ve dikkat çalışmasına ilham verebilir. Üstelik doğada hiçbir şey tamamen aynı kalmaz. Işık değişir, hava değişir, ses değişir; oyuncu da değişen koşullara uyum sağlamayı öğrenir.
Dünya bu ilişkiyi çoktan araştırmaya başladı
Tiyatronun doğayla ilişkisi yalnızca çağdaş bir arayış değil. İngiltere'nin açık hava tiyatrosu geleneği, Japon Noh tiyatrosunun doğayla kurduğu sembolik bağ ve günümüzde farklı ülkelerde gerçekleştirilen site-specific performanslar, tiyatronun kapalı salonlarla sınırlı olmadığını gösteriyor.
Özellikle mekâna özgü tiyatro anlayışında oyun, seçilen yerin özelliklerinden hareket ediyor. Tarihi bir yapı, sokak, fabrika, orman ya da kıyı yalnızca oyunun gerçekleştiği yer olmaktan çıkıp anlatının bir parçasına dönüşüyor.
Böyle bir tiyatroda yağmur yalnızca kötü hava değildir. Rüzgâr bir teknik problem olmak zorunda değildir. Mekânın sesi, ışığı ve dokusu oyunun dramaturjisine katkı sağlayabilir.
Seyirci de artık sadece koltuğunda oturan kişi değildir; hikâyenin gerçekleştiği çevreyle birlikte hareket eden bir katılımcıya dönüşür.
Türkiye'nin büyük bir avantajı var
Bu noktada Türkiye'nin sahip olduğu doğal çeşitlilik özellikle dikkat çekiyor.
Karadeniz'in yoğun ormanları, Ege'nin zeytinlikleri, Akdeniz'in kıyıları, Kapadokya'nın benzersiz coğrafyası, Anadolu'nun bozkırları ve daha nice farklı bölge, tiyatro açısından yalnızca güzel manzaralar değildir.
Her biri ayrı bir sahne dili yaratabilir.
Bir ormanda yapılacak oyunculuk çalışmasının bedensel karşılığıyla bozkırda yapılacak çalışmanın aynı olması beklenemez. Kıyıda ses kullanımı değişir; taşlık bir arazide oyuncunun yürüyüşü değişir. Gün batımının ışığı bile sahnenin atmosferini yeniden kurabilir.
Buna rağmen Türkiye'de doğa ile oyunculuk arasındaki ilişki henüz tiyatro eğitiminin ve üretiminin sürekli bir parçası hâline gelmiş değil. Elbette açık hava gösterileri, festivaller ve farklı mekânlarda yapılan çalışmalar var. Ancak bunların daha sistemli bir araştırma alanına dönüşmesi mümkün.
Belki de bir “Doğa ve Oyunculuk Laboratuvarı”na ihtiyacımız var
Tiyatro eğitiminin yalnızca stüdyolarda gerçekleşmesi şart değil.
Oyuncunun bir gününü ormanda geçirdiğini düşünelim. Konuşmadan hareket etmeyi denesin. Rüzgârın yönünü takip etsin. Toprağın üzerinde yürüsün. Doğal sesleri dinlesin. Sessizliğin içinde kendi nefesini fark etsin.
Başka bir çalışmada oyuncu suyun ritmini inceleyebilir. Bir başka çalışmada ağacın gövdesi, dalları ve hareketinden yola çıkarak beden araştırması yapabilir.
Yönetmen ise bütün bunları sahne dramaturjisine dönüştürebilir.
İşte Doğa ve Oyunculuk Laboratuvarı fikri tam burada anlam kazanıyor.
Bu, doğada birkaç prova yapmak anlamına gelmiyor. Doğayı bir eğitim ve araştırma alanı olarak kabul etmek anlamına geliyor.
Oyuncu için beden araştırması, yönetmen için mekân araştırması, tasarımcı için ışık ve doku araştırması, yazar içinse yeni hikâyelerin başlangıç noktası olabilir.
Doğa dekor olmaktan çıktığında
Tiyatroda doğayı kullanmanın en kolay yolu onu dekor hâline getirmektir. Birkaç ağaç, biraz toprak, taşlar ve doğal sesler...
Oysa asıl mesele bundan çok daha derinde.
Doğanın davranış biçimini sahneye taşıyabilmek gerekir.
Değişkenlik, rastlantı, ritim, sessizlik, hareket ve dönüşüm... Bunların hepsi tiyatronun da temel araçlarıdır.
Oyuncu doğayla çalıştığında her şeyi kontrol edemeyeceğini kabul eder. Bu durum ilk bakışta bir zorluk gibi görünse de oyunculuk açısından önemli bir özgürlük yaratabilir. Beklenmedik bir sese, değişen ışığa veya aniden çıkan rüzgâra tepki vermek, oyuncuyu gerçekten “anda” kalmaya zorlar.
Tiyatro zaten biraz da bunun sanatıdır: Planlanmış olanla o anda ortaya çıkanın buluşması.
Yeni bir tiyatro dili mümkün
Türkiye'de doğa, tiyatro ve oyunculuk arasında daha güçlü bir bağ kurulması yalnızca yeni mekânlar keşfetmek anlamına gelmez. Aynı zamanda yeni bir estetik ve yeni bir oyunculuk anlayışı üzerinde düşünmek demektir.
Tiyatro salonlarının önemini azaltmadan, onların dışına da bakabilmek...
Oyuncunun yalnızca repliğini değil, nefesini ve bedenini de yeniden keşfetmesini sağlamak...
Yönetmenin dekor kurmak yerine bazen var olan mekânı dinlemesini istemek...
Seyirciyi koltuğundan kaldırıp hikâyenin içine yürütmek...
Bütün bunlar Türkiye'de henüz yeterince araştırılmamış geniş bir alan oluşturuyor.
Belki geleceğin tiyatrosu daha büyük dekorlarda ya da daha gelişmiş teknolojilerde değil; oyuncunun çevresine yeniden bakmasında saklıdır.
Çünkü doğa, sahne sanatlarının dışında duran bir alan değil.
İlk sahnemiz zaten doğaydı.
Gökhan Yetiş / Magazinname.com
Şimdi belki de yapılması gereken, o sahneyi yeniden keşfetmek.
]]>
Günümüzün dijitalleşen dünyasında sosyal medyanın ve ekranın sunduğu cazibenin genç kuşakları yanlış yönlendirdiğine dikkat çeken Paker, konservatuvar salonlarından ve atölyelerden yetişen genç oyuncu adaylarının düştüğü en büyük tuzağı gözler önüne serdi. Uzun soluklu bir zanaat yolculuğu yerine anlık popülaritenin peşinden koşan gençlere seslenen Paker, programda yaptığı şu güçlü değerlendirmeyle dikkatleri üzerine çekti:
"Oyunculuk öğrencisi gençler hemen şöhret olma amacında. Oysa çabucak şöhret olmak mı? Yoksa iyi bir oyuncu olup tanınmış kişi olmak mı önemli? Tanınmış kişi olmak, başarılı rollerle tanınmak ve kalplere yerleşmek en önemlisidir."
"Görünen" Popülarite ile "Kalıcı" Sanat Arasındaki Keskin Çizgi
Tarık Şeker’in programında derinlemesine masaya yatırılan bu kritik ayrım, bugünün hızlı tüketim kültürü ile sahne sanatlarının sarsılmaz disiplini arasındaki uçurumu açıkça gözler önüne seriyor. Dr. Öğr. Üyesi Önder Paker’e göre, dijital mecraların yarattığı geçici parlama halleri genç oyuncuları emek vermeden zirveye çıkma yanılgısına sürüklüyor.
Ancak tiyatro sahnesinin tozunu yutmadan, bir karakterin ruhunu ince ince işlemeyi öğrenmeden elde edilen şöhret, rüzgarda savrulan bir yapraktan öteye geçemiyor. İzleyicinin hafızasında ve kalbinde yer edinmek; ancak usta-çırak ilişkisiyle pişmek, metni ve insanı derinlemesine anlamak ve sabırlı bir çalışma disipliniyle mümkün olabiliyor.

Popüler kültürün yarattığı "anlık tanınırlık" ile gerçek anlamda "sanatçı olmak" arasında dağlar kadar fark bulunduğunu vurgulayan Paker, asıl başarı kriterinin seyircinin kalbinde kurulan taht olduğunun altını çizdi.
Genç oyuncu adaylarının önünde bugün kritik bir yol duruyor: Ya dijital dünyanın gürültülü ama geçici rüzgarıyla aniden parlayıp sönen birer meteor olacaklar ya da zanaatlarına sırtını verip, başarılı rollerle anılan ve nesiller boyu hatırlanan kalıcı birer değer haline gelecekler.
Tarık Şeker’in moderasyonundaki programda dile getirilen bu uyarı niteliğindeki tespitler, sahnelerin tozunu yutmaya hazırlanan tüm genç yetenekler için uzun yıllar rehberlik edecek nitelikte bir manifesto olarak kayıtlara geçti.
HABER: Raif Akyüz / Magazinname.com
]]>Eskiden bize anlamsız gelen olayların ,başka olaylara nasıl bağlandığını fark ederiz.
Bir telefon , bir gecikme, yanlış girilen bir sokak, son anda verilen bir karar, küçücük bir değişiklik bambaşka bir hikayenin başlangıcı olabilir.
Ve belki “ Tesadüf “ dediğimiz şey hayatın bize bıraktığı küçücük bir soru işaretidir.
Yaşadığımız süre boyunca “ Tesadüf “ dediğimiz kaç olay yaşadık. Ya da yaşadık mı?
Tabii ki yaşadık hem de defalarca.
Düşünsenize bir yere gitmek istemiyorsunuz, ama son anda fikriniz değişiyor ve o yere gidiyorsunuz. Orada yıllardır görmediğiniz biriyle karşılaşıyorsunuz. Ya da uzun zamandır konuşmadığınız biri tam da aklınızdan geçtiği gün karşınıza çıkıyor. Bir kitap, bir gazete, bir dergi okuyorsunuz ya da herhangi bir şey ,o an zihninizi meşgul eden cümleyi ya da size verilen o mesajı görüyorsunuz.
Sonra bütün bunlara tek bir isim veriyoruz
“Tesadüf’
Peki gerçekten öyle mi ?
Belki de hayatımızda “Rastlantı “ olarak adlandırdığımız olaylar, hayatımızın içindeki anlamını çözemediğimiz bağlantıların bir parçası ise..
Beynimiz sürekli bağlantı kurar. Olayları, kişileri, seçimleri, eylemleri..
Bir insanla yıllar önce tanışmış olabiliriz. Bize hiçbir şey ifade etmeyebilir. Ama yıllar sonra hayatımızın bambaşka bir döneminde, yeniden karşılaştığımızda bu kez bir cümle bir bakış değişmiştir. “ BİZ” değişmişizdir.
Ve bir zamanlar sıradan görünen o insan, bir anda hayatımızın önemli bir parçasına dönüşmüştür.
Belki de bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, bize bir şey göstermek için girer.
Bazı insanlar bizdeki o yarayı görünür hale getirir.
Bazıları yalnızca bir dönemin aynası olur.
Sonra yollar ayrılır.
Ve bazen o hikayenin içinde ,tesadüf dediğimiz şey hayatımızda ki bir dönüm noktası olur.
Işte tam da burada insanın zihninde tuhaf bir kapı açılır.
“Zamanlama”
Belki geçmişte bıraktığımız bir olayın, sorunun cevabı başka bir biçimde karşımıza çıkıyordur .Bu da olasılıkların garip bir kesişimidir.
Belki de sadece durup sormak gerekir.
“ Bu olay bende neyi harekete geçirdi? “
Çünkü bazen cevap dışarıda değil ; içimizde, beynimizde, ve düşüncelerimizdedir.
İslam'a göre de kainatta ve olayların yaratılışında başıboş bir tesadüf ( rastlantı) yoktur ; herşey Allah’ın ilmi, ve iradesi ile gerçekleşir.
Aslında “ Tesadüf “ dediğimiz şey “ Tevafuk “ dur. Arkasında hikmet ve amaç barındıran ilahi bir irade.... Tesadüf olarak gördüğümüz, yaşadığımız; her olayın, her eylemin, karşımıza çıkan ya da hayatımıza giren insanların bizde bıraktığı izleri, içinize dönerek ;
“Ben bunların neresindeyim? “
“ Ben bundan ne öğrendim ya da öğrenmeliyim”
“ Ben hangi yanımı törpüledim ya da törpülemem gerekiyordu? “
“O kişi, olay ya da eylem bana hangi konuda ayna oldu “
Unutmayın hiç kimse hayatımızda sonsuz değil, herkes bir sebep- sonuç ilişkisi ile hayatımıza girer ve sonra gider.
Önemli olan burada bize ne kattığı ve neler öğrendiğimiz.
Aynanın karşısında ki seni farkedemezsen eğer defalarca “ Tesadüf “ diye adlandırdığımız aynı döngünün içinde; farklı insanlar, olaylar ve eylemlerle sınanırız.
Hemde daha ağır bir şekilde.....
Şelale Coşkuntuna / Magazinname.com
“ KENDİ AYNANA YÜZÜNÜ ÇEVİRME”
]]>Geçtiğimiz sezonda kapalı gişe temsilleri, prestijli ödülleri ve geniş çaplı Anadolu turneleriyle rekor kıran BBT; 2026 yılı itibarıyla sadece yeni prodüksiyonlarını değil, kurumsal kimliğini, görsel dilini ve sahnelerini de yeniledi. Tiyatroyu yaşamın ve halkın tam merkezine konumlandırmayı hedefleyen kurum; logosundan afiş tasarımına kadar tüm kurumsal unsurlarını modern bir anlayışla güncelledi.
Güzellik Tabusu ve Bireysel Metalaşmaya Kara Mizahi Bir Bakış
BBT’nin sezon açılış oyunu “Çirkin”, kapitalizmin insan bedenini metalaştırmasını ve "güzel olan iyidir" algısını sarsıcı bir dille sorguluyor. Başarılı mühendis Lette’nin, çevredekilerin aksine "dayanılmaz derecede çirkin" olduğunu fark etmesiyle başlayan süreç, geçirdiği estetik operasyon sonrasında "kusursuz" bir yüze kavuşmasıyla gelişir. Ancak herkesin aynı yüze sahip olmak istemesiyle birlikte özgünlük, yerini bir distopyaya bırakır.
Yaratıcı Ekip: Yönetmen: Yelda Baskın | Çeviren: Dilek Altuntaş | Dramaturg: Ceren Ercan | Dekor ve Işık Tasarımı: Kerem Çetinel | Kostüm Tasarımı: Tomris Kuzu | Hareket Düzeni: Esra Yurttut | Müzik: Okan Kaya | Yönetmen Yardımcısı: İrem Sultan Cengiz | Reji Asistanı: Arda Akyüz | Oyun Fotoğrafları: Öncü Hırant Gültekin
Oyuncular: Tolga İskit, Ali Rıza Kubilay, İlkin Tüfekçi, Can Esmeray.
Oyun Programı
Tarihler: 8 – 9 – 22 – 23 Ekim 2026
Saat: 20.00
Mekân: Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi
BİLET VE İLETİŞİM BİLGİLERİ
Biletler: Biletinial.com ve BBT Gişeleri
Mekan: Leyla Gencer Opera ve Kültür Merkezi, Bakırköy / İstanbul
Gişe Tel: 0212 414 96 47 - 48 / 0212 661 38 94 – 95 Web Sitesi: bbt.bel.tr
Sosyal Medya:
Instagram: @b.b.t.official - Facebook: facebook.com/pages/BBT/8485
E-posta: [email protected]
Detaylı Bilgi ve Basın İletişim:
Bakırköy Belediye Tiyatroları Basın ve Halkla İlişkiler Direktörlüğü
Tel: 0542 415 73 65 E-posta: [email protected]
]]>
29 Eylül 2026 Salı günü düzenlenen törene; Beklan Algan’ın kızı Sevi Algan’ın yanı sıra sanatçının dostları ve öğrencileri katıldı.
Törende söz alan Sevi Algan, Beklan Algan’ın nasıl bir sanatçı olduğunu anlattı. Arşivi Kadir Has Üniversitesi’ne aktarılan Tiyatro Araştırmaları Laboratuarı (TAL)’den bahsetti.
Beklan Algan’ın sanatçı dostları ve öğrencileri ise onunla yaşadıkları anılarını paylaştılar.
Kabri başında toplanan yakınlarının mezara çiçek bırakmalarıyla tören sona erdi.
BEKLAN ALGAN
1933 Erzurum doğumlu olan Beklan Algan, 1952 yılında Robert Koleji bitirdi. Mühendislik eğitimi için eşi Ayla Algan’la Amerika’ya gitti. Tiyatroya olan ilgisinden dolayı “New York's Actors Repertory Theatre” ve “New York Actor Studio”da sahne eğitimi aldı. Çeşitli tiyatrolarda çalıştı.
1960 yılında Türkiye’ye dönen Beklan Algan, Muhsin Ertuğrul yönetimindeki İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’na girdi. Muhsin Ertuğrul yönetimindeki LCC (Language and Culture Center) Tiyatro Okulu'nda tiyatro eğitmenliği yaptı.
1980 yılında Şehir Tiyatroları’ndaki görevine son verilen Beklan Algan, Almanya’ya giderek tiyatro araştırmaları yaptı. Berlin Schaubühne Tiyatrosu’nda 1982 yılında “Kurban” adlı oyunu yönetti. Türkiye’ye geri döndükten sonra 1984 yılında BİLSAK Tiyatro Atölyesi’nin kurucularından oldu ve eğitmenlik yaptı.
Beklan Algan 1988’de yeniden girdiği Şehir Tiyatroları’nda, Tiyatro Araştırmaları Laboratuarı (TAL)’ı kurdu ve yönetti. Emekli olduktan sonra da eğitmenlik yapmaya devam etti.
Tiyatro oyunculuğu, yönetmenliği ve eğitmenliği yapan Beklan Algan, sinema oyunculuğu da yaptı. 1964 yılında “Karanlıkta Uyananlar”, 1965’de “Sevmek Seni”, 1966’da “Halime’yi Samanlıkta Vurdular” ve “Karanfilli Kadın”, 1993’te “Kız Kulesi Aşıkları” adlı filmlerde rol aldı.
Beklan Algan, İBB Şehir Tiyatroları’ndan 1998 yılında emekli oldu.
]]>İstanbul İtfaiyesi’nin iş birliğiyle sahnelenen “İtfaiyecinin Sırrı”, 27 Eylül 2026 Pazar günü saat 14.00’te Kağıthane Sadabad Sahnesi’nde gösterimini yaptı.
Oyunun gösterimine; İtfaiye Dairesi Başkanı Remzi Albayrak, Merkez İtfaiye Şube Müdürü Bulut Özatik, Avrupa Yakası İtfaiye Şube Müdürü Evrim Engin, Anadolu Yakası İtfaiye Şube Müdürü Ersel Aykanat, Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Ayşegül İşsever, İBB Şehir Tiyatroları Müdürü Oytun Askeroğlu, Genel Sanat Yönetmeni Yardımcısı Emrah Özertem katıldı.
Oyunun sonunda İtfaiye Dairesi Başkanı Remzi Albayrak bir konuşma yaptı:
“Gerçekten burada çok duygulandık. Çok güzel analiz edilmiş, çok güzel sunulmuş bir oyun. Emeği geçen herkese teşekkür ederim. Genel Sanat Sanat Yönetmenimiz Ayşegül Hanım’a, Genel Sanat Yönetmeni Yardımcımız Emrah Bey’e, Müdürümüz Oytun Bey’e, Yazarımız Çimen Turunç Hanım’a ve bu yazılanı sahneye taşıyan sanatçılarımıza da kocaman bir alkış istiyoruz.
Biz 20 milyonluk İstanbul’a 5 bin kişiyle hizmet etmeye çalışıyoruz. Elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Zannediyorum başarılıyız da. Biz Kağıthane’de yangınlara müdahalede sıkıntı yaşamıyoruz ama personel açısından sıkıntı yaşıyoruz. Biz burada hazır 10 itfaiye erini (oyuncularımızı kastederek) yakalamışken kadromuza dahil edelim. Dolayısıyla bilgi birikimlerini bizlerle paylaşıp İstanbul halkına katkıda bulunsunlar istiyoruz. Gerçekten kendilerine teşekkür ederim.
312. yılını kutluyoruz İtfaiye’nin. Türkiye’deki en eski kurumlardan bir tanesi. Dile kolay 3 asırı geçtik. Dolayısıyla üzerine sürekli bir şeyler katıyoruz. İyi yetişmiş elemanlara, eğitimli, yeni yetişmiş insanlara ihtiyacımız var. Burada küçük çocukları görüyorum. Onlar geleceğimizin itfaiyecileri. Onları çocuk itfaiye istasyonlarımıza davet ediyorum. Dolayısıyla emeği geçen herkese çok teşekkür ederim” dedi.

Sonrasında söz alan Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Ayşegül İşsever:
“Bugün burada olmayı tercih ettiğiniz için çok teşekkür ederim. İtfaiye Haftası kutlu olsun hepinize. Türkiye’nin iki eski kurumu birlikte bir sosyal sorumluluk projesi gerçekleştirdik. Biz bundan çok mutluyuz Şehir Tiyatrosu olarak. Biz sadece oyun oynayan bir tiyatro değiliz. Sosyal sorumluluk projeleri de gerçekleştiriyoruz. Bunlardan bir tanesini de İstanbul İtfaiyesi’yle gerçekleştirdik. Biz bu oyunu yazarken arkadaşlarımız çok destek oldular. Görüyorum ki çok iyi bir iş birliği olmuş. Ben emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Arkadaşlarımızı huzurunuzda kutluyorum” dedi.
Konuşmaların ardından İtfaiye Dairesi Başkanı Remzi Albayrak, Genel Sanat Yönetmenimiz Ayşegül İşsever’e sahnede çiçek takdim etti.

Oyun Konusu (6+ Yaş)
Ağaçta kalan minik kediyi mahalleli kurtaramayınca çağırılan itfaiye yetişir ve kediyi kardeşine kavuşturur. Huzurlu geceyi dumanlar kaplayınca minik kediler miyavlayarak mahalleliyi uyandırır. Yangın çıkmıştır ve evde yalnız yaşayan huysuz yaşlı amca uyumaktadır. İtfaiye gelir ve korkusuzca yangına müdahale eder, kediler çok etkilenmişlerdir ve itfaiyeci olmaya karar verirler.
Oyunda Ada Serdaroğlu, Berrin Akdeniz, Deran Özgen, Elif Verit, Gizem Akkuş, Mesut Çırak, Nilay Bağ, Özgür Efe Özyeşilpınar, Yasemin Tunca, Yiğit Ali Uslu rol alıyor.
]]>Evlilik cüzdanı alındığında her şeyin bittiğini düşünen çiftlerin sayısı az değil. Oysa yabancı eşin Türkiye'de yasal olarak yaşayabilmesi için ayrıca bir ikamet iznine ihtiyacı var. Bu iznin adı aile ikamet izni; nasıl alındığı ve hangi durumlarda sona erdiği, evlilik yoluyla oturma izni başlığı altında ayrıntılı olarak anlatılıyor.
Birçok ülkenin vatandaşı Türkiye'ye vizeyle ya da vize muafiyetiyle giriyor ve bu kalış süreleri sınırlı. Evlilik gerçekleşse bile yasal süre dolmadan aile ikamet izni başvurusu yapılmazsa, yabancı eş farkına varmadan “ihlalli” duruma düşebiliyor. Başvuruda gelir, sağlık sigortası ve barınma gibi koşullar da incelenebiliyor.
Kanun, evliliğin yalnızca ikamet izni almak için yapıldığının anlaşılması hâlinde iznin verilmeyeceğini ya da iptal edileceğini düzenliyor. Bu nedenle idare, çiftin gerçekten birlikte yaşayıp yaşamadığını araştırabiliyor. Farklı adreslerde oturmak ya da ilişkinin geçmişine dair tutarsız anlatımlar şüphe doğurabiliyor.
Başvurunun reddi tek başına sonun başlangıcı değil; karara karşı itiraz ve dava yolu açık. Asıl tehlike, ret kararından sonra hiçbir şey yapmadan ülkede kalmaya devam etmek. Yasal süreyi aşan yabancı, çıkışta idari para cezasıyla ve aştığı süreye göre giriş yasağıyla karşılaşabiliyor; bu yasak da sisteme tahdit kodu olarak işleniyor.
Ret gerekçesine karşı izlenebilecek yollar ikamet izni reddi başlığında, bir kodun olup olmadığının nasıl öğrenileceği ise tahdit kodu sorgulama rehberinde anlatılıyor.
Türk vatandaşıyla en az üç yıldır evli olan yabancı, 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu'nun 16. maddesine göre vatandaşlık başvurusu yapabiliyor. Bunun için evlilik birliği içinde yaşamak, evlilik birliğiyle bağdaşmayan bir faaliyette bulunmamak ve millî güvenlik ile kamu düzeni açısından engel oluşturmamak gerekiyor. Bu süre boyunca ikamet izinlerinin kesintisiz ve düzenli olması, başvurunun sorunsuz ilerlemesi açısından önem taşıyor.

Televizyon dünyasında reyting rekorları kıran işleriyle hafızalara kazınan ve 2020-2025 yılları arasında "En İyi Senarist" ödüllerini kimseye bırakmayan Şimşek, vizyoner bakış açısını bu kez 196 sayfalık bu özel biyografik ve felsefi esere yansıtacak. Uluslararası projelerde de aktif rol alan, Türkiye-Cezayir ortaklığındaki projesinin Cezayir ayağını 2027 ajandasına yerleştiren ünlü yönetmen, Okuduğu Kitabın Etkisin de kaldığı Mehmet YAPICI nın Eseriyle birlikte insan ruhunun en derin katmanlarına inecek.

Filmin yönetmeni Ömer Gürkan Şimşek, eserin sinematik potansiyeli ve projeyi hayata geçirme arzusu üzerine şunları dile getirdi: "Bazı hikâyeler yalnızca okunmaz; insanın kendi hayatına dönüp bakmasına da neden olur’
"Mehmet Yapıcı’nın eseri, sayfaları çevirdikçe insanın kendi içine döndüğü, kendi geçmişiyle yüzleştiği nadir yapıtlardan biri. Beni bu projeyi yapmaya iten en büyük neden, kitabın kalbinde yatan o sarsıcı dürüstlüktür. Hayatın izleri, yaşanmışlıklar, gençliğin getirdiği o dinamik ve aksiyonlu yıllar ile olgunluğun getirdiği dinginlik filmimiz için muazzam bir dramatik çatı sunuyor. Sinema diliyle bu atmosferi yeniden kurarken amacım, seyirciye sadece bir yazarın hayatını değil, topyekûn bir dönemin, bir kuşağın ve insan olmanın getirdiği o tatlı yorgunluğun hikayesini sunmak. Mehmet Bey’in dünyasını perdede görmek, izleyicide çok güçlü duygusal kırılmalar yaratacaktır."

Büyük bir heyecan içinde olduğunu belirten yazar Mehmet Yapıcı ise projenin doğuşunu ve hislerini şu sözlerle paylaştı:
Sayın Senaristimiz ve Yönetmenimiz Ömer Gürkan ŞİMŞEK’ in de dediği gibi : "Bazı hikâyeler yalnızca okunmaz; insanın kendi hayatına dönüp bakmasına da neden olur. Bu kitabımı kaleme alırken, yaşadıklarımdan ziyade bana hayat veren Çocuklarım ve Ömür arkadaşım eşim Naciye Hanım'ın ilham sebebim olması benim için büyük bir şanstı. Bir yazarın hayatını kaleme alırken gerçeklerle yüzleşmesi oldukça değerli. Bunu bir adım öteye taşıyarak, başarılı senarist ve yönetmenimiz Ömer Gürkan Şimşek ile yollarımızın kesişmesi, hikayemizin senaryoya dönüştürülüp beyazperde için yeni bir anlatı kurulacak olması benim için büyük bir onur ve heyecan vesilesidir."

Hazırlık çalışmaları büyük bir gizlilik ve titizlikle başlayan film, raflardan beyazperdeye uzanan bu benzersiz yolculukta hem kitabın okurlarını hem de sinema tutkunlarını selamlamaya hazırlanıyor
]]>Zaza Dili ve Kültürünü Yaşatma Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Ferhat Dopdoğru’nun öncülüğünde düzenlenen festival, Zaza kültürünün müzik ve sanat aracılığıyla geniş kitlelere ulaşmasına ev sahipliği yaptı. Festival sahnesinde izleyicilerle buluşan Cumali Alp’in performansı da etkinliğin öne çıkan bölümleri arasında yer aldı.
Uzun yıllar Flash TV’de yapımcı ve program sunucusu olarak görev yapan Cumali Alp, televizyon dünyasındaki deneyimini yeni projelerle sürdürmeye hazırlanıyor. Sahne performansının yanı sıra ekran tecrübesiyle de tanınan Alp, önümüzdeki dönemde izleyicilerin karşısına çıkacağı yeni çalışmalar için hazırlıklarını sürdürüyor.
Sanatçının yeni projelerinin içeriği ve yayın takvimi henüz netlik kazanmazken, çalışmaların ayrıntıları şimdiden merak uyandırıyor. Bingöl’deki Zaza Festivali performansıyla yeniden gündeme gelen Cumali Alp’in önümüzdeki dönemde hem sahnede hem de ekranlarda daha sık görülmesi bekleniyor.
]]>Gecede konuklara özel bir mini konser veren Guerino Papa, tüm sanatseverleri Akış Sanat Atölyesi’ne davet etti.
Akış Sanat Atölyesi’ninh kurucuları Nevzat Oral ve Melike Peker, İstanbul’da farklı sanat disiplinlerini ve sanatçıları bir araya getirecek yeni bir sanat alanı oluşturmayı hedefliyor.
]]>25 Eylül Cuma günü tüm dijital platformlarda yayınlanan “Only You”, geçmişe duyulan özlemi bugünün duygularıyla buluşturan bir çalışma olarak dikkat çekiyor. R&B, pop ve alternatif müzik unsurlarını bir araya getiren şarkı, Zilan Küçükbalaban’ın müzikal çizgisindeki yeni yönelimin de bir yansıması niteliğinde.
Küçükbalaban, şarkının taşıdığı duyguyu, “Belki almak istediğimiz bir ‘nasılsın?’ mesajı, belki bir değer görme arzusu. Kırılmış, yorgun bir kalbi anlatan, ama bir o kadar da gurur ve hırs dolu bir şarkı ‘Only You’” sözleriyle anlatıyor.
Söz ve müziği Zilan Küçükbalaban’a ait olan “Only You”nun kayıtları ile mix-mastering çalışmaları Gündoğdu Akın tarafından gerçekleştirildi. Şarkının kapak fotoğrafı ise Kaan Türker imzasını taşıyor.
Duygusal anlatımı ve farklı müzikal tınılarıyla öne çıkan “Only You”, Zilan Küçükbalaban’ın müzik kariyerindeki ilk İngilizce çalışma olma özelliğini taşıyor. Sanatçının yeni single’ı “Only You”, tüm dijital müzik platformlarında dinleyicilerin beğenisine sunuldu.
Söz & Müzik: Zilan Küçükbalaban
Mix-Mastering: Gündoğdu Akın
Fotoğraf: Kaan Türker
HABER: Kamil Hızer / Magazinname.com
Instagram: @kamilhizer
Bu yazı dizimizde HBO Max Türkiye'de izlenebilen ve erotik temalarıyla öne çıkan beş filmi mercek altına alıyoruz: Babygirl,Düşler, Tutkular ve Suçlar, Utanç, Sadakatsiz ve Tutku Oyunu.
Babygirl, yaş farkı, güç ilişkileri, bastırılmış arzular ve toplumun ilişkilere yönelik çifte standartları üzerinden ilerleyen sıra dışı bir yapım. Nicole Kidman ve Harris Dickinson’ın başrollerini üstlendiği film, izleyiciyi yalnızca bir ilişkinin içine değil, aynı zamanda karakterlerin kendi arzuları ve sınırlarıyla kurduğu karmaşık dünyaya götürüyor.
İlk bakışta cesur bir erotik film olarak değerlendirilebilecek Babygirl, aslında yalnızca cinsel çekim üzerinden ilerlemiyor. Film; kimlik, kontrol, özgürleşme ve güç dengesi gibi daha geniş meseleleri hikâyenin merkezine yerleştiriyor.
Filmin merkezindeki Romy, dışarıdan bakıldığında başarılı ve düzenli bir hayat sürdüren bir kadındır. Ancak Samuel ile başlayan ilişki, onun uzun zamandır bastırdığı arzularıyla yüzleşmesine neden olur.
Romy ile Samuel arasındaki yakınlaşma, geleneksel ilişki kalıplarının dışına çıkan bir atmosfer yaratırken izleyiciye önemli bir soru yöneltiyor: Bir ilişkide taraflardan birinin diğerine karşı sahip olduğu güç, arzu ve özgürlük kavramlarını nasıl değiştirir?
Bu noktada Babygirl, klasik anlamda bir erotik film olmanın ötesine geçerek psikolojik bir sorgulamaya dönüşüyor. Karakterlerin birbirlerine karşı tutumları zaman zaman özgürleştirici, zaman zaman ise rahatsız edici bir görünüm kazanıyor.
Samuel’in gençliği ve kendine güveni, Romy üzerindeki etkisini giderek artırıyor. İlişkinin bazı noktalarında kontrolün kimde olduğu belirsizleşiyor. Bu belirsizlik de filmin en dikkat çekici taraflarından birini oluşturuyor.
Romy’nin hikâyesi, filmin yalnızca romantik veya cinsel yönünü değil, karakterin kendisini yeniden keşfetme sürecini de ortaya çıkarıyor.
Samuel ile yaşadığı ilişki, Romy açısından uzun süredir bastırdığı duyguların ve arzuların yeniden ortaya çıkması anlamına geliyor. Ancak film bu deneyimi tamamen özgürleştirici bir süreç olarak sunmuyor.
Tam tersine, ilişkinin içerisinde kontrol ve manipülasyon ihtimali de sürekli hissediliyor. Böylece seyirci, Romy’nin yaşadığı deneyimin gerçekten bir özgürleşme mi yoksa yeni bir bağımlılık biçimi mi olduğunu düşünmeye yönlendiriliyor.
Bu yaklaşım, erotik film kategorisindeki birçok yapımdan Babygirl’i ayıran temel özelliklerden biri. Film, arzuyu yalnızca görsel bir unsur olarak kullanmak yerine karakterlerin psikolojik dönüşümünün bir parçası haline getiriyor.
Babygirl’in dikkat çektiği konulardan biri de kadın ve erkeklerin benzer ilişkiler içerisindeki davranışlarının toplum tarafından farklı değerlendirilmesi.
Yaşça büyük bir kadının genç bir erkekle yaşadığı ilişki kimi çevrelerde özgürleşme ve cesaret olarak yorumlanabilirken, benzer durumdaki kadın ve erkek rolleri değiştiğinde toplumun yaklaşımı çok daha sert olabiliyor.
Film, bu çelişkiyi doğrudan izleyicinin karşısına çıkarıyor.
Ancak Babygirl, seyirciye “doğru” veya “yanlış” cevabını vermek yerine bu ilişkinin farklı yönlerini göstermeyi tercih ediyor. Bu nedenle yapım, yalnızca erotik sahneleriyle değil, bu sahnelerin karakterler ve hikâye üzerindeki anlamıyla da değerlendirilmeyi hak ediyor.
Babygirl için yalnızca bir erotik film demek, filmin anlatmak istediği hikâyenin önemli bir bölümünü gözden kaçırmak anlamına gelebilir.
Yapımda arzu, karakterlerin birbirleriyle olan ilişkilerinin yanı sıra kendi kimliklerini keşfetme süreçleriyle de bağlantılı. Romy’nin hayatındaki değişim, izleyiciyi “Bir insan toplumun kendisinden beklediği kimlikle gerçekten mutlu olabilir mi?” sorusuyla baş başa bırakıyor.
Bu açıdan bakıldığında film, erotizmi hikâyenin merkezindeki tek unsur olarak değil, karakterlerin iç dünyasını açığa çıkaran anlatı araçlarından biri olarak kullanıyor.
Filmin atmosferini güçlendiren önemli unsurlardan biri de Cristobal Tapia de Veer imzalı müzikler.
Müzikler, Romy’nin iç dünyasındaki değişimleri desteklerken filmin sakin anlarıyla gerilimli bölümleri arasında güçlü bir geçiş sağlıyor. Özellikle karakterlerin duygusal açıdan belirsizleştiği sahnelerde müzik, anlatının atmosferini tamamlayan önemli bir unsur haline geliyor.
Bu nedenle Babygirl, görsel ve tematik açıdan olduğu kadar ses tasarımı ve müzik kullanımı bakımından da dikkat çekici bir erotik film deneyimi sunuyor.
Filmin son bölümü, Romy’nin yaşadığı deneyimlerin ardından nasıl bir değişim geçirdiğini ortaya koyuyor. Hikâye boyunca sorgulanan arzu, kontrol ve kimlik meseleleri finalde daha farklı bir anlam kazanıyor.
Romy artık hikâyenin başındaki kişi değildir. Yaşadığı deneyimler onu kendi arzularıyla, seçimleriyle ve sınırlarıyla daha doğrudan yüzleşmeye zorlamıştır.
Babygirl bu dönüşümü kesin hükümlerle açıklamak yerine seyircinin yorumuna bırakıyor. Bu da filmin finalini hem düşündürücü hem de tartışmaya açık hale getiriyor.
Babygirl, klasik bir romantik yapımdan çok daha karmaşık bir anlatı sunuyor. Filmde erotizm, karakter gelişimi ve psikolojik gerilim aynı hikâyenin içerisinde buluşuyor.
Yavaş ilerleyen anlatımını ve rahatsız edici olabilecek temalarını kabullenebilen izleyiciler için film, arzu ve güç ilişkileri üzerine farklı sorular ortaya çıkarıyor.
Nicole Kidman’ın Romy karakterine kattığı katmanlı performans ve Harris Dickinson’ın Samuel karakterindeki kontrollü ancak öngörülemez tavrı, filmin merkezindeki ilişkinin gerilimini güçlendiriyor.
Sonuç olarak Babygirl, yalnızca cesur sahneleriyle öne çıkan bir erotik film değil; arzu, güç, özgürlük, toplumsal beklentiler ve insan ilişkilerinin sınırlarını tartışmaya açan psikolojik yönü güçlü bir yapım.
Filmin en dikkat çekici tarafı ise seyirciye hazır cevaplar vermemesi. Babygirl, izleyiciyi kendi sınırlarını, önyargılarını ve ilişkilere dair kabullerini düşünmeye davet ediyor.
]]>Türkiye'de giderek daha fazla konuşmamız gereken bir sorun var:
Çocuklarımızı eğitiyoruz ama onları öğrenmeye hazırlayamıyoruz.
Elbette bütün gençleri aynı kefeye koymak mümkün değil. Entelektüel düşünceyi önemseyen, çocuklarını araştırmaya, okumaya, sanata ve sorgulamaya teşvik eden aileler var. Fakat toplumun önemli bir bölümünde çocukluk ve gençlik, öğrenmenin doğal bir süreç olmaktan çıkıp yalnızca sınavlara hazırlık dönemine dönüşüyor.
Çocuk matematiği sınav için, İngilizceyi üniversite için, tarihi not almak için öğreniyor.
Peki hayatı anlamayı ne zaman öğreniyor?
Öğrenmek Sadece Okulda Olmaz
Öğrenmek ezberlemek değildir.
“Neden?” diye sormaktır.
“Başka türlü olabilir mi?” diyebilmektir.
Kendi düşüncesinin yanlış olabileceğini kabul etmektir.
Bir haber okuduğunda kaynağını araştırmak, sosyal medyada gördüğü her bilgiyi doğru kabul etmemektir.
Bugün bazı gençlerde gördüğümüz sosyal farkındalık ve analitik düşünce eksikliğini yalnızca gençlerin sorunu olarak görmek büyük bir yanılgıdır.
Çocuk, dünyaya nasıl bakacağını öncelikle ailesinden öğrenir.
Evde kitap varsa kitap hayatın parçası olur. Anne-baba araştırıyorsa çocuk araştırmayı öğrenir. Farklı düşüncelere saygı gösteriliyorsa çocuk da bunu benimser.
Ama evde sürekli “Büyüklerin sözünü dinle”, “Fazla soru sorma”, “Sen nereden bileceksin?” deniyorsa merakın yerini zamanla itaat alır.
Ebeveynler Önce Kendilerine Bakmalı
Çocuğa “Telefonu bırak, kitap oku” demek kolaydır.
Fakat anne ve baba akşam boyunca telefonla ilgileniyorsa bu sözün etkisi ne kadar olabilir?
Çocuklara söylediklerimizden çok, onların yanında yaptıklarımızı öğretiriz.
Bu nedenle ebeveynlerin görevi çocuklarına sürekli öğüt vermek değil, davranışlarıyla örnek olmaktır.
Çocuk kitap okumuyorsa yalnızca onu suçlamak yerine evde kaç kişinin kitap okuduğuna bakmak gerekir.
Kitap Neden Hâlâ Önemli?
Kitap yalnızca bilgi vermez. İnsan zihninde başka hayatlara yer açar.
Bir roman empati kurmayı, bir tarih kitabı geçmişle bugün arasında bağlantı kurmayı, bir bilim kitabı merak etmeyi, bir felsefe kitabı ise kendi düşüncelerimizi sorgulamayı öğretir.
Örneğin:
Antoine de Saint-Exupéry – Küçük Prens: İnsan ilişkilerini, yetişkinlerin dünyasını ve hayata bakışımızı sorgulatır.
George Orwell – Hayvan Çiftliği: Güç, propaganda ve iktidar ilişkileri üzerine düşündürür.
Victor Hugo – Sefiller: Adalet, yoksulluk, vicdan ve toplum ilişkilerini ele alır.
José Saramago – Körlük: Toplumsal düzen bozulduğunda insan davranışlarının nasıl değişebileceğini sorgular.
Sabahattin Ali – Kürk Mantolu Madonna: İnsanların görünmeyen iç dünyalarını anlamaya yardımcı olur.
Yaşar Kemal – İnce Memed: Adalet, eşitsizlik, güç ve direnme kavramlarını tartışmaya açar.
Aziz Nesin'in eserleri ise mizah yoluyla toplumun davranışlarını sorgulamamızı sağlar.
Ancak çocuklara yalnızca “kitap oku” demek yetmez. İlgi alanlarını keşfetmelerine izin vermek gerekir. Çocuk bilimkurgu seviyorsa bilimkurgu, tiyatro seviyorsa oyun metni, çizgi roman seviyorsa çizgi roman okuyabilir.
Amaç kitap taşıyan değil, merak eden bir zihin yetiştirmektir.
Dijital Dünya: Düşman Değil, Yönetilmesi Gereken Bir Araç
Bugünün çocukları tarihte hiçbir kuşağın sahip olmadığı kadar bilgiye ulaşabiliyor. Fakat bilgiye ulaşmakla bilgiyi kullanabilmek aynı şey değil.
Telefonun içinde dünyanın kütüphaneleri bulunabilir. Fakat çocuk yalnızca kısa videolar arasında dolaşıyorsa bu büyük bilgi kaynağı bir eğlence cihazına dönüşür.
Sorun teknoloji değil.
Sorun, teknolojinin insanı kullanmaya başlamasıdır.
Çocuğun elinden telefonu tamamen almak da çözüm değildir. Ona teknolojiyi yönetmeyi öğretmek gerekir.
Yemekte telefon kullanmamak, uyumadan önce ekranı bırakmak, yatak odasına telefon sokmamak gibi kurallar bütün aile için uygulanabilir.
Çünkü anne-baba telefondan kopamıyorsa çocuktan kopmasını beklemek gerçekçi değildir.
Ayrıca çocukların hayatında telefonun yerine başka şeyler koymak gerekir:
Tiyatro, müze, kitap, spor, müzik, doğa, arkadaşlık, aile sohbetleri ve üretmek.
Ve belki de çocukların biraz sıkılmasına izin vermek gerekir.
Çünkü her boşluğu ekranla doldurursak çocuğun kendi hayal dünyasına yer bırakmayız.
Dünyadan Öğrenebileceğimiz Birkaç Şey
Eğitim konusunda farklı ülkelerin uygulamalarında ortak bir yaklaşım dikkat çekiyor: Çocuğun yalnızca akademik başarısı değil, problem çözme, eleştirel düşünme, sosyal beceriler, okuma kültürü ve bağımsız öğrenme kapasitesi de önemseniyor.
Finlandiya'da okuma kültürü ve kütüphanelerin toplum hayatındaki yeri güçlü.
Japonya'da çocukların okul yaşamı içinde sorumluluk alması ve topluluk bilinci kazanması önemseniyor.
Singapur'da problem çözme ve düşünme becerileri eğitim politikalarının önemli başlıklarından.
Estonya ise teknolojiyi eğitimden dışlamak yerine dijital yeterlilikleri geliştirmeye yönelik uygulamalarıyla dikkat çekiyor.
Buradaki ders, başka bir ülkenin sistemini olduğu gibi kopyalamak değil.
Gelişmiş toplumların çocuğu yalnızca sınava değil, hayata hazırlamaya çalıştığını görmek.
Peki Ne Yapabiliriz?
Aileler haftada bir “soru gecesi” düzenleyebilir.
“Yapay zekâ geleceğimizi nasıl değiştirecek?”
“İnsanlar neden savaşır?”
“Bir şehir neden büyür?”
Çocuğun doğru cevap vermesi gerekmiyor. Önemli olan düşünmesi.
Ailece kitap okunabilir. Okunan kitap hakkında birkaç dakika konuşulabilir.
Çocuklara farklı görüşleri okumaları ve karşılaştırmaları öğretilebilir.
Bir haberin kaynağını araştırmaları istenebilir.
Sanatla daha fazla buluşturulabilirler.
Ve en önemlisi, çocukların soru sormasına izin verilmelidir.
Çocuğa “Bilmiyorum, birlikte araştıralım” diyebilmek, ona verilebilecek en değerli eğitimlerden biridir.
Asıl Sorun Bilmemek Değil
Bir insanın her şeyi bilmesi mümkün değildir.
Asıl tehlike bilmediğini öğrenmek istememektir.
“Ben zaten biliyorum.”
Belki de öğrenmenin önündeki en büyük engel bu cümledir.
Çünkü insan “Ben biliyorum” dediği anda soru sormayı bırakır.
Soru sormadığında merak biter.
Merak bittiğinde öğrenme durur.
Öğrenme durduğunda ise toplum yerinde saymaya başlar.
Bu nedenle çocuklarımızın geleceğini yalnızca sınav sonuçlarıyla ölçmeyelim.
Onlara daha fazla eşya, daha pahalı telefonlar veya daha yüksek notlardan önce başka şeyler verelim:
Merak eden bir zihin.
Sorgulayan bir akıl.
Başkalarını anlayabilen bir vicdan.
Ve hayatı boyunca öğrenmeye devam edebilme becerisi.
Çünkü bir toplumun geleceği çocuklarına verdiği cevaplarda değil, onların sorduğu sorulara verdiği değerde saklıdır.
Gökhan Yetiş / Magazinname.com
]]>Geçtiğimiz sezonda rekorlar kırarak kapalı gişe oynayan, prestijli ödüllere layık görülen ve Anadolu’nun dört bir yanında turnelere imza atan BBT; 2026 yılı itibarıyla sadece yeni oyunlarını değil; kurumsal yapısını, görsel dilini ve üretim anlayışını da kapsayan "Büyük Dönüşüm" sürecini ilan ediyor. 36 yıllık köklü bir geçmişin üzerine inşa edilen bu yeni vizyon, tiyatroyu halkın ve yaşamın tam merkezine konumlandırıyor.
KURUMSAL KİMLİKTE RADİKAL YENİLENME
BBT, 2026 yılına bünyesine kattığı yeni sahneler ve kurumsal yapısındaki modernizasyonla giriyor. 36 yıllık mirası koruyarak geleceğe taşımayı hedefleyen bu süreçte; logo, afiş, görsel dil ve tüm kurumsal kimlik unsurları çağın gereklilikleri doğrultusunda güncellendi.
Bu konuda Sanat Yönetmeni Ragıp Savaş;
"Bu değişim, geçmişin birikimini silmek değil; aksine onu daha görünür, daha güçlü ve daha çağdaş bir ifade diliyle geleceğe taşımaktır. Yeni kimliğimiz, BBT’nin sanatsal duruşunu ve halkla kurduğu sarsılmaz bağı yansıtacak şekilde tasarlanmıştır" dedi.
Bakırköy Belediye Başkanı Doç. Dr Ayşegül Ovalıoğlu’nun sanat vizyonunun geniş perspektifi de elbette bu büyük dönüşümün en önemli unsurlarından biri.
EKİM 2026 REPERTUVARI: BAŞYAPITLAR VE ÖZEL PROJELER
ANNE KAFAMDA BİT VAR – Tarık Akan
Türk sinemasının ve Yeşilçam’ın unutulmaz ismi Tarık Akan’ın aynı adlı kitabından uyarlanan oyun, BBT’nin 36. yılının en özel prodüksiyonu olarak sahneye taşınıyor.
Konu: 12 Eylül darbesi sonrası yaşanan gözaltı ve cezaevi sürecini, bir sanatçının bireysel tanıklığı üzerinden ele alır. Baskı, korku ve yalnızlığın ortasında direnci, insan onurunu ve susmamayı ön plana çıkaran kalabalık kadrolu bir yapımdır.
Sanatsal Yaklaşım: Ragıp Savaş ve Savaş Barutçu, Tarık Akan karakterini dönüşümlü olarak canlandıracak. Ragıp Savaş süreci şu sözlerle özetliyor:
"Amacımız kimseyi taklit etmek değil; o karanlık dönemde sanatçıların yaşadıklarını, onların duygularını ve tanık olduklarını sahici bir oyunculuk diliyle seyirciye aktarmaktır."
Yaratıcı Ekip: Yönetmen: Turgay Kantürk | Uyarlayan: Gökhan Aktemur | Dramaturg: Irmak Bahçeci | Dekor/Işık: Cem Yılmazer | Kostüm: Ayçın Tar – Selin Ölçen | Müzik: Tolga Çebi | Şarkı Sözleri: Faruk Üstün | Koreografi: Pınar Ataer | Reji Asistanları: Eda Özdemir, Sevda Karabulut, Burç Ara
Oyuncular: Ragıp Savaş / Savaş Barutçu, Yonca Şahinbaş, Faruk Üstün, Eda Özdemir, Burç Ara, Ercan Koçak, Ali Kil, Kadir Hasman, Emre Sırımsı, Sevda Karabulut, Murat Şenol, Kerem Genç, Merve Bağdatlı, Ahmet Deniz Kuş, Ozan Berk Ekinciel, Yılmaz Gökgöz, Bahar Yılmazer.
Tarih & Saat: 16-17-29 Ekim 2026 | Saat: 20.00
Mekan: Leyla Gencer Sahnesi
AY TEDİRGİNLİĞİ – Özen Yula (Psikolojik Gerilim)
Yazılışının 30. yılında yeniden hayat bulan eser, toplumsal hafızanın karanlık dehlizlerine bir yolculuk niteliğinde.
Konu: 1950’lerin İstanbul’unda, puslu ve tekinsiz bir gecede yolları kesişen iki yabancının hikayesi. Faili meçhul cinayetler ve azınlık meselelerini "ay ışığının" soğuk gölgesinde işleyen oyun, seyirciyi sürekli bir "tetikte olma" haline hapsediyor.
Yaratıcı Ekip: Yöneten: Burcu Halaçoğlu | Dramaturg: Ceren Ercan | Dekor/Kostüm: Ayçın Tar | Işık Tasarımı: Yasin Gültepe | Müzik: Okan Kaya | Koreografi: Gülçin Yiğit | Kum Sanatçısı: Ramazan Yumrutepe | Teaser/Kurgu: Erhan Cerrahoğlu / Demo Production | Oyun Fotoğrafları: Öncü Hırant Gültekin
Oyuncular: Damla Karaelmas, Emre Koç
Tarih & Saat: 14-21-28 Ekim 2026 | Saat: 20.00
Mekan: Ataköy Baruthane Sahnesi
Ücretsiz Servis: Oyun günleri Ataköy Marmaray’dan (19.00) sahneye ve oyun sonu (21.30) Marmaray’a ücretsiz ring seferleri düzenlenmektedir.
EŞEĞİN GÖLGESİ – Haldun Taner (Epik Hiciv)
Konu: Hayali "Abdalya" ülkesinde bir eşeğin gölgesi üzerinden başlayan absürt tartışmanın; medya manipülasyonu, siyasi hırslar ve dini istismarla nasıl bir iç savaşa dönüştüğünü anlatır.
Yaratıcı Ekip: Yöneten: Murat Karasu | Dramaturg: Irmak Bahçeci | Dekor Tasarımı: Ali Yenel | Kostüm Tasarımı: Ayçin Tar | Işık Tasarımı: Cem Yılmazer | Müzik: Tolga Çebi | Hareket Düzeni: Cihan Yöntem | Şarkı Sözleri: Faruk Üstün | Yönetmen Yardımcıları: Ercan Koçak - Özge Çatak | Yardımcı Hareket Düzeni: Utku Demirkaya | Reji Asistanı: Arda Akyüz | Oyun Fotoğrafları: Emre Mollaoğlu | Teaser: Erhan Cerrahoğlu / Demo Production
Kadro: Alper Altuner, Ali Kil, Arda Akyüz, Ayşe Demirel, Bulut Akkale, Burak Dur, Can Esmeray, Doğuş Can Uzun, Eda Özdemir, Emre Koç, Ercan Koçak, Gözde Ayar, Kadir Hasman, Murat Şenol, Nazan Koçak, Özge Çatak, Sevda Karabulut, Zeyno Eracar.
Orkestra: Adem Elkaya, Atiye Eşkiza, Aykut Yıldırım, Ebru Mine Sonakın, Emin Gülfidan, Ersin Toz, Hasan Koç, Melih Yüzer, Şafak Dinlenmez, Uğur Çerkezoğlu.
Tarih & Saat: 24 Ekim 2026 | Saat: 20.00
Mekan: Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi

ÇİRKİN – Marius von Mayenburg (Modern Dram / Komedi)
Kapitalizmin insan bedenini metalaştırmasını ve "güzel olan iyidir" algısını acımasız bir kara mizahla eleştiriyor.
Konu: Başarılı mühendis Lette’nin "dayanılmaz derecede çirkin" olduğunu öğrenmesiyle başlayan ve estetik bir operasyonla "kusursuz" bir yüze kavuşmasıyla devam eden süreç. Ancak herkes aynı yüzü satın aldığında, biriciklik yerini bir distopyaya bırakır.
Yaratıcı Ekip: Yönetmen: Yelda Baskın | Çeviren: Dilek Altuntaş | Dramaturg: Ceren Ercan | Dekor ve Işık Tasarımı: Kerem Çetinel | Kostüm Tasarımı: Tomris Kuzu | Hareket Düzeni: Esra Yurttut | Müzik: Okan Kaya | Yönetmen Yardımcısı: İrem Sultan Cengiz | Reji Asistanı: Arda Akyüz | Oyun Fotoğrafları: Öncü Hırant Gültekin
Oyuncular: Tolga İskit, Ali Rıza Kubilay, İlkin Tüfekçi, Can Esmeray.
Tarih & Saat: 8-9-22-23 Ekim 2026 | Saat: 20.00
Mekan: Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi

BABİL KULELERİ – Ebru Nihan Celkan (Toplumsal Muhasebe) (Turne)
Konu: Şehrin silüetini işgal eden lüks gökdelenlerin (modern Babil kulelerinin) şatafatlı dünyası ile o kulelerin iskelelerinden düşerek "görünmez" hale gelen işçilerin hikayesi iç içe geçer. Oyun, bir yandan mülkiyet ve statü arzusunu tartışırken, diğer yandan sistemin dişlileri arasında ezilen emeği ve bu çelişkinin yarattığı toplumsal vicdan azabını inceliyor. Sınıfsal çatışmanın gökyüzüne uzanan beton bloklar arasındaki en güncel hali.
Yaratıcı Ekip: Yönetmen: Fidan Tek Koşar | Dekor Tasarımı: Ali Yenel | Kostüm Tasarımı: Fidan Tek Koşar | Işık Tasarımı: İlker Dursun | Müzik: Melih Yüzer | Ses Tasarımı: Uğur Çerkezoğlu | Yönetmen Yardımcıları: Cihan İnan Bekar / Gözde Ayar / Ercan Koçak | Reji Asistanları: Arda Akyüz / Can Esmeray | Oyun Fotoğrafları: Emre Mollaoğlu
Oyuncular: Alper Altuner, Burak Dur, Çetin Etili, Doğuş Can Uzun, Gözde Ayar, İrem Sultan Cengiz, Özge Çatak.
Tarih & Saat: 19 Ekim 2026 | Saat: 20.00
Mekan: Maltepe Belediyesi Türkan Saylan Kültür Merkezi
Önemli Uyarı: "Babil Kuleleri" performansı, ışığa duyarlı epilepsisi olan kişilerde nöbetleri tetikleyebilecek ışıklar içerir.
TERÖR – Ferdinand von Schirach (İnteraktif Hukuk Draması)
Konu: 164 yolcusu bulunan kaçırılmış bir yolcu uçağı, bir terörist tarafından 70 bin kişinin bulunduğu bir stadyuma çakılmak istenmektedir. Bir savaş uçağı pilotu, emre aykırı hareket ederek 164 kişiyi feda edip 70 bin kişiyi kurtarmayı seçer. "Hayat hayatla tartılabilir mi?" sorusunu merkeze alan oyun, mahkeme salonuna dönüşen sahnede seyirciyi "jüri" yapar. Her temsilin sonunda yapılan oylama, oyunun sonucunu ve adaletin rengini belirler.
Yaratıcı Ekip: Yönetmen: Nurkan Erpulat | Dramaturg: Irmak Bahçeci | Çeviri: Yücel Erten | Dekor/Işık: Kerem Çetinel | Kostüm: Tomris Kuzu | Oyun Fotoğrafları: Emre Mollaoğlu | Yönetmen Yardımcıları: İlkin Tüfekçi / İrem Sultan Cengiz / Sevda Karabulut | Afiş ve Broşür Tasarımı: Önder Sakıp Dündar / Aygen İncel | Afiş Fotoğrafı: Öncü Hırant Gültekin | Ses Tasarımı: Melih Yüzer
Oyuncular: Burak Dur (Lars Koch), Çetin Etili (Yarbay Lauterbach), Fidan Tek Koşar (Hakim), Orhan Kemal Aydın (Avukat Biegler), İlkin Tüfekçi (Fransizka Meiser), Cihan İnan Bekar / Gülce Uğurlu (Savcı Nelson).
Tarih & Saat: 15 Ekim 2026 | Saat: 20.00
Mekan: Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi
ÇOCUK OYUNLARI VE PEDAGOJİK YAKLAŞIM
SİHİRLİ OYUNCAK
Prenses Lina ve Stella’nın hikayesiyle mülkiyet kavramını değil, paylaşmanın getirdiği gerçek mutluluğu ve empatiyi çocukların dünyasına taşır.
Yaratıcı Ekip: Yazan: Zerrin Akdenizli | Yönetmen: Kadir Hasman | Dekor/Kostüm: Suzan Erbilgin Tunca | Koreografi: Gülçin Yiğit | Dramaturg: Irmak Bahçeci | Müzik Tasarımı: Uğur Çerkezoğlu | Işık Tasarımı: İlker Dursun | Reji Asistanları: Arda Akyüz / Nadide Özkaya | Pedagog: Buket Yılmaz
Oyuncular: Bahar Yılmazer, Emir Taha Sarı, Gülçin Yiğit, Nadide Özkaya, Taha Tegin Özdemir.
Tarih & Saat: 18-25 Ekim 2026 | Saat: 13.00
Mekan: Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi
MEKAN VE ERİŞİM: SANATA ENGELSİZ ULAŞIM
Tarihi Baruthane Sahnesi: İBB Miras ve Bakırköy Belediyesi ortaklığıyla kente kazandırılan 324 yaşındaki mekan, tarihle sanatı buluşturuyor.
Ücretsiz Servis: Oyun günleri Ataköy Marmaray’dan (19.00) sahneye ve oyun sonu (21.30) Marmaray’a ücretsiz ring seferleri düzenlenmektedir.
"Koltuk Senin": BBT, 25 yaş altı tüm gençlere, boş kapasite dahilinde kapılarını ücretsiz açarak sanatın demokratikleşmesine öncülük ediyor.
BİLET VE İLETİŞİM BİLGİLERİ
Biletler: Biletinial.com ve BBT Gişeleri
Mekan: Leyla Gencer Opera ve Kültür Merkezi, Bakırköy / İstanbul
Gişe Tel: 0212 414 96 47 - 48 / 0212 661 38 94 - 95
Web Sitesi: bbt.bel.tr
]]>
Renkli neonlar altında hep aldanışlarla yaşamak da bir yazgı ya da tercihti aslında.

Aysel Yangın ve Şengül Şar kiminle derine daldıklarını biliyorlardı. Nelerden vazgeçtiklerini de.

Güneş giderek kızıldan pembeye dönüşen, serin karanlığı yırtarken, neonlar çoktan sönmüş olurdu.

Manav Nizamettin, Komi, Polis, Koruma, Dakota, Mondragon Hamdi, Ejder, Sıddık, Nuri ve dansöz Neptün kimler yoktu ki Rüyam Müzikhol 88'de...
Tuhaf bir ışıltı vardı Aysel Yangın'ın gözlerinde. Belli ki nice yitimin içinden geçmiş, gün olmuş hayatı askıya almıştı.

Neon çiçekleri solmamalıydı... O çiçekler hep taze, hep diri kalmalı, renklerini, kokularını, güzelliklerini korumalıydı.
Yalnızlık ve alkol vurgunu gecelerden taşan şarkılara, kırık tebessümler eşlik ediyordu sadece.
Yaratıcı Ekip
Yazar: Mustafa Aslantaş
Yönetmen: Çiğdem Tunç & Yaşar Ayvacı
Süpervizasyon : Pınar Çekirge
Özgün Müzik : Bülent Yetiş
Ses ve Işık : Tarık Çalışkan
Dekor ve Aksesuar : Çetin Yılmaz
Kapak Tasarım : Mert Kocatepe
Oyuncu Kadrosu
Yangın Aysel: Çiğdem Tunç
Mondragon Hamdi: Süleyman Yağcı
Kaçak Nuri: Yaşar Ayvacı
Neptün Oryantal: Öncil Aktarıcı
Şengül Şar: Gamze Yarka
Manav Nizamettin: Umut Yüksel
Karanlık Ejder: Çağrı Erceber
Polis: İsmail Hakkı Özdemir
Komi Mecit / Dakato : Murat Donat
Polis: Tarık Çalışkan
Koruma/Sağ Kol: Umutcan Atmış
HABER: Pınar Çekirge / Magazinname.com
]]>Sevenlerinden gelen yoğun ilgi ve sahne özleminin de etkisiyle yeniden dinleyicileriyle buluşma kararı alan Gül Erda, yeni dönem için hazırlıklarını sürdürüyor. Bir süredir müzik çalışmalarına ara veren sanatçı, kendisine gelen sahne tekliflerini de değerlendirmeye başladı.
Sahnede geçmişten bugüne sevilen eserlerine yer vermeye hazırlanan Gül Erda, kendine özgü yorumuyla müzikseverlere unutulmaz anlar yaşatmayı hedefliyor. “Mor Hicranlar”ın yakaladığı ilginin ardından sanatçının sahnelere dönüş kararı, hayranlarında da büyük heyecan yarattı.
Uzun bir aranın ardından yeniden sahne ışıkları altında olacak olmanın heyecanını yaşayan Gül Erda’nın dönüşü merakla beklenirken, sanatçının gelen sahne tekliflerini titizlikle değerlendirdiği öğrenildi. Yakın zamanda sahne programının netleşmesi ve sevenleriyle buluşacağı tarihlerin açıklanması bekleniyor.
Gül Erda, sahnelere dönüşünün yanı sıra yeni dönemde sürpriz projelerle de müzikseverlerin karşısına çıkmaya hazırlanıyor.
]]>Türkiye’nin sevilen müzik gruplarından Rubato, kendine özgü yorumuyla dinleyicisini yalnızca şarkılara değil, her biri farklı bir hikâyeye açılan duygusal bir yolculuğa davet ediyor. Arabeskten Türk sanat müziğine, poptan Anadolu ezgilerine uzanan geniş repertuvarıyla sahnede kendine has bir dünya kuran grup, yıllardır güçlü yorumuyla adından söz ettiriyor.
Rubato’nun müziğinde dikkat çeken en önemli detay ise şarkıların yalnızca söylenmemesi, adeta yeniden yaşatılması. Grubun sahne performanslarında kimi zaman hüzün, kimi zaman özlem, kimi zaman da geçmişten kalan bir aşk hikâyesi müziğin önüne geçiyor.
“Bazı şarkılar söylenmez, yaşanır” duygusunu sahnesine taşıyan Rubato, dinleyicisine de kendi hikâyesinden bir parça bulabileceği anlar yaşatıyor.
Magazin dünyasının da yakından takip ettiği grubun sahne performansları, sadece müzikal yönüyle değil, ortaya çıkardığı samimi ve doğal atmosferle de dikkat çekiyor. Rubato, gösterişten uzak ama etkisi güçlü yorumuyla, dinleyicisiyle arasındaki bağı her geçen gün daha da güçlendiriyor.
Rubato için müzik; bazen bir aşkın hatırası, bazen yarım kalmış bir cümle, bazen de yıllar sonra yeniden hatırlanan bir hikâye…
Ve onların sahnesinde her hikâyenin mutlaka bir şarkısı var.
]]>Bu çocuk şiddeti öğrenirken biz neredeydik?
Bugün çocukların ve gençlerin karıştığı şiddet olaylarını konuşurken meseleyi yalnızca “ahlaksızlaşan gençler”, “bozuk aileler” ya da “kötü çocuklar” üzerinden değerlendirmek, büyük resmi görmemizi engelliyor.
İstatistikler ürkütücü bir tabloya işaret ediyor. Ancak yalnızca sayılara bakmak da yeterli değil.
Çünkü bu sayılar güvenlik birimlerine yansıyan olayları gösterir; toplumsal şiddetin tamamını değil.
Yine de bize önemli bir gerçeği hatırlatırlar:
Çocukları yalnızca suç işleyen bireyler olarak değil, içinde yaşadıkları toplumun ürünleri ve kimi zaman mağdurları olarak da görmek zorundayız.
Çünkü çocuk dünyaya şiddeti bilerek gelmez; şiddeti öğrenir.
Bazen evde, bazen okulda, bazen sokakta öğrenir.
Bazen ekrandan, bazen de yetişkinlerin birbirlerine davranışlarından.
İlk okulun ev olduğunu düşünürsek ailede yaşananların önemini daha iyi anlarız. Çocuğun yaşamının ilk yıllarında tanık olduğu ilişkiler ve davranışlar ile içinde büyüdüğü sosyal çevre, dünyayı algılayışını etkiler.
Bu nedenle aile, çocuğun ilk sosyal öğrenme alanıdır.
Anne babası birbiriyle nasıl konuşuyor?
Sorun çıktığında öfke nasıl yönetiliyor?
Haklı çıkmak için karşıdaki kişi susturuluyor mu?
Çocuk hata yaptığında aşağılanıyor mu, psikolojik ya da fiziksel şiddete mi maruz kalıyor?
Çocuk evinde her gün “Güçlü olan haklıdır.” mesajını alıyorsa bu anlayışı dışarıdaki ilişkilerine de taşıyabilir.
Sanılanın aksine çocuklar, nasihatleri dinlemekten çok ilişkileri gözlemleyerek öğrenir.
“Kimseye vurma,” diyen bir yetişkin öfkelendiğinde çocuğa tokat atıyorsa çocuk, söylenen söz kadar yapılan davranışı da öğrenir.
Bu nedenle ailede sınır koymakla baskı kurmak arasındaki farkı yeniden konuşmamız gerekiyor.
Hiçbir sınır koymadan büyütülen çocuk da sürekli cezalandırılarak büyütülen çocuk da duygularını düzenlemeyi öğrenmekte zorlanabilir.
Çünkü sağlıklı sınırın amacı çocuğu kontrol etmek ya da baskı altına almak değil, ona duygularını düzenlemeyi öğretmektir.
Okul: İkinci sosyal alan
Çocuk eğitim hayatına başladığında öğrenme süreci, okul ve ailenin iş birliğiyle devam eder.
Okulda başkalarının sınırlarına saygı duymayı, beklemeyi, kaybetmeyi ve farklı olana anlayış göstermeyi öğrenir.
Burada şu soruları sormak gerekir:
Rehberlik servislerini ne kadar güçlendiriyoruz?
Çocuğun davranış sorununu yalnızca bir disiplin meselesi olarak mı görüyoruz, yoksa altında yatan ihtiyacı araştırıyor muyuz?
Okulda bir çocuk zorbalığa uğradığında yalnızca zorbalığı yapan çocuğu cezalandırmakla mı yetiniyoruz?
Yoksa hem zorbalığa uğrayan hem de zorbalık yapan çocuğun hangi ihtiyaçlardan, ilişkilerden ve koşullardan etkilendiğini anlamaya mı çalışıyoruz?
Bir de cebimizde taşıdığımız dünya var: Telefon
Artık neredeyse bir uzvumuz hâline gelen telefon…
Bugün telefon yalnızca elektronik bir alet değil; neredeyse dünyaya açılan bir kapı.
Üstelik dünyanın bütün karanlığı, kirliliği ve karmaşası da orada; yalnızca bir dokunuş uzağımızda.
Telefon, günümüz çocuğunun odasında adeta canlı bir organizma gibi nefes alıp veriyor.
Artık koca bilgisayarlara da gerek yok.
Küçücük bir telefon ekranında savaş da var, şiddet de; mizah, cinsellik, reklam, fenomenler, oyunlar ve lüks hayatlar da.
Bazı araştırmalar, yoğun ve kontrolsüz dijital oyun kullanımının çocukların planladıklarından daha uzun süre oyun oynamalarına ve günlük sorumluluklarını aksatmalarına yol açabildiğini gösteriyor.
Elbette buradan “Bilgisayar oyunları çocukları şiddet yanlısı yapıyor.” gibi basit bir sonuç çıkaramayız.
Ama ekranın, çocuğun sosyal dünyasında geniş bir yer kapladığı açık.
Asıl mesele belki de şudur:
Çocuk ekranda gördüklerini nasıl anlamlandırıyor?
Bir oyunda öldürmek puan kazandırabilir.
Bir dizide şiddet karakteri güçlü gösterebilir.
Bir sosyal medya videosunda aşağılamak eğlenceliymiş gibi sunulabilir.
Bir fenomen öfkeyi “özgüven”, kabalığı “havalı olmak”, gösterişi ise “başarı” diye pazarlayabilir.
Çocuk, eleştirel düşünme becerisi henüz tam gelişmeden bütün bunlarla karşı karşıya kalır.
Teknoloji hayatımızın kaçınılmaz bir parçası olduğu için ekranı tamamen kapatmak çözüm değildir.
Çocuğa, ekranda gördüklerini sorgulama becerisi kazandırmak gerekir.
Fenomenler çağında yeni bir otorite doğdu
Eskiden çocuğun rol modelleri daha sınırlıydı:
Anne, baba, aile büyükleri, öğretmenler, sanatçılar, sporcular…
Şimdiyse çocuk, odasında otururken dünyanın herhangi bir yerindeki birinin hayatını takip edebiliyor.
Bazen o kişinin neden ünlü olduğunu bile bilmiyor.
Takipçi sayısı başarı göstergesine dönüşüyor.
Marka, görünür olmanın aracı hâline geliyor.
Beden bir vitrine dönüşüyor.
Ev, araba, telefon, kıyafet ve tatil birer sosyal statü göstergesi olarak sunuluyor.
Çocuk, kendi kimliğini henüz oluşturmadan kendini başkalarının hayatıyla kıyaslamaya başlıyor.
“Ben neden onun kadar güzel değilim?”
“Benim telefonum neden onunki gibi değil?”
“Ben neden o marka ayakkabıyı giyemiyorum?”
“Ben neden onun kadar popüler değilim?”
Burada şiddetin başka bir biçimi de kendini gösteriyor:
Sosyal dışlanma ve değersizlik duygusu.
Çocuklar yalnızca fiziksel özelliklerine göre değil, sahip olduklarıyla da sınıflandırılıyor.
Telefonun, ayakkabın, kıyafetin, saçın, bedenin, takipçi sayın…
Hepsi bir statü göstergesine dönüşebiliyor.
Ve çocuklar arasında görünmez bir hiyerarşi oluşuyor.
Tüketemeyen çocuk neden kendisini eksik hissediyor?
Burada ailelerin de sorumluluğu var.
Çocuğun her istediğini almak sevgi değildir.
Öte yandan çocuğun, arkadaşlarında gördüğü her şeyden mahrum bırakılması da yaşadığı sosyal baskıyı görmezden gelmek anlamına gelebilir.
Asıl sorun, çocuğa değerinin sahip olduklarıyla değil, kim olduğu ve nasıl davrandığıyla ilgili olduğunu öğretemememiz.
Toplumsal eşitsizlik, çocuğun iç dünyasına da giriyor.
Televizyon ve diziler
Diziler toplumun aynasıdır ama aynı zamanda toplumu etkileyen kültürel ürünlerdir.
Şiddetin sürekli dramatik bir araç olarak kullanılması, suçun çekici gösterilmesi ve güçlü karakterlerin çoğu zaman korku yaratan kişilerle özdeşleştirilmesi, çocukların şiddet algısından ayrı düşünülemez.
Ama burada da dikkatli olmak gerekir.
Bir çocuğun şiddet içerikli bir film izlemesi onu otomatik olarak şiddet uygulayan bir bireye dönüştürmez.
Şiddet davranışı tek bir nedenden doğmaz.
Aile ilişkileri, ekonomik koşullar, akran çevresi, okul ortamı, bireysel özellikler, travmalar, madde kullanımı, sosyal dışlanma, denetim eksikliği ve dijital ortamlar birbiriyle etkileşebilir.
Bir çocuğun davranışı tek değişkenli bir denklemle açıklanamaz.
Belki de en büyük mesele: Kurallara inancımızı kaybediyoruz
Toplum yalnızca kanunlarla ayakta durmaz.
Yazılı olmayan kurallar da vardır.
Sıraya girmek.
Toplu taşımada yüksek sesle konuşmamak.
Başkasının alanına saygı göstermek.
Sözünü kesmemek.
Okulda öğretmenin öğrenciye, öğrencinin de öğretmene insan olarak saygı göstermesi.
Sinemada telefonu kapatmak.
Tiyatroda konuşmamak.
Yolda birbirini ezmeden yürümek.
Bunlar küçük şeyler gibi görünür.
Değildir.
Bunlar, toplumun birlikte yaşama becerisini ayakta tutar.
Bu beceri zayıfladığında çocuk yalnızca bir “kural ihlali” görmez.
Şunu da öğrenir:
“Kimse kimseyi düşünmüyor.”
O zaman toplumsal güven de aşınmaya başlar.
“Ben hakkımı bağırarak alırım.”
“Ben güçlü olduğum için öne geçerim.”
“Benim istediğim oluyorsa kuralın önemi yoktur.”
Ve en tehlikelisi:
“Yakalanmadığım sürece sorun yok.”
Çocukların şiddet davranışını konuşurken belki de önce yetişkinlerin bu anlayışla ne kadar sık karşılaştığını düşünmeliyiz.
Çocuğu değiştirmek istiyorsak önce çevresine bakmalıyız
Çocuklarımıza “Şiddet uygulamayın.” demek yetmez.
Onlara çatışmanın başka yollarını göstermeliyiz.
Çocuklar, öfkelendiğinde konuşabilen yetişkinler görmeli.
Kaybettiğinde rakibini aşağılamayan insanlar görmeli.
Özür dileyebilen, hatasını kabul edebilen anne babalar görmeli.
Öğrencisini yalnızca notuyla değerlendirmeyen öğretmenler görmeli.
Ünlü olmanın tek başına bir değer olmadığını anlatan yetişkinler görmeli.
Bir insanın değerinin telefonu, arabası, kıyafeti ya da takipçi sayısıyla ölçülmediğini yaşayarak öğrenmeli.
Bugün bir çocuk okulda arkadaşına saldırdığında yalnızca ona bakarsak meseleyi eksik anlarız.
Çünkü o çocuk; ailesinin, okulunun, mahallesinin, ekranının, arkadaş grubunun ve içinde büyüdüğü toplumun bütün seslerini taşıyor olabilir.
Bu, çocuğun davranışının sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Ama sorumluluğun yalnızca çocukta olmadığını gösterir.
Silahı çocuğun dünyasına taşıyan kültürü de sorgulamak gerekir.
Şiddeti yalnızca okul kapısında ararsak geç kalırız.
Çünkü şiddet bazen sınıfa girmeden önce eve girmiştir.
Bazen televizyon ekranından.
Bazen telefondan.
Bazen bir yetişkinin dilinden.
Bazen bir çocuğun aşağılanmasından.
Bazen “Erkek adam böyle olur”, “Kız gibi konuşma” gibi sözlerle.
Bazen “Sen sus, ben bilirim,” diyen bir otoriteyle.
Ve bazen de hepimizin sessizce kabul ettiği küçük kabalıklardan.
Çocuklar, geleceğimiz olduğu kadar nasıl bir toplum hâline geldiğimizi gösteren aynalardır.
Aynaya kızmak yerine, önce ne gördüğümüze bakmamız gerekiyor.
Sultan Ölmez / Magazinname.com
]]>Sahneye enerjik bir giriş yapan başarılı sanatçı, repertuvarında sevilen şarkılarına yer verirken, performansı boyunca izleyenlerden büyük alkış aldı. Şıklığı ve sahne enerjisiyle de dikkat çeken Petek Dinçöz, Kıbrıs gecesine renk kattı.
Dinçöz’ün şarkılarına hep bir ağızdan eşlik eden konuklar, gecenin ilerleyen saatlerine kadar eğlencenin tadını çıkardı. Başarılı sanatçı, sahnedeki performansıyla bir kez daha müzikseverlerle güçlü bağını ortaya koydu.
Petek Dinçöz’ün Concorde Luxury Resort sahnesi, müzik ve eğlencenin buluştuğu unutulmaz bir geceye dönüştü.
]]>Ben de baktım etrafa. Yok dedim, bizde olmaz. Biz kültürlü insanlarız. Story atmadan yemek yemiyoruz mesela. Bu kadar bilinçliyiz.
Kültürel yozlaşma mı ? Yoo.. Sadece artık türküleri remix dinliyorum. Atasözlerini de güncelledik.
“Damlaya damlaya göl olur “ değil,
“Damlaya damlaya sponsor olur”.
Toplumsal yozlaşma desen ...
Kimse kimseyi tanımıyor ama , herkes birbirine ayar veriyor. Komşunun adını bilmiyoruz ama, hayat görüşünü eleştiriyoruz. Yardım mı? Tabi ki ediyoruz. Önce kamerayı açıyoruz.
Ahlaki yozlaşma en masumu . Çünkü kimse kötü değil. Herkes “ Mecbur”.
Yalan mı? “ Mecbur”.
Torpil mi? “ Mecbur”.
Sessiz kalmak mı? “ Mecbur”.
Bu memlekette en güçlü duygu vicdan değil, mazeret.
Siyasi yozlaşma mı?
Orası sanat .
Şeffaflık diyorlar...
O kadar şeffaf ki kimse sorumluluğu göremiyor.
Herkes temiz.
Kirli olan hep sistem.
Sistem de garibim yaa tek başına ssuçlu.
Sonra düşündüm, yozlaşma nerede başlıyor?
Meclis’te mi? Sokakta mı?
Sonra sabah aynaya bakıp
“Benden birşey olmaz “ dediğimiz yerde mi?
Çünkü toplum dediğin şey. .
Kalabalık bir “ ben” dir.
Ve biz kendimizi temize çeke çeke
Karakteri çamaşır makinesinde yıprattık.
Şelale Coşkuntuna / Magazinname.com
]]>
Maison Yirmisekiz Lounge’ın merkezinde, genç sanatçıların görünürlüğünü ve sanat dünyasıyla kurdukları ilişkileri desteklemeyi amaçlayan uzun soluklu bir proje bulunuyor. İlk adımı Aralık 2025’te gerçekleştirilen Gala Maison
Yirmisekiz’de atılan proje kapsamında, Prof. Dr. Marcus Graf liderliğindeki ekibin danışmanlığında 35 yaş altı sekiz bağımsız sanatçı seçildi. Proje kapsamında da seçilen sanatçılardan Abdullah Güler, Ece Haskan, Elif Demir, Buket Ada Kılıç, Kemal Köse, Oğulcan Kuş, Sinan Çınar ve Yağız Seis’in eserleri Contemporary Istanbul’daki “What’s Next?” sergisinde katılımcılarla buluştu.
Maison Yirmisekiz, projeyi tek seferlik bir sergi olarak değil, genç sanatçıların gelişimini ve görünürlüğünü destekleyen devamlı bir yapı olarak kurguluyor. Aralık 2026’da gerçekleştirilecek Gala Maison Yirmisekiz’de seçilecek yeni sanatçılarla devam edecek proje kapsamında, seçilen sanatçıların her yıl Contemporary Istanbul’da yeniden görünürlük kazanması hedefleniyor.

Maison Yirmisekiz Sanat Kulübü Kurucusu Nurdan Akgün, projeye ilişkin değerlendirmesinde, “Maison Yirmisekiz’i yalnızca sanat etkinliklerini takip eden bir kulüp değil, sanat çevreleri arasında yeni bağlar kurulmasına katkı sunan bir buluşma alanı olarak görüyoruz. Bu alanın merkezine genç sanatçıları yerleştirmek bizim için çok kıymetli. Yalnızca eserlerini sergileyebilecekleri bir alan açmak değil, yolculuklarının farklı aşamalarında yanlarında olmak istiyoruz” dedi.
Projenin Sanat Danışmanı Prof. Dr. Marcus Graf ise çalışmanın sürekliliğine dikkat çekti: “Genç sanatçıların yalnızca görünür olmaya değil; üretimlerinin doğru bir bağlam içinde ele alınmasına, tartışılmasına ve sanat dünyasının farklı aktörleriyle buluşmasına ihtiyaçları var. Aralık 2025’te başlayan bu proje, sanatçıların gelişimini takip eden ve yeni karşılaşmalarla büyüyen uzun soluklu bir yapı sunuyor. Contemporary Istanbul’daki sergi de bu sürecin önemli bir aşamasını oluşturuyor. ‘What’s Next?’ her yıl yenilenen sanatçılar ve sergilerle sanatın geleceğine ışık tutmaya devam edecek.”
Contemporary Istanbul Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Rabia Bakıcı Güreli: “Contemporary Istanbul, farklı kuşaklardan sanatçıların, galerilerin, koleksiyonerlerin ve sanat profesyonellerinin bir araya geldiği uluslararası bir buluşma platformu. Genç sanatçıların da bu ekosistemin farklı aktörleriyle karşılaşabilmelerini ve üretimlerini yeni izleyicilerle paylaşabilmelerini önemli buluyoruz. Maison Yirmisekiz’in bu yıl ilk kez Contemporary Istanbul’da yer alacak olması da fuar bünyesindeki yeni buluşmalardan biri olacak.”

Maison Yirmisekiz Lounge’ın resmî giyim sponsorluğunu Brooks Brothers üstleniyor. Marka, bu iş birliğiyle sanata desteğini gösteriyor ve Lounge’da gerçekleştirilecek program ile genç sanatçılara ayrılan sergi alanının hayata geçirilmesine katkı sunuyor.
Brooks Brothers CEO'su Orhan Maltepe, iş birliğiyle ilgili olarak şunları söyledi: “Brooks Brothers olarak, iki yüzyılı aşan mirasımızın her kuşağın özgün bakışıyla yeniden anlam kazandığına inanıyoruz. Köklü mirasımızı bugünün ruhuyla buluşturan yaklaşımımız doğrultusunda, Maison Yirmisekiz Lounge’ın resmî giyim sponsoru olmaktan; ‘What’s Next?’ projesiyle yeni nesil yaratıcı seslerin yolculuğuna eşlik etmekten gurur duyuyoruz. Genç sanatçılara daha çok görünürlük sağlamak için projenin etkisini her yıl birlikte büyüteceğiz.”
]]>
Yakın tarihin politik figürlerinden birinin hayattaki duruşunu, ideallerini, kavgalarını ve insanlığa verdiği dersi ibretle seyrettik. Terzi Fikri lokal bir halk kahramanı, kendi halkının sevgilisi. Güler yüzlü, tatlı dilli bir insanlık örneği. Tolstoy'un hayat kurtaran idealine benzer bir yaşam felsefesi var. Bütün mutlulukları insanlara dağıtmak ve onları refah içinde görmek için tabiri caizse elindeki iğne ile kuyu kazıyor. Yırtıkları yamaları dikiyor. Gözü yükseklerde değil. Mütevazı kişiliği öyle aydınlık ki; Fatsa halkı O'nu istisnasız bağrına basmış. Fikri, kendi savaşında alçakgönüllü ama ülküsünde hırslı ve tutkulu. Hizmetlerini çıkar gözetmeksizin hemşehrileri için seferber ediyor. İyilikten ve barıştan yana bir yol izliyor. Dünya malında, komşu bağında gözü yok.
İşte böylesine sempatik ve idealist bir kişiyle tanıştık dün gece. Tanıyanlar ve tanımayanlar için biyografik bir tiyatro örneği gibi de düşünülebilir.

Fiedel'den Afife'ye, Bernarda'dan Van Gogh'a kadar bir çok insan hikâyesi izledik sahnelerde. Başarılı ve iyi örneklerdi hepsi de. Terzi Fikri'nin farkı, hem metin hem de yönetim olarak daha önce denenmemiş yeni bir yol seçmesi.
Şirin İnci, bir portre kişisi olarak Fikri'nin tüm yaşamını ve hayat gailesini kusursuz bir dikkatle araştırıp incelemiş, dedektif misali belgelerin izini sürmüş, sonra da kendi pusulasında özgün bir doğrusallıkla metne aktarmış. Masa başı çalışmasında uzun zamanlar isteyen bir ön incelemenin izlerini dramaturjide de okumak mümkün. Özge Ökten Yılmaz ile işbirliğinde titiz bir yaklaşımın ayırdına varmak mümkün. Gelecek ve umut vaat eden genç bir yazarın kanıtlanmış ilk gerçek tecrübesi olarak açık yollarda yürüyeceğini söylebiliriz. Bu memnun edici ortaklığın, yerli oyun yazarlığındaki eksikliğe ferahlatan bir soluk kattığını görmek ayrıca gurur verici.

Biyolojik olarak ikiz olan yetenekli iki oyuncunun sahnedeki parıltısı görülmeye değer. Hüseyin Önder ve Cevahir Önder oyunda eş kişilik olarak olumlu anlamda bir tür 'Jekyll ve Hyde' yaratmışlar. Yeteneklerini Terzi Fikri'yi merkeze alan bir uzamda diyalog akışını diğer gölge ikizine yansıtarak, sorgu yargıcı kimliğinden kendi iç sesine kadar değişen versiyonlarda ustaca kullanıyorlar. İzleyicinin belleğinde unutulmaz izler ve düşünceler bırakan bu ikili izleme zevki, oyuna özel bir kimlik ve değer katıyor.

Tasarımların ve genel atmosferin profesyonel biçimde, karanlık ve sepya tonlarda tüm salonu kuşatması yönetmenin seçimi. Gayet de isabetli. Hücresine kısılıp kalan her bir canlının hissedeceği türden genel bir klostrofobi, Mustafa Türkoğlu'nun ışık tasarımdan ya da Barış Manisa'nın müziklerindeki yürek dağlayan notalardan besleniyor ve kasvet yaratıyor. Üzerimize gelen böceklerin ürkütücü gölgeleri uçurtma ya da beyaz ışıktan kuş kanatlarına dönüşürken bile kurtuluşa ve güneşe hasret. Bir o kadar da tekinsiz.
2027'de çok konuşulacak olan 'Terzi Fikri', yerli oyun yazarlığına temiz ve yürekli bir örnek, sahneleme ve oyunculuk yönetimine yaklaşımı ile de başarılı bir yeniliğin önünü açarak ezber bozan, 'riskten korkmayın!' diyen bir yapım olmuş.
HABER: Mustafa İri / Magazinname.com
]]>Savaş ve yıkım...savaş ve matem.Hızla, birdenbire siliniveren anılar, az önce hatırlanan ve hemen sonrasında yok olan isimler, giderek örümcek ağına takılmış bir böceğe dönüşen, yittimin içinden geçen, nice hayatlar.
Akıcı, kıvrak, kalbe dokunan, sert, bir o kadar da çarpıcı bir tekst...dün akşam, nasıl oldu bilmiyorum, metni okurken, aniden şimdiki zamandan sıyrılıp, kendimi çok eski, çok uzak senelerde buluverdim.Kurguyla, gerçeğin arasına sıkıştım, anlayacağınız. Hayalin içindeki gerçeğe tutunmaya çalıştım.
Bir eş, bir baba, bir oğul farklı zamanlarda savaşa gider.Ve geriye her defasında bir kadın kalır. Evlat, eş, anne konumundaki kadınlar... yazgıları ortaktır. Şiddet, kabagüç, kısır, hazin çekişmeler, sağırduyarlıklar, yarım bırakılmışlık, iç kırıklıkları... Elemle yaşıt, elemle hemhal olmuş yalnızlıklar, zifirden kara insan öyküleri... ve bir haberci.
" Penceredeki Atlar " oyununu yöneten ve üç ayrı karakteri yaşar kılan Savaş Alp Başar ile premiere öncesi konuştuk.
-" Köksüz " adlı sinema filminde, " Tut Elimden Rovni ", " Amy " , " Söz Veriyorum " , " Cyrano Rock " Avare Müzikali ", "Gökten Gelen Adam " gibi tiyatro oyunlarında,hayli ' zor, tuzaklı rollerde olabildiğince yalın, doğal, denetimli, etkili oyunculuklar sergilemiş, başarısı ödüllerle onaylanmış, kabul görmüş bir aktörsün.Oyun yönetmek fikri nasıl gelişti ?
- Biliyorsun senelerdir yapıyorum mesleği. Hem tiyatro hem sinema televizyon alanında birçok değerli insanla, birçok değerli rejide çalışma fırsatı buldum. Kabul görmüş kısmını bilemiyorum, bizim yetişmemizde öğrencilik hiç bitmez ama sizin gibi değerli insanlar tarafından böyle görülmek büyük onur. Bu sene otuzuncu yaşıma girdim. Bugüne kadar hep bir asker gibi hissettim kendimi ve bundan ötürü de çok müteşekkirim. Müziğe ve tiyatroya bir enstrümanist ve oyuncu olarak hizmet ettim. Ancak bu sene naçizane birikimlerimle, doğru olan adımın bu olduğunu düşündüm. Çok modern, çok değerli eserler izledim seneler içinde. İçlerinde yer aldım. Birçoğuna gıpta ettim ve bu yola girdim. Reji, bir dünya yaratmak. Bir dünyam var kendi içimde. Fikirler, kişilik, eleştiriler, doğru yanlış ayrımı kendimce… Bu oyun, vicdanı olan bir insan perspektifinden, vicdansız olan bütün erklere karşı bir tokat gibi. Büyük devletlerin, savaşı fonlayanların korkunç ve bilinçle verdiği kararları açıkça göz önüne seriyor. Ben de çok öfkeliyim bugünün dünyasının haksızlıklarına. Günümüzün en etkili yazarlarından Mattei Visniec’in bu metinini de bulunca bu reji fırsatını kaçırmak olmazdı benim için. Ve başladım…
- Oyunda zaman değişimleri var.1699, 1745 ve aklımda doğru kaldıysa, 1815 senelerinde geçen üç hikaye...kısaca eserden bahseder misin ?
- Zaman geçişlerini bugüne uyarladık. Birinci, ikinci dünya savaşları ve günümüz. Kronolojiyi bozmadan. Eser üç farklı dönemde geçen, bir oğul bir baba ve bir kocayı, erkeklerin, sınıf fark etmeksizin birer sayı olarak, başlarındakilerin seçimleri doğrultusunda pervasızca ölüme gönderilmelerini ve arkalarında kalanların, inşa ettikleri o koca hayatla yapayalnız kalmalarını, arkada kalan bir kadının gözünden çok acı ve absürd bir pencereden anlatıyor. Savaşın saçmalığına dalga geçercesine güldüğünüz, acıdan darmadağın olmuş insanlara ağladığınız, umursamazlığq tahammülünüzün kalmadığı, oldukça katmanlı bir eser.
- " Penceredeki Atlar " da oyuncu ve yaratıcı ekip olarak kimlerle çalıştın ?
- Baş rolümüz Lola Polat için oldukça uzun bir serüven. Kendisi hem 'Tut Elimden Rovni' oyununda partnerim, hem üniversiteden arkadaşım. Rovni ile birlikte yeteneğini fark ettiğimden beri rahat bırakmıyorum onu. Oyunun habercisi, kötülüğü ve umutsuzluğu temsil eden Haberci’miz, Ömer Köse. Çok tecrübeli, kendisinden çokça öğrendiğimiz harika bir aktör. Işık tasarımcımız Uğur Taşkıran. Çok eski dostum. Birçok iş yaptık beraber. Son teknolojiyi takip eden, inanılmaz bir göz ve beyin. Onunla çalışmayı özellikle istedim çünkü bu eserin dünya normlarında olmasını istiyorum ve bunun için ondan daha günümüzü takip eden biri yok. Kostümlerimiz, her zaman olduğu gibi, ödüllü tasarımcımız Zeynep Yaylıcıoğlu’na emanetti ve harikalar yarattı. Yönetmen yardımcımız Oğuzhan Ulusal. Aşağıdan çaktırmadan gelen ve bir boynuz gibi çok çok ileri gideceğini düşündüğüm bir insan.
- Çiçeği burnunda, üstelik gencecik ( otuz yaş nedir ki ?) bir yönetmensin provalarda oyuncuyu serbest bırakıyor musun, yoksa sürekli kontrol altında tutmayı mı yeğliyorsun ?
- Ben konservatuara ilk başladığımdaki dönemle bu dönem çok farklı. O zaman tüketim çağıyla bu kadar iç içe değildik. Tabii ki, bu değişen dönemlere bizler de ayak uyduruyoruz yani bizim de dikkatimiz, konsantrasyonumuz eskisi gibi değil. Ben sistemin bizi kendine hizmet etmemiz için, boş çalışma saatleriyle doldurduğunu düşünüyorum. Oysa hayat çok kıymetli ve tek. Dünyanın en güzel mesleğini yapıyoruz. Geziyoruz, insanlarla tanışıyoruz vesaire ama bu noktaya gelene kadar tiyatro çok ciddi bir meslek. Yinede onları sıkmıyorum. Hatta inanın mental bölümleri, fiziksel bölümlerden daha hafif tutuyorum çünkü artık hepimiz o kadar alışığız ki kısa şeylere. Masa başında kafaların yorulduğunu fark ediyorum. Bu yüzden de verimsiz bir devamlılık yerine iki saatlik bölüm provalarıyla geçtik bu aşamayı. Ancak mizansen ve sahne provalarında acımıyorum onlara ve kendime. Bu kısımda onları oldukça zorluyorum. İki oyuncum da sporla ilgili. Yorulalım, yaptığımız şeyin hakkını vermemiz lazım.

- Hem üç farklı karakteri oynamak, hem yönetmen olarak oyuna imza atmak nasıl bir duygu, zorlandığın, hatta havlu atmak istediğin anlar oldu mu ?
- En büyük endişem hem oynayıp hem yönetmek tabii ki ama dayanamadım metinin büyüsüne. Yönetmenlik, metin fark etmeksizin, tabii ki eleyerek yapmak istediğim bir şeydi bu sene. Hele ki dizi projeleri için biliyorsunuz ki tiyatroda oynamak korkunç bir şey. Sevgili yapımcılar ne yazık ki bireyden ziyade kendilerini düşünüyorlar. Bu çok büyük bir yanlış ve adaletsizlik ama ne yazık ki dünyanın her yerinde de böyle. Halihazırda oynadığım iki oyun var ancak ben her şeyden önce tiyatrocuyum. Tiyatro olmasa bu noktaya gelemezdim ve hem ona hem de bir Atatürk genci olarak bu topluma bir borcum var. Bu metini okuduğum an ben oynamalıyım dedim, kendimi içinde buldum. Zaten başlı başına yönetmenlik, kendimle verdiğim koca bir savaş olacaktı. Bunun altından kalkarken kendime bir bela daha yaratıp oyunculukla da vereyim bari bu savaşı. İyice katmanlı olsun !
- Yönetmen Savaş Alp Başar'ın oyuncu Savaş Alp Başar, oyuncu Savaş Alp Başar'ın, yönetmen Savaş Alp Başar ile arası nasıl ?
- Kendime karşı genelde sert oldum bu güne kadar. Bu bir özeleştiridir, disiplin konusunda çoğu zaman sıkıntılarım oldu ve bunun bedelini ödemek, beni hep kendime karşı çok sinirlendirdi. Sonra şunu fark ettim ki, etrafımdaki neredeyse bütün başarılı insanlar, kendisiyle savaş verenler. İnsanlarla değil, kendileriyle yarışanlar. Bu süreçte aslında bunu öğreniyorum. Ancak bunu nazikçe yapıyorum kendime karşı. Oyuncu tarafımın söz hakkı yok. O bir işçi. Yönetmen tarafım onun nasıl çalıştığına birebir şahit olduğu için ona kızıyor bazen. Ama ikisinin birbiriyle konuşmasını yasakladım. En zor tarafı yönetmen olarak kendimi izlemek. Burada da Ömer tecrübeli, Lola yetenekli. Onlara sığınıp, kurduğumuz çatı altındaki fikirlerini dinliyorum ve onlarla şimdiden gurur duyuyorum. Kurduğumuz dünyanın çok içindeler.
- Bir yönetmen olarak projenin en başında kurduğun hayalin, yüzde kaçını gerçekleştireceğini düşünüyorsun ?
- Bir mimar, bir dövmeci, bir müzisyen. İlk önce plan çizilir, dövme kâğıtla bedene yapıştırılır, armoni planlanır. Ancak yolda bunlar değişir. Belki gelişir, belki şekli değişir ama konu neticeye sadık kalmak. Biz de neticeye, kurduğumuz dünyaya doğru umutla ilerliyoruz. Benim için hayat siyah ya da beyaz değil. Hatta tecrübeme göre siyahla beyazın sonu genelde hayal kırıklığı. Gri güzel bir renk. Ne beklenti ne karamsarlık. Önemli olan yolda olmak. Yoldayız…
RÖPORTAJ: Pınar Çekirge