Sahne iletişimi, güçlü yorumu ve kendine özgü ses rengiyle dikkat çeken Garou’yu dinlemek için Harbiye Açıkhava’ya gelen Gül Erda, gecenin dikkat çeken isimlerinden biri oldu.
Dört kişilik orkestrasıyla sahne alan Garou, performansı boyunca gitar ve klavyesini de kullanarak müzikal yeteneğini bir kez daha ortaya koydu. Sanatçının özellikle “Smoky Voice” olarak tanımlanan boğuk, dumanlı ve çekici ses tonu, Harbiye’deki müzikseverlerden büyük ilgi gördü.
Garou’nun ses rengini çok beğendiğini dile getiren Gül Erda, “Smoky seslere bayılırım” sözleriyle dikkat çekti. Garou’nun sahne hakimiyeti ve seyirciyle kurduğu güçlü iletişimin kendisini etkilediğini belirten Erda, konseri büyük bir ilgiyle takip etti.
Gecede tercih ettiği kıyafetle de göz dolduran Gül Erda, sade, şık ve gençlere ilham veren tarzıyla beğeni topladı. Müzik dolu gecede Garou’nun performansını yakından takip eden sanatçı, konser boyunca enerjisiyle de dikkat çekti.
Harbiye Açıkhava’nın büyülü atmosferinde gerçekleşen Garou konseri, hem müzikseverlere hem de geceye katılan ünlü isimlere keyifli anlar yaşattı.
]]>Alper Angın'ın yazdığı, Tolga Yeter'in yönettiği VUSLAT adlı oyunda Nilgün Kasapbaşoğlu'nun resital tadındaki oyunculuk gösteriminin giderek gerçek bir virtüöziteye dönüşen benzersiz, etkileyici yorumunu, 'özellikle' izlemenizi öneririm.
Tek başına hayata, eril dünyanın kurallarına karşı koymaya çalışan bir kadın duruyordu az ötemizde...yüreği giderek soğmuş bir kadın.Bir kamyon kasasına yüklenmiş otuz beş yıllık umutlar, sevinçler, hayal ve hayat kırıklıkları, hüzünler, yorgunluklar vardı sadece...ve derin bir özlem.
" Bir kamyon kasası kadarmış her şey..."
Hicaz, hüzzam, suzinak makamında hatıralar arasındaydı ve biliyordu, artık itiraf zamanıydı vuslata az kalmıştı çünkü...belki bir hafta, en çok on gün.
Akıcı bir sahneleme, temposu bir an düşmeyen bir oyunculuk, sahneden yayılan duyarlık esintisi...içe işleyen bir melodram.Kısaca, VUSLAT !

Şimdi düşünüyorum da; Nilgün Özhan Kasapbaşoğlu, 23 Temmuz 1962'de henüz altı yaşında küçücük bir çocukken, Rumeli Hisarı'ında, Muhsin Ertuğrul'un sahneye koyduğu 'Macbeth'de Banguo'unun iki çocuğundan biri olarak ( Diğer çocuğu ise Vildan Gürelman canlandırmaktaymış ), beyaz tayt ve kırmızı pelerini ile surların tepesinde, sahneye adımını atmıştı ilk kez.
Geleneği, çağdaş, modern tiyatroyla birleştiren benzersiz oyunculuk tekniği, müthiş sahne hakimiyeti ve kimyası, yüksek kıratlı pırlanta değerindeki yorumculuğuyla Nilgün Kasapbaşoğlu yaşar kıldığı sayısız genç kız tiplemesiyle ikonlaşmış bir akris, hiç kuşkusuz. Nasıl tanımlasam, bir kadın ve tiyatro sanatıyla sürüp giden onurlu, başarılarla dolu bir hayat.Cesaretle, ısrarla, çalışarak geçip giden yıllar.Zaten hayat ve tiyatro ancak bu kadar birbirine dost ve sadık kalabilir, bu kadar gerçek ve duru olabilirdi.Adının önüne sayısız biyografiler, personalar ekledi her defasında; Bianca, Feride, Aysel, Sultan, Melahat, Saadet oldu.
Cemal Süreya'nın ‘derin deniz mavisi’ gibiydi sahnede.Bir ışık seli, gerçek bir grande dame.
Ve o oyunlar : 'Macbeth’, ‘ Hırsız Var’, ‘Ceza Kanunu’, ‘Altı Kişi Yazarını Arıyor’, ‘Titanya’, ‘Tombik’in Başına Gelenler’, ‘Baba’, ‘Ayışığında Şamata’, ‘Hırçın Kız’, ‘Sarı Naciye’, ‘Soytarı’, ‘ Salon Mutfaktır’,‘Balaban Ağa’, ‘Patavatsız Hanımefendi’, ‘Yedi Kocalı Hürmüz’, ‘Çil Horoz’, ‘Sersem Kocanın Kurnaz Karısı’, ‘Kızım ve Ben’, ‘Sevdiğim Adam’, ‘Salon Mutfak’, ‘Düğün ya da Davul’, ‘Eşik’, ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’, ‘Üç Kuruşluk Opera’, ’Taş Bademler’, ‘Koca Dağlar Ağası’, ‘Eski Fotoğraflar’, ‘Haftabaşı’, ‘Trampacılar’, ‘Saadet Hanım’, ' Kördüğün'...
VUSLAT sanatsal niteliği, yaşama ve insana dair iletisi, sahnede yarattığı duyarlık rüzgarıyla, aktarma biçimiyle, derinlikli oyunculuk performansı, dengeli, özenli ve tekrara düşmeyen anlatımıyla birden çok kez izlenmeyi hak eden, iz bırakan bir yapıt.
Dahası VUSLAT kalbe dokunan, son derece başarılı bir tekst...gerçek bir melodram.Art arda gelen savruluşlar, hep o hüzün...bir fotoğraf karesinde dondurulup, sabitlenmiş, ağır aksak, bazen soluk soluğa yaşanmış, geçmiş zamanlar.

Oyunu yazarı Alper Angın'dan dinledim :
" Tek başına yel değirmenleriyle savaşan ve romanın aksine taş duvarları yenmeyi başaran, tek kişilik ordu sınıfından kadınları çok iyi tanırım. Çünkü ben 6 kendisi ve annem 32 yaşındayken ölen bir adamın, yürekli karısı tarafından büyütüldüm. Oyunun büyük bölümü annemin çıkmazlarını anlatır. Bunların herkese dokunacak türden kavgalar olduğunu bilecek kadar da çok yalnız anne tanıdım. Mesela eşim biz evlenene kadar kızıyla aynı yolları yürümüş bir kadın. Bir sürü akrabam, arkadaşım, eski sevgilim ve uzaktan hayatına şahitlik ettiğim kadınlar gibi."
" Ben zor bir hayat yaşayıp sonunda taşlaşan da çok kadın tanıdım. Anneannem, hatta belki biraz annem gibi. Ki oyunda onlar da var. Ben 'kadının kadına ettiği zulmü düşmanı etmez' dedirten çok kadına karşı verilmiş çok mücadeleye şahitlik ettim. Oyunda o kadınlar da var."
" Ve kadına, özellikle de dul kadına bakışları noktasında ortaklaşan, okumuşundan cahiline çok erkek tanıdım. Oyunda onlar da var. Sonuçta aklımdakiler kağıda döküldü ve VUSLAT ortaya çıktı."
" VUSLAT'ın sahnelenmesine gelince : Uzaktan bir tanışıklığım olan Nilgün Kasapbaşoğlu'nun oyunumu okumasını ve eleştirilerini duymayı çok istemiştim. Bir şekilde kısmen bunu başardım. Nilgün Hanım okudu ama eleştirmedi. Kısmen demem o yüzden. Çünkü duyduklarımın tümü övgüydü. Yakın ilişkide olduğu çok değerli tiyatro insanı Tolga Yeter'in de okumasını sağladı. Nilgün Abla Şehir Tiyatroları'ndaki yolculuğunu pandemide sessiz sedasız bir jübile yaparak sona erdirmiş olmasına çok üzülüyordu. Tolga Yeter ise eşi Yelda Serbes ile birlikte güç verdikleri Karnaval Tiyatro'nun mücadelesine ara vermek zorunda kalmalarının üzüntüsünü yaşıyordu. Ben de İstanbul seyircisinin huzuruna çıkmayı çok istiyordum.VUSLAT herkesin derdine ilaç oldu ve bir anda çalışmalar başladı. VUSLAT seyircisiyle buluştu."
Perde açıktı.Işıklar çoktan kararmış, sadece sahne aydınlatılmıştı.Ahşap sandığa doğru yürüyünce, tahta zeminde oluşan ince çıtırtıları işittim.
Replikler git gide dağılıp uzaklaşırken, inci grisi bir ışık düştü dekora.Ürperdim.
Künye :
Yazan: Alper ANGIN
Yöneten: Tolga YETER
Sahne-Kostüm Tasarım: Yelda SERBES
Işık Tasarım: Mahmut ÖZDEMİR
Ses Tasarım: Global Dubbing Center
Görsel Tasarım: The Smart Interactive
Yardımcı Yönetmen: Yalgın YETER
Reji Asistanı: Çağan Efe BÜYÜKAYDIN
Fotoğraf-Afiş Tasarım: Nihan ŞENOL
Dış Sesler: Aziz ACAR-Begüm ALINCA-Berna ADIGÜZEL–Bora SEÇKİN- Çağan Efe BÜYÜKAYDIN-Emel TEKTAŞ-Emrah AKŞIK-Hüseyin ZABÇI-İrem YÜKSEL-Mert AYDIN–Merve KARAKUL-Nazlı ÇETİNEL –
Nurkan TÖRÜN –Ömer Can ÇELEBİ-Sinem SEZER-Şensel UYKAL-Şeyla HALİS-Tara TOKEL-
Tolga YETER-Tuğba BİLİCİ-Vahit ATAN-Yalgın YETER-Yelda SERBES-
HABER: Pınar Çekirge
]]>Geçtiğimiz yaz Bodrum’da talihsiz bir kaza geçirdiğini anlatan ünlü sanatçı, “Bodrum’da düştüm. Kalçamdan tedavi oluyorum. Biraz ızdırabım var ama iğne oluyorum. İdare edeceğiz artık” dedi. Kazanın terlik nedeniyle yaşandığını belirten Akalın, “Biraz da dikkat etmedim o terliklerle. Kaydım, kalçamın üzerine düştüm” sözleriyle yaşadığı talihsizliği anlattı.
Bu yıl müzik kariyerinde 30. yılını kutlamaya hazırlanan Demet Akalın, yeni projelerinin müjdesini verdi. “Tam 30 sene önce, Eylül ayında ‘Sebebim’ albümü çıkmıştı” diyen Akalın, yeni albüm ve klip çalışmalarının devam ettiğini söyledi.
Özel bir 30. yıl konseri yerine yeni şarkılarına odaklandığını belirten sanatçı, “Ersan ile olan şarkılarımız var, Sefo ile olan var. Ben bir an önce çıksın istiyorum. Güzel bir şarkı yaptık. Ara vermeden, tıkır tıkır şarkıları yayınlamak istiyorum” dedi.
Klip konusunda ise kesenin ağzını açacağını esprili bir şekilde ifade eden Akalın, “Birkaç konser parasını bayılacağız” diyerek 30. yılına özel iddialı bir çalışma hazırlığında olduğunu söyledi.
Son dönemde müzik dünyasında sıkça kullanılan yapay zekâ teknolojisi hakkında da konuşan Demet Akalın, yaşadığı bir deneyimin ardından artık daha temkinli olduğunu belirtti:
“Yapay zekâ demem. O hatayı bir kere yaptım. Yapmam bir daha. Çok çok pahalı.”
Sefo ile yaptığı yeni çalışmadan övgüyle bahseden Akalın, genç meslektaşının çalışma temposuna da dikkat çekti.
“Çok tatlı bir çocuk, komplekssiz. İyi bir müzisyen olduğunu düşünüyorum. Güzel şarkılar yapıyor, çok çalışkan bir çocuk” diyen Akalın, Sefo’ya abla tavsiyesinde bulunduğunu da anlattı:
“Oğlum bak, hasta olacaksın diyorum. Biraz yavaşla diyorum. Bana ‘Abla, sen benim yaşındayken…’ diyor. Gençler çalışsın artık.”
Kendisinden önceki kuşağın güçlü kadın sanatçılarını da değerlendiren Demet Akalın, Seda Sayan ve Ajda Pekkan’a duyduğu hayranlığı dile getirdi.
“Seda abla örnek alınmaz mı? Kadın yıllarını vermiş. Ben daha küçüktüm, televizyonda onu seyrediyordum” diyen Akalın, iki sanatçı arasındaki farkı ise şöyle anlattı:
“Ajda Pekkan daha ikon duruyor. Seda abla daha halka yakın. Ajda Pekkan daha soğuk bir kadın gibi duruyor. Aslında öyle olmadığını söylüyor ama onu çarşıda pazarda pek görmüyoruz.”
Akalın, Seda Sayan’a büyük bir stadyum konserinin de çok yakışacağını söyledi:
“Son bir stadyum konseri, büyük bir şey yapsın ama istemiyor. Diyecek bir şey yok.”
8. Merter Moda Haftası’nın kapanışında sahne alan Demet Akalın, enerjik performansıyla geceyi noktalarken, 30. sanat yılına özel yeni projeleri ve samimi açıklamalarıyla da geceye damgasını vurdu.
]]>
1 Ekim 2026 Perşembe
Jolly Joker Vadi İstanbul
Saat 21.00
]]>İlknur Tulga; Kürtçe, Zazaca, Arapça, Fransızca, Türkçe, İtalyanca ve Azerice seslendirdiği eserlerle dinleyicilerin karşısına çıktı. Konseri farklı kılan yalnızca çok dilli repertuvar değildi. Tulga, her dilin kendine özgü ses dünyasını ve duygusal tonunu koruyarak farklı müzik gelenekleri arasında doğal bir geçiş kurdu.
Genç soprano, koloratür tekniğinin gerektirdiği çeviklik ve ses hâkimiyetinin yanı sıra, eserlerin duygusal karakterini taşıyan yorumuyla da dikkat çekti. Farklı diller arasında dolaşırken sesini yalnızca teknik bir araç olarak değil, her eserin ait olduğu kültürel atmosferi sahneye taşıyan bir anlatım unsuru olarak kullandı. Böylece konser, bir repertuvar sunumunun ötesine geçerek farklı hafızaların müzik aracılığıyla yan yana geldiği bir anlatıya dönüştü.
Konserin Mardin’de gerçekleşmesi ise geceye ayrı bir anlam kattı. Yüzyıllardır farklı dillerin, inançların ve kültürlerin bir arada yaşadığı kentte, farklı dillerin aynı sahnede buluşması Mardin’in çok katmanlı kültürel belleğiyle güçlü bir bağ kurdu. Mezopotamya’nın seslerinden Avrupa’nın klasik müzik geleneğine uzanan repertuvar, kentin tarihsel dokusuyla birlikte düşünüldüğünde daha geniş bir anlam kazandı.
İlknur Tulga’ya piyanoda Ömer Şavur, çelloda ise Orkun Ünal eşlik etti. Piyano ve çellonun soprano sesiyle kurduğu dengeli birliktelik, gecenin müzikal dokusunu zenginleştirdi. Ses ve çalgılar arasındaki uyum, eserlerin farklı karakterlerini öne çıkarırken dinleyicilere Akdeniz’den Mezopotamya’ya, oradan Avrupa’nın klasik müzik geleneğine uzanan geniş bir müzikal yolculuk sundu.

“Altı Dil, Tek Ses” başlığı, konser boyunca taşıdığı anlamı sahnede somutlaştırdı. Buradaki yaklaşım, farklılıkları ortadan kaldırmak değil; farklı dillerin ve müziklerin kendi özgünlüklerini koruyarak aynı sahnede buluşabileceğini göstermekti. Müziğin ortak bir iletişim alanı oluşturma gücü, gecenin en belirgin unsurlarından biri oldu.
Kültürel çeşitliliğin giderek daha fazla tartışıldığı bir dönemde, farklı dillere ait eserlerin aynı sahnede seslendirilmesi ayrıca dikkat çekti. Konser, farklılıkları tek bir kalıba sokmadan ortak bir estetik zeminde buluşturdu ve sanatın birbirinden farklı hafızalar arasında iletişim kurabilen güçlü bir alan olduğunu yeniden hatırlattı.
Dinleyicilerin konser boyunca gösterdiği yoğun ilgi de gecenin öne çıkan ayrıntılarındandı. Performansın ardından İlknur Tulga uzun süre alkışlandı. Genç yaşına rağmen sahne hâkimiyeti, sesini kullanma biçimi ve çok dilli repertuvarı başarıyla taşıması, Tulga’yı gecenin öne çıkan ismi hâline getirdi.
]]>Çocukların en sevdiği pijamalar, çoğu zaman üzerindeki eğlenceli detaylardan geçer. Baskılı pijama takımları, canlı renkleri ve neşeli motifleriyle uyku zamanını çocuk için keyifli bir rutine dönüştürür. Sade kesimleriyle günlük kullanıma uygundur ve farklı renk seçenekleriyle her zevke hitap eder.
Desenli mevsimlik pijama takımları ise özellikle geçiş dönemlerinde öne çıkar. Ne çok ince ne çok kalın olan yapıları sayesinde bahar ve sonbahar aylarında ideal bir denge sunar. Farklı renk ve desen alternatifleriyle 1-8 yaş aralığındaki çocukların gardırobunda kolayca yer bulur. Bu takımlar, hem hafifliği hem de yumuşak dokusuyla gece boyunca konfor sağlar.
Zamansız bir tasarım arayanlar için çizgili pijama takımları güvenilir bir seçenektir. Sade ve dengeli görünümleriyle her yaşa uyum sağlar, üstelik farklı renk seçenekleriyle geniş bir yelpaze sunar.
2-10 yaş aralığını kapsayan bu modeller, hem tek başına şık durur hem de farklı renk kombinasyonlarıyla her çocuğun tarzına uyarlanabilir. Çizgili desenler, yıkama sonrasında bile formunu ve netliğini koruyan dayanıklı bir görünüm sunar.
Daha derli toplu bir görünüm isteyen aileler için gömlek yaka pijama takımları öne çıkan bir alternatiftir. Düğmeli yapısı sayesinde giydirmesi kolaydır ve çocuğu fazla hareket ettirmeden hazırlanmayı sağlar. 2-12 yaş gibi geniş bir aralığı kapsayan bu takımlar, özellikle daha büyük çocukların beğenisine hitap eder.
Lacivert ve ekru gibi doğal tonlardaki seçenekler, hem sade hem de zarif bir görünüm sunar. Gömlek yaka detayı, klasik bir çizgiyi uyku konforuyla birleştirerek pratik bir çözüm oluşturur.
Sıcak yaz gecelerinde ya da klimalı ortamlarda çocuğu doğru sıcaklıkta tutmak önemlidir. Klimalı pijama takımları, tam olarak bu ihtiyaç için tasarlanmıştır. Nefes alan hafif kumaş yapısı, çocuğun terlemesini önlerken serin ortamlarda da rahatsızlık vermeyecek bir denge kurar.
2-8 yaş aralığındaki bu modeller, kum gibi yumuşak tonlarıyla hem konfor hem de şıklık sunar. Mevsim geçişlerinde ya da değişken hava koşullarında güvenle tercih edilebilecek pratik bir seçenektir.
Aplikeli ve Karakterli Pijama Takımları
Çocukların hayal gücüne hitap eden detaylar, uyku zamanını çok daha eğlenceli hale getirir. Kedi baskılı pijama takımları, sevimli motifleriyle özellikle küçük yaş grubunun favorisi olur. Pembe ve ekru gibi yumuşak renk seçenekleriyle 2-8 yaş aralığındaki çocuklara hitap eder.
Uzay aracı aplikeli pijama takımları ise keşfetmeyi seven çocuklar için ideal bir seçimdir. Üzerindeki özenli aplike detayları, sıradan bir pijamayı çocuğun severek giydiği özel bir parçaya dönüştürür. Mavi tonlarıyla 2-8 yaş aralığında rahat ve neşeli bir kullanım sağlar. Bu karakterli modeller, çocukların uyku rutinine severek uymasına yardımcı olur.
Doğru Yaş ve Beden Seçimi
Pijama takımı seçerken en çok göz önünde bulundurulması gereken unsurlardan biri bedendir. Cigit koleksiyonu, 1 yaştan 12 yaşa kadar geniş bir aralığı kapsar. Ancak her çocuk farklı hızda büyüdüğü için etiketteki yaş her zaman tek başına yeterli olmayabilir.
Doğru beden, çocuğun gece boyunca özgürce hareket etmesini ve rahatça uyumasını sağlar.
Kumaş Kalitesinin Uyku Konforuna Etkisi
Bir pijama takımını gerçekten değerli kılan, çoğu zaman kumaş kalitesidir. Çocukların hassas cildi, uzun saatler boyunca temas ettiği kumaşa karşı duyarlıdır. Bu nedenle doğal ve yumuşak malzemeler büyük fark yaratır.
Organik pamuk ve nefes alabilen kumaşlar, teri emerek cildi kuru tutar ve tahrişi önlemeye yardımcı olur. Kimyasal içermeyen kumaşlar, alerji riskini azaltır ve gece boyunca sağlıklı bir kullanım sağlar. Kaliteli bir pijama, defalarca yıkandıktan sonra bile yumuşaklığını, rengini ve formunu korur. Bu da hem çocuğun konforu hem de uzun ömürlü kullanım açısından mantıklı bir tercihtir.
Doğal malzemelerden üretilen ürünler, sıcaklığı dengeleyerek çocuğun ne terlemesine ne de üşümesine izin verir. Bu denge, kesintisiz ve huzurlu bir uykunun temelini oluşturur. Her mevsime ve her yaşa uygun seçenekler sunan Cigit'in çocuk eşofman koleksiyonu, tam da bu anlayışla tasarlanmış zengin bir yelpaze sunar.
Uyku Rutinini Destekleyen Doğru Seçim
Çocuklar için pijama, yalnızca bir kıyafet değil, uyku rutininin önemli bir parçasıdır. Rahat ve sevilen bir pijama, çocuğun uykuya daha kolay geçmesine yardımcı olur. Bu nedenle seçim yaparken hem çocuğun beğenisini hem de kumaşın kalitesini birlikte değerlendirmek önemlidir.
Baskılı ve desenli modeller çocukların severek giydiği eğlenceli seçenekler sunarken, gömlek yaka ve çizgili modeller daha sade bir tarza hitap eder. Klimalı ve mevsimlik seçenekler ise farklı hava koşullarına uyum sağlayarak yıl boyu kullanım imkânı verir. Doğru kumaş ve doğru beden bir araya geldiğinde, çocuğunuzun her gecesi hem konforlu hem de huzurlu geçer.
]]>Bu yazımızda üç şeyi netleştireceğiz: bir scooteri gerçekten güvenli ve kullanışlı yapan özellikler, çocuğunuzun yaşına göre değişen kullanım modları ve doğru seçim yaparken dikkat etmeniz gerekenler. Amaç basit; çocuğunuzun keyifle sürerken güvende kalması.
Yeni yürümeye başlayan çocuklar için denge, henüz gelişmekte olan bir beceridir. Üç tekerlekli scooterler tam da bu yüzden ideal bir başlangıç noktası sunar. Geniş taban ve dengeli yapı, çocuğunuzun düşme korkusu olmadan sürüş öğrenmesine yardımcı olur.
İki tekerlekli modeller ise ileri yaşlar için daha uygundur. Küçük çocuklarda bu tür modeller sık düşmelere ve motivasyon kaybına yol açabilir. Doğru başlangıç, çocuğunuzun scootere olan sevgisini güçlendirir.
Elele Baby scooterlerinin en büyük avantajı, çocuğunuzun gelişimine ayak uydurmasıdır. Farklı yaş dönemlerine uygun modlar sayesinde tek bir üründen uzun yıllar faydalanırsınız.
En küçükler için tasarlanan bu mod, güvenliği ön planda tutar. Takılıp çıkarılabilen denge tekerliği, düşme ve devrilmeyi engeller. Çıkarılabilir ve sırt dayanaklı emniyet barı ise çocuğunuza konforlu ve güvenli bir sürüş sunar. Yeni yürümeye başlayanlar için ideal bir başlangıç noktasıdır.
Çocuğunuz henüz kendi başına yönlendirme yapamıyorsa, bu mod tam size göre. Arka gövdeye takılan itme kolu sayesinde direksiyonu teslim almadan sürüşü siz kontrol edebilirsiniz. Böylece parkta ya da kaldırımda gezerken çocuğunuz keyif alır, siz de kontrolü elinizde tutarsınız.
Çocuğunuz denge konusunda biraz daha rahatladığında bisiklet modu devreye girer. Ergonomik ve kavisli oturma ünitesi, dengeli ve rahat bir sürüş sağlar. Bu geçiş dönemi, çocuğunuzun kendine olan güvenini artırır.
Klasik Scooter Modu
Çocuğunuz artık bağımsız sürmeye hazır olduğunda oturak ve barı çıkarabilirsiniz. Böylece scooter tamamen ayakta sürülen klasik bir modele dönüşür. Bu esneklik, tek bir üründen yıllarca faydalanmanızı sağlar.
Dört farklı mod, çocuğunuzun her gelişim dönemine uyum sağlar; yeni bir scooter almanıza gerek kalmaz.
Bir çocuk scooterinde en önemli unsur, hiç şüphesiz güvenliktir. Elele Baby, bu konuda hiçbir ayrıntıyı atlamaz.
Ergonomik Oturak
Yumuşak ve hafif kavisli oturak, minik bir sırt desteğiyle uzun süreli konfor sunar. Hareketli yapısı sayesinde tek hamlede büyük scooter fonksiyonuna dönüşebilir. Dahası, oturak ön koruma yastığına dönüşerek ekstra güvenlik sağlar. Yani konfor ve koruma bir arada çalışır.
Emniyet Barı
Çocuğunuz dengesini korurken olası düşüşleri engellemek önemlidir. Kolay tak-çıkar kelepçeli emniyet barı, sürüş keyfini kısıtlamadan ekstra koruma sunar. İhtiyaç kalmadığında saniyeler içinde çıkarabilirsiniz.
Arka Çift Denge Tekerleği
Arka çift denge tekerleği kombinasyonu, dengeli viraj almanızı sağlar. Devrilme riskini en aza indirir ve stabiliteyi artırır. Özellikle ilk sürüş deneyimlerinde bu detay büyük fark yaratır.
Özetle: Ergonomik oturak, emniyet barı ve çift denge tekerleği bir araya gelince çocuğunuz her sürüşte güvende kalır.
Zengin özellikleriyle öne çıkan modelleri incelemek için scooter koleksiyonumuza göz atabilirsiniz.
Doğru Scooter Seçerken Nelere Dikkat Etmeli?
Karar verirken kendinize birkaç basit soru sormanız işinizi kolaylaştırır:
Sık Yapılan Hatalar
En yaygın hata, çocuğun yaşına uygun olmayan bir model seçmektir. Çok erken alınan iki tekerlekli scooterler sık düşmelere yol açar. Bir diğer hata ise güvenlik özelliklerini göz ardı etmektir; emniyet barı ve denge tekerleği gibi detaylar sonradan büyük fark yaratır.
Doğru scooter, çocuğunuzun hem eğlenmesini hem de güvende kalmasını sağlar. Elele Baby modelleri; dört farklı kullanım modu, ergonomik oturağı ve akıllı güvenlik detaylarıyla bu ihtiyaçları karşılamak için tasarlandı.
Aklınızda tutmanız gereken üç nokta şu: uzun ömürlü kullanım için dönüşebilen modlar, güven için denge tekerleği ve emniyet barı, konfor için ergonomik oturak. Bir sonraki adımınız basit: çocuğunuzun yaşını ve gelişim düzeyini belirleyin, ardından Elele Baby modellerini bu özellikler ışığında karşılaştırın. Böylece çocuğunuzun her sürüşü hem keyifli hem de güvenli olsun.
]]>Balıkesir’in Altınoluk bölgesinde hayata geçirilen Marleo Port’ta yatırımın son aşamasına geçilirken, projenin ticari alanları için marka ve işletmecilerle görüşme süreci başlıyor. Ateşoğlu İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Peker’in yaklaşık 150 milyon TL öz sermaye yatırımıyla hayata geçirdiği proje; 20 odalı butik otel, plaj, restoran ve 5 ticari alandan oluşuyor.
Denize sıfır konumda yer alan Marleo Port, ana ulaşım güzergâhına yakınlığı ve yüksek görünürlüğüyle ticari alanlar açısından da avantaj sağlıyor. Proje yönetiminin paylaştığı verilere göre, Marleo Port’un bulunduğu güzergâhtan günlük yaklaşık 36 bin araç geçişi gerçekleşiyor.

Marleo Port’un yatırım sürecini değerlendiren Ateşoğlu İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Peker, başlangıçta küçük ölçekli bir butik otel olarak planlanan projenin, arsanın konumu ve bölgedeki ticari potansiyelin değerlendirilmesiyle büyüdüğünü belirtti. Peker, yatırımın yalnızca konaklama odaklı değil, farklı kullanım alanlarını bir araya getiren ve yıl boyunca faaliyet gösterebilecek bir yapıda kurgulandığını ifade etti.
Projenin ticari yapısının da bu yaklaşım doğrultusunda şekillendirildiğini belirten Peker, yaklaşık 100’er metrekarelik 5 ticari alanın kafe, restoran ve farklı yeme-içme konseptleri için planlandığını söyledi. Aynı müşteri kitlesine hitap eden işletmelerin yan yana konumlanması yerine, birbirini tamamlayan farklı markaların yer alacağı bir yapı oluşturmayı hedeflediklerini belirten Peker, marka ve işletmeci seçiminde yalnızca kiralama koşullarının değil, işletmelerin Marleo Port’un müşteri profiline ve genel yapısına uyumunun da değerlendirileceğini ifade etti.

Marleo Port’un temeli, Hakan Peker’in Körfez bölgesinde daha sakin bir yaşam kurma düşüncesiyle küçük ölçekli bir butik otel fikriyle atıldı. Satın alınan arsanın potansiyeli ve zaman içinde oluşan ticari talepler doğrultusunda yatırımın kapsamı genişletildi. Başlangıçta küçük bir otel ve birkaç ticari alandan oluşması planlanan yatırım, bugün 20 odalı butik otel, plaj, restoran ve 5 ticari alanı kapsayan yaklaşık 150 milyon TL’lik bir projeye dönüştü.
Üst katta deniz manzaralı restoranın yer aldığı projede plaj alanı ise yalnızca otel misafirlerine değil, günübirlik ziyaretçilere de hizmet verecek
Marleo Port’un yalnızca yaz sezonunda kullanılan bir tesis olarak planlanmadığını belirten Peker, yatırım kararlarının projenin yıl boyunca kullanılabilmesi doğrultusunda şekillendiğini söyledi. Bu kapsamda açık havuzun teknolojik ısıtma sistemi ile kış aylarında da kullanılması planlanırken, tesisin yenilenebilir enerji sistemi ile kendi elektriğini kendisinin üretmesi hedefleniyor.
Projede elektrikli araç şarj üniteleri ve otopark kapasitesinin artırılmasına yönelik çalışmalar da sürüyor. Marleo Port’un otel, restoran, plaj ve ticari alanlarıyla birlikte 12 ay boyunca hizmet vermesi planlanıyor.
Marleo Port’un ilk etabının tamamlanmasıyla birlikte otelin 2027’nin ilk aylarında faaliyete geçmesi planlanıyor. Otel, plaj ve ticari alanların tamamı 2027 yaz sezonunda tam kapasiteyle hizmet verecek. 5 ticari alan için marka ve işletmecilerle yapılacak görüşmelerin de bu takvimden önce tamamlanması planlanıyor.
Projenin tam kapasiteye ulaşmasıyla otel ve plaj bölümlerinde yaklaşık 100 kişilik istihdam oluşması, ticari alanların da faaliyete geçmesiyle toplam istihdamın yaklaşık 150 kişiye ulaşması öngörülüyor. Marleo Port, 2027 yaz sezonunda otel, plaj, restoran ve ticari alanlarıyla birlikte tam kapasiteyle hizmet verecek.
]]>Özellikle Apple TV+ erotik film, Apple TV erotik filmler, Apple TV yetişkin filmleri ve Apple TV cinsel içerikli filmler gibi aramalar yapan izleyiciler, platformun Türkiye kataloğundaki dikkat çekici yapımları araştırıyor.
Apple TV Türkiye'de yer alan yapımlar arasında erotik temaları, yetişkinlere yönelik hikâyeleri veya cinsel içerikleri merkezine alan farklı türlerde filmler bulunuyor. Ancak bu filmlerin tamamının Apple yapımı veya Apple TV+ orijinali olmadığını belirtmek gerekiyor.
Müptela, erotik roman uyarlaması olmasıyla dikkat çeken yapımlardan biri. 2015 yapımı filmde Sharon Leal, hayatı giderek kontrolünden çıkan Zoe Reynard karakterini canlandırıyor.
Film, başarılı ve düzenli bir hayatı olan bir kadının yoğun cinsel arzularıyla mücadele etmesini ve bu durumun hayatındaki dengeleri tehdit etmeye başlamasını konu alıyor. Apple TV Türkiye sayfasında yapım gerilim ve dram kategorilerinde listeleniyor ve 18+ yaş grubunda bulunuyor.
Demi Moore'un başrolünde bulunduğu Striptiz, yetişkin eğlence dünyasını merkezine alan 1996 yapımı bir film.
Filmde Demi Moore'un canlandırdığı Erin Grant, kızının velayetini geri alabilmek için Miami'deki bir striptiz kulübünde çalışmaya başlıyor. Ancak yeni işi, karakterinin hayatını beklenmedik şekilde tehlikeye sokan gelişmelerin başlangıcı oluyor.
Apple TV Türkiye'de 18+ yaş grubunda listelenen film, erotik unsurları komedi ve dramla birleştiriyor.
Sex, Lies & Obsession, dışarıdan kusursuz görünen bir doktorun gizli cinsel bağımlılığının aile hayatında yarattığı çatışmayı konu alıyor.
2000 yapımı filmde Harry Hamlin, başarılı bir kariyere ve aile hayatına sahip Dr. Cameron Thomas karakterini canlandırıyor. Ancak karakterin gizli ilişkileri ve kontrol etmekte zorlandığı cinsel dürtüleri, kurduğu hayatın giderek tehlikeye girmesine neden oluyor.
Apple TV Türkiye'deki sayfasında film dram türünde listeleniyor ve Türkçe altyazı seçeneği bulunuyor.
Paul Thomas Anderson imzalı Ateşli Geceler (Boogie Nights), yetişkin film sektörünün 1970'lerin sonundaki dünyasını beyazperdeye taşıyor.
Mark Wahlberg, Burt Reynolds ve Julianne Moore'un başrollerinde yer aldığı 1997 yapımı film, yetişkin eğlence sektörüne giren genç Eddie Adams'ın Dirk Diggler adıyla yükselişini ve bu dünyanın karanlık tarafıyla karşılaşmasını anlatıyor.
Film Apple TV Türkiye kataloğunda dram kategorisinde ve 18+ yaş grubunda yer alıyor. Apple'ın resmi sayfasında filmin 2 saat 35 dakika olduğu ve yönetmenliğini Paul Thomas Anderson'ın yaptığı belirtiliyor.
Erotik unsurları korku türüyle birleştiren X, Apple TV Türkiye kataloğunda yer alan dikkat çekici yapımlardan biri.
Ti West'in yönettiği 2022 yapımı film, 1979 yılında yetişkinlere yönelik bir film çekmek için Teksas'ın kırsalındaki bir çiftliğe giden genç bir ekibin hikâyesini anlatıyor. Çekimler sırasında ev sahipleriyle yaşanan gelişmeler, ekibin hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor.
Mia Goth, Jenna Ortega ve Martin Henderson'ın başrollerini paylaştığı film Apple TV Türkiye'de korku ve bağımsız kategorilerinde listeleniyor ve 18+ olarak sınıflandırılıyor.
Catherine Breillat'ın yönettiği Romance, erotik sinemanın tartışmalı ve cesur örnekleri arasında gösterilen Fransız yapımlarından biri.
Film, romantik ilişki, arzu ve cinsellik ekseninde ilerleyen hikâyesiyle erotik dram türünün sınırlarını zorlayan yapımlar arasında bulunuyor.
Graphic Desires ise modern internet ilişkileri, aldatma ve saplantı temalarını bir araya getiren bir gerilim filmi.
Hikâye, internette tanıştığı bir kadına ilgi duyan bir adamın giderek daha karmaşık bir ilişkinin içine sürüklenmesini konu alıyor. Cinsel içerik, gizem ve psikolojik gerilim unsurlarını bir araya getiren 2023 yapımı film, farklı dijital platformlarda da listeleniyor.
Apple TV Türkiye kataloğunda yetişkinlere yönelik veya erotik temalar içeren filmlerin bulunması, bu yapımların Apple TV+ orijinali olduğu anlamına gelmiyor.
Örneğin Müptela Lionsgate yapımı, Striptiz Warner Bros. yapımı, X ise A24 yapımı bir film. Dolayısıyla haberlerde “Apple TV+ erotik filmleri” ifadesi arama açısından kullanılabilse de içeriklerin yapımcısı ve Apple TV'deki sunum biçimi birbirinden ayrı değerlendirilmeli.
Apple'ın Türkiye'deki yeni hizmet düzenlemesiyle birlikte Apple TV kataloğunun Türk kullanıcılar açısından daha fazla gündeme gelmesi, özellikle Apple TV+ erotik film aramalarının da artmasına neden olabilecek bir gelişme olarak öne çıkıyor.
Türkiye kataloğunda öne çıkan yapımlar arasında;
gibi erotik, yetişkin temalı veya cinsel içerik barındıran farklı türlerde yapımlar bulunuyor.
Not: Apple TV kataloğundaki içerikler zaman içinde değişebileceğinden, filmlerin Türkiye'deki güncel erişim durumu Apple TV'nin resmi katalog sayfalarından kontrol edilebilir.
]]>Müzisyen çift, pazar günü aileleri ve yakın dostlarının katıldığı sade ve özel bir törenle nikâh masasına oturdu. Gökçe, bu özel gününde tasarımı Tanju Babacan imzalı özel bir gelinlik tercih ederken, zarif, kendine has ve değişik görünümüyle dikkat çekti.
Düğünün ardından yoğun çalışma temposu nedeniyle balayını erteleyen çift, kısa bir dinlenme molası vermek için Marmaris’teki evlerine geçti
]]>
Müzisyen, besteci, akademisyen ve kültür yöneticisi kimliklerini aynı potada buluşturan Tolga Volkan Aslan, “Seyir” adlı albümüyle müzikseverlerin karşısına çıkarken, tamamı kendi bestelerinden oluşan enstrümantal çalışma, Anadolu’nun geleneksel müzik damarından beslenirken, yalın ve çağdaş anlatımıyla dinleyiciyi kendi iç dünyasına doğru bir yolculuğa davet ediyor.
Aslan’ın müziğinde yalnızca nota ve melodiler değil; yaşanmışlıklar, özlemler, umutlar ve insanın iç dünyasında biriken duygular da kendine yer buluyor. Sanatçının ifadesiyle “Seyir”, aslında onun hayat yolculuğunun müzikal bir karşılığı.

Albümün adının nereden geldiğini anlatan Tolga Volkan Aslan, “Seyir”in kendi yaşam hikâyesiyle doğrudan bağlantılı olduğunu belirtirken “Yolculuktan geliyor... Hayatımın yolculuğu ve bu yolculuktaki üzüntülerimi, sevinçlerimi, umutlarımı hepsini kapsadığı için böyle bir isim kullandım.”diyerek ifade etti.
Albümdeki eserleri birbirinden ayırmanın kendisi için kolay olmadığını söyleyen Aslan, yine de “Seyir” isimli eserin özel bir yere sahip olduğunu ifade ederken, eserin kendisi açısından taşıdığı anlamın yanı sıra atfettiği kişilerin de bu parçayı özel kıldığını dile getirdiğini sözlerine ekledi.
HABER: Serdar Karadeniz / Magazinname.com
]]>Elbette her tiyatro oyuncusunun dizi sektöründe yer alması gerekmiyor. Ancak özellikle özel tiyatrolarda çalışan, celebrity olarak tanınmayan yetenekli oyuncuların önemli bir bölümü aynı sorundan yakınıyor: Prova ve oyun günleri ile dizi çekim takvimlerinin birbirine uymaması.
Bir oyuncu haftalarca prova yaptığı bir oyunu sırf bir dizi projesiyle çakışıyor diye bırakamıyor. Çünkü özel tiyatrolarda bir oyunun arkasında yalnızca oyuncu değil; yönetmen, teknik ekip, sahne, dekor, ışık, kostüm ve seyirciye verilmiş bir söz var. Dolayısıyla oyuncunun “Ben bu hafta çekime gidiyorum” deme lüksü her zaman bulunmuyor.
Ödenekli tiyatrolarda çalışan oyuncular açısından ekonomik güvence görece daha farklı olabilir. Fakat özel tiyatrolardaki, özellikle de henüz geniş kitleler tarafından tanınmayan oyuncular için mesele yalnızca para değil. Görünür olamamak, sektöre kendini gösterememek ve sürekli aynı dar oyuncu havuzunun içinde kalmak ciddi bir mesleki sıkışmışlık yaratıyor.
Belki de artık dizi sektörünün oyuncu seçme alışkanlıklarını biraz değiştirme zamanı gelmiştir.
İspanyol ve Meksika dizilerinde, özellikle dijital platformlarda, farklı projelerde farklı oyuncuların karşımıza çıkması tesadüf değil. Seyirci yalnızca birkaç tanınmış yüzü değil, yeni yüzleri ve yeni oyunculuk biçimlerini de tanıyor. Bu durum dizilere de ayrı bir renk ve gerçeklik kazandırıyor.
Türkiye’de de tiyatro sahnesinin deneyimli oyuncularından daha fazla yararlanılması, aslında sadece oyuncuya değil, dizinin kendisine de kazandırır. Çünkü tiyatro oyuncusu farklı karakterlere dönüşme konusunda güçlü bir birikime sahiptir. Seyircinin daha önce yüzünü ezberlemediği bir oyuncu, ekranda karakterin önüne geçmeden hikâyenin parçası olabilir.
Belki çözüm, oyuncuların tiyatrodan vazgeçmesi değil; dizi sektörünün tiyatronun çalışma düzenini de hesaba katabilmesi.
Çünkü sahnede ışığı bekleyen çok yetenekli oyuncular var.
Onların tek ihtiyacı biraz daha fazla fırsat.
Ve belki de Türk dizilerinin ihtiyacı olan şey tam olarak bu: hep aynı yüzler değil, yeni hikâyeler taşıyabilecek yeni yüzler.
Gökhan Yetiş / Magazinname.com
]]>Galeri Abay, 18–20 Eylül 2026 tarihleri arasında Paris Expo – Porte de Versailles, Pavillon 5.1’de düzenlenecek 17. Art3f Paris – Sonbahar Sayısı kapsamında 50 sanatçı ve 50 eserle yer alacak.
Türkiye’nin güncel sanat üretimini uluslararası sanat ortamına taşımayı hedefleyen Galeri Abay, Paris’te gerçekleştireceği bu katılımla sanatçılarını sanatseverler, koleksiyonerler ve uluslararası sanat profesyonelleriyle buluşturacak.

Galeri Abay’ın Art3f Paris 2026 seçkisinde farklı disiplinlerden 50 sanatçı ve 50 eser yer alıyor. Her biri farklı bir bakış açısını, tekniği ve sanatsal anlatımı ortaya koyan eserler, Türkiye’deki çağdaş sanat üretiminin çeşitliliğini Paris’te uluslararası izleyiciye sunacak.
Sanatçıların özgün üretimlerinden oluşan seçki, farklı hikâyeleri ortak bir sanat dili etrafında buluştururken Türkiye ile uluslararası sanat çevreleri arasında yeni bağlantılar kurulmasına da zemin hazırlayacak.
Galeri Abay, sanatın herhangi bir coğrafyanın ya da kültürün sınırları içerisinde kalamayacağı düşüncesinden hareketle, sanatın evrensel bir iletişim ve buluşma alanı olduğuna dikkat çekiyor.
Galeri Abay’ın Paris katılımı, galerinin uluslararası sanat vizyonunun önemli adımlarından biri olarak öne çıkıyor.
Galeri, uluslararası sanat fuarları ve sergiler aracılığıyla Türkiye’den sanatçıları farklı ülkelerdeki sanatseverler, koleksiyonerler, galeriler, mimarlar ve sanat profesyonelleriyle buluşturmayı hedefliyor.
Paris’te gerçekleştirilecek Art3f katılımıyla da Türkiye’den çıkan güncel sanat üretimlerinin dünya sanat ortamında daha görünür hale getirilmesi, sanatçıların uluslararası kariyerlerine katkı sağlanması ve Galeri Abay’ın uluslararası sanat ağının güçlendirilmesi amaçlanıyor.

Galeri Abay’ın Paris’teki seçkisinde şu sanatçılar yer alıyor:
Ayda Küçük, Aysel Turdun, Ayşe Ayyıldız, Banu Erdem, Barış Sönmezateş, Birce, Defne Önen, Diçle Arslan, Dilara Cansız, Ebru Candan, Elena Lav, Emine Kılcık Tiğin, Emine Şahbaz, Esin Aysey, Esin Çekiç, Fatih Bakır, Fatma Dedekargınoğlu, Feride Semiz İntaş, Feridun Işiman, Gülşah Şahin, Hediye Akoğlu, Hülya Altunyurt, Hülya Çolaklar, Hüseyin Bozoğlan, İrem Candar, Jale Ersoy, Nur Ulubil, Nurcihan Velioğlu, Nurdan Kabacık, Nurdan Yılmaztürk, Melis Özdoğru, Meltem Kurtoğlu, Murat Yücel, Mustafa Çavuş, Mustafa Kurmalı, Mustafa Önem, Nazlı Özyurtlu, Nermin Toy, Nihan Bayındır, Seher Uysal, Selda Eğer, Sema Çavuş, Sührap Serdar, Şölen Kumru, Tolga Tiğin, Tuğba Çevik, Uğur Özen ve Zhanna Berdiyeva.
Bu seçkiyle Galeri Abay, farklı kuşaklardan ve disiplinlerden sanatçıların üretimlerini aynı çatı altında bir araya getirerek Türkiye’nin çağdaş sanat alanındaki çeşitliliğini Paris sanat ortamına taşıyacak.
Galeri Abay, sanatseverleri, koleksiyonerleri, sanat profesyonellerini ve Paris’te bulunan sanat dostlarını Art3f Paris 2026 kapsamında gerçekleştirilecek seçkiyi keşfetmeye davet ediyor.
Tarih: 18–20 Eylül 2026
Mekân: Paris Expo – Porte de Versailles, Pavillon 5.1
Adres: 1 Place de la Porte de Versailles, 75015 Paris
Vernissage: 18 Eylül 2026, 18.00
Galeri Abay’ın kurucusu Ayşegül Abay, 50 sanatçı ve 50 eserden oluşan Paris seçkisiyle Türkiye’nin çağdaş sanat birikimini uluslararası sanat dünyasıyla buluşturacak olmaktan duydukları mutluluğu ifade ediyor.
“İstanbul’dan Paris’e, 50 sanatçı, 50 eser ve tek bir ortak dil: SANAT.”
GALERİ ABAY
Sanatı buluşturuyor, sanatçıya yol açıyoruz.
HABER: Kamil Hızer / Magazinname.com
Instagram: @kamilhizer
Vala Thorsdottir'in yazdığı, Semih Çelenk'in dilimize kazandırdığı ve uyarladığı, Metin Zakoğlu'nun yönettiği " Raporlu Çatlak / Háaloft " (2000) adlı oyun bir kadının içsel yolculuğunu kara komedi tarzıyla anlatıyor.
Şimdi düşünüyorum da; bazen hırçın, bazen kendine suskunluğuyla duvarlar ören Afife Reşat...
" Gözyaşı dediğin nedir ki ? Su işte " diye gülümseyen, bir vakitler büyüdüğünde ille de "Bale" olacağına inanan Soniaşko... belki Nazan. Hani şu "Bizimkiler"den Nazan.
Ya, Shirley Valantine ?
Ne tuhaf, Bayan Frola'nın güz çiğdemlerini hatırlatan, o içe dokunan tebessümü, kalmış belleğimde.
Lüküs Hayat'ın " Gayri kabil mümkün değil " Belkıs'ı mesela.Tatlı Kaçık " Opal Kronkie. " Ölüm Tuzağı "ndaki medyum.
Hepsi Ayşe Kökçü'ydü. Ayşe Kökçü'nün benzersiz yorumlarıyla hayat verdiği biyografisine kattığı kadınlardı. Nasıl unutabilirim ki, " Gelmeyen Bahar " adlı filmdeki Neslihan'ı...
Ayşe Kökçü'nün rol aldığı oyunlar geçiyor aklımdan : " Susuz Yaz ", " Polisin Müşterileri ", " İki Efendi'nin Uşağı ", " Kurtuluştan Belgeler", "Babamın Gorilleri", "Yollar Tükendi", " Bahar Noktası ", " Kanlı Nigar ", " Büyük Jüstinyen ", " Dört Kişilik Bahçe ", " Perşembe'nin Hanımları", " Vişne Bahçesi ", " Size Öyle Geliyorsa Öyledir "....

" Bir Selfiye Ne Dersin? ", " Anlat Anlat Rahat Et "in ardından Metin Zakoğlu ve Ayşe Kökçü " Raporlu Çatlak " isimli oyunda yeniden bir araya gelmişler ve sadece güldürmeyen, düşündüren, hüzünlendiren, enerjik, ustalıkla sahneye aktarılmış bir oyuna daha imza atmışlar.
" Evet, deliyim.Bunun için sizden özür dilemek zorunda değilim..."
" Raporlu Çatlak " Ayla Çınar için hastayken, zeki kalabilmek çok önemliydi.Visa Kart sliplerinden oluşan bir koleksiyonu vardı.Aslında tüm masele ödemek ya da ödememekti. Önerilen, dayatılan hayatlara rağmen akıl sağlığını korumak zorunda oluğunu çok iyi biliyordu.On parmağı için on adet tırnak makası satın almıştı örneğin.Evet, ayrıntıları seviyordu Ayla Çınar.Gözündeki çapağı temizlemeyi unutan insanları en çok seviyordu.

Ayşe Kökçü minör gamdan bir hüzün, ince, sedefsi duyarlılıklar serpiyor sahneye. Sımsıcak, samimi, sahici, inandırıcı bir karakteri tüm boyutlarıyla aktarırken, askıya alınmış duygu ve yaşamlara da ustalıkla değiniyor.Dahası malzemesi bol oyunculuğuyla, her sözcüğün, her repliğin iç sesini, makamını, özünü bulup çıkartıyor. Karanlık bir dehlize sızan ziya, içinde firuzelerin,
eflatunların, erguvanların, bin bir ışık çakımının menevişlendiği, debisi yüksek bir nehire dönüşüyor adeta.
" Tiyatrocu demek, tiyatro sanatçısı demektir.Tiyatroya gönül vermiş olan demektir.İster okullu olsun, ister alaylı, kendini bu alanda yetiştiren, eğiten, sevdiği için, istediği için, tutkunu olduğu için, onsuz yapamayacağı için tiyatro yapana tiyatrocu denir. "
Zeynep Oral'ın " Seksen Yaşım Merhaba " (2026) adlı kitabında yer alan bu tanım neredeyse 50.Sanat Yılı'nı dolduran Ayşe Kökçü'yü ne güzel anlatıyor, öyle değil mi ?
" ...sevdiği için, istediği için, tutkunu olduğu için, onsuz yapamayacağı için tiyatro yapan..."
Lafı yine şirazesinden çıkarttım, farkındayım.Ne yapayım, " Raporlu Çatlak " beni bütün bu hatırlayışlara, çağrışımları götürdü.Bu oyunu mutlaka izleyin derim. Hem de hiç vakit kaybetmeden.
(*) Saklambaç. Söz: Fecri Ebcioğlu
HABER: Pınar Çekirge / Magazinname.com
]]>Müzik, çocukluğumdan beri hayatımın bir parçasıydı. Şarkı söylemeyi her zaman çok seviyordum ama bunu zaman içinde eğitimle de geliştirmek istedim. Lise yıllarımda okulun oda orkestrasında çello çaldım, sonrasında dört yıl şan eğitimi aldım ve bir dönem müzikal tiyatroyla ilgilendim. Müziğin benim için yalnızca sevdiğim bir şey değil, gerçekten içinde olmak istediğim bir alan olduğunu da bu süreçte daha net fark ettim.
Söylemek zaten çocukluğumdan beri hayatımdaydı. Şarkı sözü yazmaya olan ilgim ise 2025 senesinde Amy Winehouse’un hayat hikayesiyle tanıştıktan sonra başladı. Yaşadıklarını samimi ve filtresiz bir şekilde müziğine aktarabilmesi beni çok etkilemişti. Bir gün ders çalışırken, tamamen içimden gelerek önüme bir kağıt alıp sözler yazmaya başladım. O noktadan sonra müzik benim için sadece söylemekten çıkıp kendi hikayelerimi anlatabileceğim bir alana dönüştü.

İlk söz ve bestem “Keşke” isimli şarkım. Aslında şarkıyı ilk olarak İngilizce yazmıştım. İlk bestem olması sebebiyle bendeki yeri her zaman ayrıydı, müzikal yolculuğuma başlarken de çıkış şarkımın Türkçe olmasına karar verince “Keşke”yi Türkçeye uyarladım ve ilk şarkım olarak yayınladım. Bu yüzden “Keşke” benim için hem ilk beste heyecanımı hem de profesyonel müzik yolculuğumun başlangıcını temsil ediyor.
Benim için en önemli şey samimiyet. Gerçekten hissettiğim ve içimde karşılığı olan bir duygu veya hikaye olduğunda yazıyorum. Dinleyenin şarkıda kendinden bir şey bulabilmesini çok önemsiyorum. Bu yüzden üretirken önceliğim belli bir kalıba ya da beklentiye uymaktan ziyade, anlatmak istediğim duyguyu mümkün olduğunca gerçek bir şekilde aktarabilmek ve sonunda içime sinen bir müzik ortaya çıkarmak.

Kendi yaşadığım ve içimde biriktirdiğim duygulardan, bazen çevremde tanık olduğum hikayelerden, bazen bir yakınımın ifade edemediği duyguları dile getirirken, bazen de o anki enerjimden besleniyorum. Bir şarkı kayıp ve özlemden doğabiliyor, bir diğeri kalple mantık arasındaki çatışmadan, başka biri ise tamamen özgürlük, özgüven ya da eğlenme isteğinden çıkabiliyor. Benim için önemli olan o duygunun bende gerçek bir karşılığının olması.
Müziğimi en başta “gerçek” olarak tanımlarım. Tür olarak Türkçe alternatif ve pop çizgisinde ilerliyorum ama kendimi tek bir müzik türünün içine koymak istemiyorum. Hep çok farklı türlerde müzik dinledim ve söylemekten keyif aldım; doğal olarak üretirken de farklı türlerden besleniyorum. Bence müzik üretmenin en güzel taraflarından biri özgür olabilmek. O yüzden zaman içinde farklı sound’lar denemeye ve müziğimin değişmesine de alan bırakmak istiyorum.

Hazırda bekleyen birçok şarkım var ve yeni şarkılar üretmeye de devam ediyorum. Öncelikli hedefim bunları doğru zamanda, gerçekten içime sinen halleriyle dinleyiciyle buluşturmak ve müzikal anlamda kendimi geliştirmeye devam etmek. Bunun yanında kendi kurduğum Larissa Medya’yı da uzun vadede büyütmek istiyorum. Hayalim, Larissa’nın yalnızca kendi şarkılarımı yayınladığım bir şirket değil, müzik üretmek isteyen başka insanların da kendilerine adil ve güvenilir bir alan bulabilecekleri bir yer haline gelmesi.
]]>Beyoğlu’nun sanat akışında kritik bir rol oynayan tarihi Muammer Karaca Tiyatrosu, aslına uygun restorasyon süreciyle yeniden kapılarını açmaya hazırlanıyor. Yapının tarihi dokusuna sadık kalınarak gerçekleştirilen fiziki ve yapısal dönüşüm, projeyi yalnızca bir tiyatro sahnesi olmaktan çıkardı. Modern sahne mekanizmalarıyla donatılan bina, bünyesine kazandırılan çağdaş bir sergi salonu sayesinde Beyoğlu’nun kültür-sanat omurgasında çok işlevli bir çekim merkezi olarak yerini alacak.
Tarihi yarımadanın kültürel buluşma noktası olan Fatih Reşat Nuri Sahnesi, tiyatroseverleri ağırlamak için gün sayıyor. Seyirci konforunu, bina güvenliğini ve sahne mekaniklerini en üst düzey standartlara kavuşturan kapsamlı yenileme çalışmaları başarıyla tamamlandı. Yenilenen yüzüyle sahne, Şubat 2027 itibarıyla sanatseverlere kapılarını açacak.
Kadıköy Rıhtımı’nın endüstriyel ve mimari simgelerinden biri olan tarihi hal binasındaki Haldun Taner Sahnesi’nde restorasyon çalışmaları titizlikle sürüyor. Yapının özgün mimarisini açığa çıkaran ve taşıyıcı sistemlerini güçlendiren mühendislik çalışmaları, kentin koruma bilincine verilen önemin en somut örneklerinden birini oluşturuyor. Kadıköy’ün bu vazgeçilmez sanat durağı, Mayıs 2027’de sanat dünyasıyla yeniden buluşacak.

Kültür mirasını koruma çalışmalarını kesintisiz sürdüren İBB, tiyatro müjdelerinin yanı sıra kentin görsel hafızasına kazandırılan yepyeni bir projeyi daha hayata geçirdi. İstanbul Boğazı’nın benzersiz kültürünü ve tarihini gözler önüne seren İstanbul Boğaz Müzesi, Mahir Polat’ın duyurusuyla birlikte Kabataş’ta ziyaretçilerini ağırlamaya başladı.
Kentin kamusal hafızasını koruma ve geleceğe taşıma kararlılığını her adımda hissettiren bu hamleler, Mahir Polat’ın idari ve kültürel vizyonunu bir kez daha gözler önüne sererken, İstanbul’u uluslararası düzeyde hak ettiği kültür başkenti kimliğine ulaştırıyor.
]]>Müzik kariyerinde kendine özgü yorumuyla dikkat çeken Murat Kaynak, yeni şarkısı “Aşktandır O” ile müzikseverlerle buluştu. Söz ve müziği Eren Sandal’a, aranjesi ise Baz’a ait olan şarkı, K2 Müzik etiketiyle tüm dijital platformlarda yayınlandı.
Aşkın Değişen Yüzüne Dikkat Çekiyor
“Aşktandır O” yalnızca bir aşk şarkısı olmanın ötesine geçerek, günümüz ilişkilerinin değişen dinamiklerine ışık tutuyor. Şarkının klip hikâyesi, oyuncu ve senarist Hafize Başak tarafından kaleme alınırken, yönetmen koltuğunda Mert Gider oturdu.
Klipte aşkın yalnızca romantik ve idealize edilmiş tarafı değil; günümüzde insanların birbirine kolayca ulaşabildiği ancak duygusal olarak giderek uzaklaştığı ilişkiler de ele alınıyor. Modern çağın beraberinde getirdiği yabancılaşma, iletişim biçimlerindeki değişim ve aşkın anlamının dönüşümü, klibin temel hikâyesini oluşturuyor.
“İnsanlar Birbirine Hiç Olmadığı Kadar Yakın, Ama Duygusal Olarak Uzak”
“Aşktandır O”, günümüz dünyasında aşkın ne ifade ettiğini sorgularken dinleyicisine de kendi hikâyesini kurabileceği bir alan bırakıyor. Teknolojinin insanları birbirine her zamankinden daha kolay ulaştırdığı, ancak duygusal bağların giderek daha kırılgan hâle geldiği bir dönemde şarkı, aşkın değişen yüzüne farklı bir pencereden bakıyor.
Murat Kaynak’ın güçlü ve kendine has yorumuyla hayat bulan “Aşktandır O”, yayınlandığı ilk günden itibaren dinleyicilerden ilgi görürken, dijital platformlardaki yükselişini de sürdürüyor.
]]>
Sultan Ölmez / Magazinname.com
]]>Seyrek Aşireti’nin aile yakınlarını, dostlarını ve çok sayıda davetliyi bir araya getiren düğün; kalabalığı, yöresel gelenekleri, sanatçı kadrosu, takı merasimi ve sabahın ilk saatlerine kadar devam eden eğlencesiyle adeta bir festival havasında geçti.
Gecenin merkezinde ise damat Mahmut Seyrek vardı. Almanya’dan gelen aile yakınları ve dostlarının yanı sıra Türkiye’nin farklı noktalarından düğüne katılan davetliler, Mahmut Seyrek ve Melike Seyrek çiftinin mutluluğuna ortak oldu.
Uzun yıllardır Almanya’nın Dortmund kentinde yaşamını ve iş hayatını sürdüren genç iş insanı Mahmut Seyrek, en özel gününde yakın çevresini Türkiye’de buluşturdu.
Mahmut Seyrek’in Almanya’daki aile yakınları ve arkadaşları da bu özel gece için Türkiye’ye gelerek genç çifti yalnız bırakmadı. Gazipaşa’daki düğün böylece yalnızca iki gencin hayatını birleştirdiği bir gece değil, Almanya ile Türkiye arasında büyük bir aile ve dostluk buluşmasına dönüştü.
Düğün boyunca davetlilerle yakından ilgilenen Mahmut Seyrek, misafirperverliğiyle de dikkat çekti. Şehir dışından ve Almanya’dan gelen konukların konaklamaları düşünülerek bölgenin seçkin otellerinde ağırlanmaları sağlandı.

Aslen Şanlıurfa Viranşehirli olan Mahmut Seyrek ve ailesi, düğünde memleketlerinin geleneklerini de yaşattı.
Davetlilere Urfa yöresinin geleneksel lezzetlerinden oluşan yemekler ikram edilirken, gecenin ilerleyen saatlerinde halaylar, zılgıtlar ve yöresel oyunlarla tam anlamıyla bir Güneydoğu düğünü atmosferi yaşandı.
Uzun halay kuyruklarının oluştuğu gecede genç yaşlı yüzlerce davetli piste çıktı. Zılgıtların yükseldiği, müziğin bir an olsun susmadığı düğünde Mahmut Seyrek ve Melike Seyrek çifti de davetlilerle birlikte doyasıya eğlendi.
Seyrek ailesinin düğününün en çok konuşulan ayrıntılarından biri ise sahne alan sanatçıların sayısı oldu.
Hakan Taşıyan, Cumali Alp, Eda Doğanay, Popstar Selçuk, Küçük İbo, Mustafa Uğur, Ozan Beşir, İbrahim Dizlek, Halil İbrahim Kalaycıoğlu namıdiğer Zülfikar Ağa, Mazlum, Mervan Güler, Agit Öztürk, Cevher Canses ve Burhan Taşkın gecede yer alan isimler arasında bulundu.
Birbirinden farklı müzik tarzlarının aynı gecede buluştuğu düğünde sanatçılar sırayla sahneye çıkarak canlı performanslar sergiledi.
Düğünün sunuculuğunu ise Cumali Alp ve Mervan Güler üstlendi. İkilinin enerjik sunumu gece boyunca eğlencenin temposunu yüksek tuttu.
Sanatçıların art arda sahne aldığı gecede kimi zaman duygusal türküler söylendi, kimi zaman ise hareketli parçalarla yüzlerce kişi aynı anda halaya durdu. Sahnedeki sanatçıların damat Mahmut Seyrek ve gelin Melike Seyrek için seslendirdikleri eserler de geceye ayrı bir renk kattı.

Arabesk ve fantezi müziğin sevilen isimlerinden Hakan Taşıyanın da yer aldığı gece, farklı kuşaklardan sanatçıları aynı düğünde buluşturdu.
Eda Doğanay, Küçük İbo, Popstar Selçuk, Cumali Alp, Mervan Güler, Mustafa Uğur, Ozan Beşir, İbrahim Dizlek, Mazlum, Agit Öztürk, Cevher Canses ve Burhan Taşkın ayrı ayrı sahne performanslarıyla geceye katkıda bulundu.
Düğünün ilerleyen saatlerinde ise gecenin renkli anlarından biri yaşandı.

Halil İbrahim Kalaycıoğlu, namıdiğer Zülfikar Ağa, gecenin ilerleyen saatlerinde damat Mahmut Seyrek ile birlikte davetlilerin yoğun ilgisiyle karşılaştı.
Zülfikar Ağa ve Mahmut Seyrek omuzlara alınırken, çevrelerinde büyük bir eğlence halkası oluştu. Davetliler ikilinin etrafında oyunlar oynadı, halaylar çekildi ve zılgıtlar birbirine karıştı.
Düğünün en renkli görüntülerinden birine dönüşen bu anlarda Mahmut Seyrek’in mutluluğu yüzüne yansırken, kalabalığın coşkusu geceyi adeta açık hava festivaline çevirdi.
Gecenin merakla beklenen bölümlerinden biri de geleneksel takı merasimi oldu.
Almanya’dan gelen aile yakınları, dostlar ve diğer davetliler genç çifti takılarıyla yalnız bırakmadı. Gelin Melike Seyrek’e çok sayıda altın takılırken, takı merasiminin ardından ortaya çıkan görüntüler düğünün ihtişamını gözler önüne serdi.
Takılan altınların ağırlığı nedeniyle Melike Seyrek’in hareket etmekte zorlandığı anlar gecenin en çok dikkat çeken görüntülerinden biri oldu.
Damat Mahmut Seyrek’e de yakın çevresi ve dostlarından yoğun ilgi vardı. Eğlencenin zirve yaptığı anlarda geleneksel şekilde havaya paralar saçıldı. Pistteki coşku, zılgıtlar ve halaylarla birleşince ortaya unutulmayacak görüntüler çıktı.
Takı merasiminde oldukça yüksek miktarda para ve altın toplandığı gözlenirken, herhangi bir resmi rakam açıklanmadı.

Düğünün dikkat çeken bir başka yönü de Mahmut Seyrek’in misafirleri için yaptığı organizasyon oldu.
Özellikle Almanya’dan gelen aile yakınları ve dostları başta olmak üzere şehir dışından gelen konukların Gazipaşa ve çevresindeki seçkin otellerde ağırlanması, Seyrek ailesinin misafirperverliğini ortaya koydu.
Mahmut Seyrek, düğün boyunca masaları dolaşarak davetlilerle tek tek ilgilenirken, Türkiye’nin ve Almanya’nın farklı noktalarından gelen dostlarına katılımlarından dolayı teşekkür etti.
Gecenin ilerleyen saatlerinde kalabalığın enerjisi düşmek bir yana daha da arttı.
Sanatçıların canlı performansları peş peşe devam ederken halaylar hiç kesilmedi. Bir tarafta Urfa yöresinin gelenekleri yaşatılırken diğer tarafta sahne şovlarıyla modern ve görkemli bir düğün organizasyonu ortaya çıktı.
Mahmut Seyrek, dostları ve sanatçılarla sık sık piste çıkarak geceye eşlik etti. Gelin Melike Seyrek de düğün boyunca davetlilerin yoğun ilgisiyle karşılaştı.
Almanya’dan gelen misafirler, Viranşehirli aile yakınları, sanatçılar ve çok sayıda davetlinin aynı çatı altında buluşmasıyla Gazipaşa uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir geceye ev sahipliği yaptı.

Kalabalık davetli topluluğu, güçlü sanatçı kadrosu, Urfa mutfağı, halayları, zılgıtları, takı merasimi ve sabahın ilk saatlerine uzanan eğlencesiyle Mahmut Seyrek ile Melike Seyrek’in düğünü, bölgede uzun süre konuşulacak organizasyonlardan biri olmaya aday oldu.
Almanya Dortmund’dan başlayan ve Şanlıurfa Viranşehir’in köklü düğün geleneklerini Alanya-Gazipaşa’ya taşıyan bu özel gecenin sonunda Mahmut Seyrek ve Melike Seyrek, kendilerini yalnız bırakmayan ailelerine, yakınlarına, dostlarına, sanatçılara ve tüm davetlilere teşekkür etti.
Gecenin sonunda geriye ise yüzlerce davetlinin şahit olduğu halaylar, zılgıtlar, canlı müzik performansları, takı merasimi ve Mahmut ile Melike Seyrek çiftinin unutulmaz mutluluk görüntüleri kaldı.
Gazipaşa’da gerçekleşen bu görkemli buluşma, Seyrek ailesinin hafızasına unutulmayacak bir düğün olarak kazındı.
]]>
" Bir zamanlar patlayan yıldızların içinden çıkan parçalar…Sonra güneş…Sonra gezegenler…Sonra da dünyada ortaya çıkan ilk küçük canlılar. O ilk canlıların içinde tüm bu bilgiyi saklayan bir şey vardı. Küçücük bir şey vardı. Bilgiyi nesilden nesile aktaran bir şey. Bilim insanları ona DNA diyor. DNA çok küçük. Ama bütün canlıların nasıl büyüyeceğini, nasıl görüneceğini, nasıl yaşayacağını söyleyen şey de o. Benim elimin içinde de o kod var. Çiçeklerin ve Piti’nin içinde de var. Ve ben düşünmeden edemiyorum… Ya o kodu biraz değiştirirsek? Doğa kendi hikâyesini yazarken biz de küçük bir kelime ekleyebilirsek? Belki bir çiçek daha parlak olur. Belki daha güçlü büyür. Belki de hiç görmediğimiz bir renk açar. Bütün bunlar o küçücük kodun içinde saklı..."
Oyunu okurken/ izlerken " İnsan ait olduğu yerden gidebilir mi, yoksa taşıdığı DNA onu hep aynı sona mı götürür " sorusunu düşünmemek imkansız.
" Sonuç: Yaptığımız deney genlerin etkisini bize gösterdi.
Nesilden nesile geçen genlerin olduğunu bilmek, yüzyıllar hatta binyıllarca önce de var olduğumuzu bilmek demek. Binlerce yıl önce yaşamış bir insanla aynı parçayı taşıyorum demek. Rüya gibi... ve korkutucu...
Yarın için tasarılarım ne? Bu deney onları ne kadar etkiledi?
Bir kere, DNA düzenlemelerinin Çiçekler üzerindeki etkisi dikkatimizi daha büyük şeylere çevirdi. Güneşe, yıldızlara… Bütün evren küçük parçacıklardan kurulu bir dünya olabilir mesela... Bu dünyayı tanımak istiyorum. İçimdeki her atom, hepimizin içindeki atom…
Sadece küçücük bir adım atabildiysek bizden öncekilerden, başardık demek. Ne kadar büyük bir güç. Ne kadar umut verici."
Sahi " Kadife Çiçekleri " ni, seksenli yılların hemen başında Deniz Gökçer, Serpil Tamur'lu kadodan izlemiş hayran kalmış ve sonrasında Paul Zindel'in eserleriyle de tanışma fırsatını yakalamıştım.
Pınar Çekirge / Magazinname.com
]]>Türk sinemasında bıraktığı izlerle kuşaklar boyunca hatırlanan Tarık Akan, vefatının 10. yıl dönümünde memleketi olarak gördüğü Bakırköy’de düzenlenecek etkinliklerle anılacak. Sanat yaşamının yanı sıra eğitim alanındaki çalışmaları ve toplumsal duyarlılığıyla da öne çıkan Akan’ın hatırası, kurucusu olduğu Özel Taş İlkokulu ve Ortaokulu başta olmak üzere gün boyunca düzenlenecek programlarla yaşatılacak.
16 Eylül Çarşamba günü gerçekleştirilecek anma etkinlikleri; okul bahçesinde başlayacak, Bakırköy Kabristanı’ndaki törenin ardından akşam saatlerinde Bakırköy Meydanı’ndaki kapsamlı programla devam edecek.
Anma programının ilk adresi, Tarık Akan’ın 1991 yılında kuruculuğunu üstlendiği Özel Taş İlkokulu ve Ortaokulu olacak.
Saat 08.45’te okul bahçesinde gerçekleştirilecek törende, Akan’ın kendi sesinden mezuniyet konuşmalarından seçilen bölümler dinletilecek. Törene okul yönetimi, öğrenciler, öğretmenler ve velilerin yanı sıra sanatçının ailesi de katılacak.
Program kapsamında Yönetim Kurulu Başkanı Özlem Üregül, Okul Müdürü Dr. Burcu Aybat ve Taş Okul mezunlarından Anıl Ilgaz konuşma yapacak.
Anma programının ikinci durağı ise Bakırköy Kabristanı olacak. Saat 09.30’da Tarık Akan’ın kabri başında düzenlenecek törende ailesi, yakınları, öğrencileri, öğretmenleri, velileri, sanatçı dostları ve Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı temsilcileri bir araya gelecek.
Törende Akan’ın sevenleri ve dostları sanatçıya ilişkin duygu ve anılarını paylaşırken, kabrine kırmızı karanfiller bırakılacak.
Tarık Akan’ın 10. ölüm yıl dönümü dolayısıyla günün en kapsamlı etkinliği ise akşam saatlerinde Bakırköy Meydanı’nda düzenlenecek.
İBB Kültür ve Bakırköy Belediyesi iş birliğiyle 19.00-21.00 saatleri arasında gerçekleştirilecek programda, sanatçının yaşamı, sinema kariyeri ve Bakırköy ile kurduğu bağ farklı gösteriler, video çalışmaları, müzik performansları ve konuşmalarla ele alınacak.
Program, Tarık Akan’ın hayatından görüntülerin yer aldığı özel video gösterimiyle başlayacak. Ardından Taş Okul Korosu, “Bu Kalp Seni Unutur mu?” adlı eseri seslendirecek.
Gecenin dikkat çeken bölümlerinden biri “Bakırköy’den Yeşilçam’a” başlığını taşıyacak. Bu bölümde Akan’ın gençlik yılları, Bakırköy’de geçen yaşamı ve Türk sinemasının önemli isimlerinden birine dönüşen sanat yolculuğu anlatılacak.
Sanatçının hayatına ilişkin hazırlanan biyografi ve sinevizyon gösteriminin ardından gecenin konuklarından Zeki İrfanoğlu, Tarık Akan ile ilgili anılarını ve düşüncelerini izleyicilerle paylaşacak.
Anma gecesinin müzik ve performans bölümünde Tarık Akan’ın rol aldığı filmlerle hafızalarda yer eden eserler seslendirilecek.
Çeşitli sanatçıların ve Taş Okul Korosu’nun sahne alacağı bölümde “Yalancı Yârim”, “Ateş Böceği”, “Mavi Boncuk”, “Her Şey Seninle Güzel”, “Deli Mavi” ve “Ayrılık” gibi eserler müzikseverlerle buluşacak.
Performanslara, Tarık Akan’ın farklı dönemlerinden görüntülerin yer aldığı sinevizyon gösterimleri de eşlik edecek.
Gecenin özel konuklarından Onur Akın da Tarık Akan’a ilişkin anılarını Bakırköylülerle paylaşacak.
Ardından “Selam Söyle Tarık Akan” başlıklı özel bölüm gerçekleştirilecek. Onur Akın, orkestra eşliğinde üç eser seslendirerek sanatçıya duyulan özlemi ve dostluğunu müzik aracılığıyla aktaracak.
Programın finalinde Tarık Akan’ın yaşamından ve sanat kariyerinden fotoğrafların yer aldığı özel bir video gösterimi izleyicilerle buluşacak.
Gecenin kapanışında Özel Taş İlkokulu ve Ortaokulu Yönetim Kurulu Başkanı Özlem Üregül ile Okul Müdürü Dr. Burcu Aybat sahneye davet edilecek. Programda yer alan sanatçıların tamamının sahnede buluşmasının ardından “Yiğidim Aslanım”, sanatçılar ve Taş Okul Korosu tarafından hep birlikte seslendirilecek.
Tarık Akan’ın hayatında önemli bir yere sahip olan Bakırköy’de gerçekleştirilecek 10. yıl anması, yalnızca usta sanatçının sinema kariyerini hatırlamakla sınırlı kalmayacak. Etkinliklerle Akan’ın sanata, eğitime, çocuklara ve topluma verdiği değerlerin yeni kuşaklara aktarılması hedeflenecek.
16 Eylül 2026 Çarşamba
Özel Taş İlkokulu ve Ortaokulu – Okul Bahçesi
Bakırköy Kabristanı
Bakırköy Meydanı
Açılış
Filmler ve Film Şarkıları
Onur Akın Özel Bölümü
Final
Sözleri Ferit Özkan ve Seçkin Özer tarafından kaleme alınan “Kader”in müziğinde Ferit Özkan’ın, düzenlemesinde ise Seçkin Özer’in imzası bulunuyor. Türk pop müziğinin dinamik yapısını oryantal tınılarla harmanlayan eser, hareketli atmosferinin altında güçlü bir duygusal anlatım da barındırıyor.
Şarkının hem ritmik hem de duygusal yönüyle dinleyiciye farklı bir müzik deneyimi sunmayı hedeflediğini belirten Ayşen Birgör, projeye ilişkin düşüncelerini samimi sözlerle dile getirdi.
Birgör, “Bu projede amacımız dinleyicimizin dertlerinden uzaklaşıp müzikle nefes almasıydı” diyerek “Kader”in ortaya çıkışındaki temel motivasyonu anlattı.
Geniş repertuvarı, güçlü sahne performansı ve dinleyicileriyle kurduğu samimi iletişimle tanınan Ayşen Birgör, bugüne kadar farklı projelerdeki yorumuyla dikkat çekti.
Sanatçının kariyerindeki önemli çalışmalardan biri de Cengiz Kurtoğlu ile gerçekleştirdiği düet oldu. Kurtoğlu’nun bir kadın sanatçıyla gerçekleştirdiği ilk düet projesinde yer alan Birgör, bu çalışmayla müzik yolculuğunda dikkat çeken bir başka başarıya imza attı.
Başarı anlayışını yalnızca rakamlar ve listelerdeki sıralamalar üzerinden değerlendirmeyen Birgör, “Nicelikten çok kalplere dokunabilmek benim önceliğim” sözleriyle sanat anlayışını ortaya koyuyor.
Ayşen Birgör, “Kader” ile yalnızca güncel müzik listelerinde yer almayı değil, dinleyicilerin hafızasında kalacak ve zaman içerisinde değerini koruyacak bir eser ortaya koymayı hedefliyor.
Güçlü vokali, sahne deneyimi ve yorumculuğuyla müzik dünyasında kendine özgü bir çizgi oluşturan sanatçı, yeni çalışmasıyla repertuvarına bir eser daha ekledi. “Kader”, Ayşen Birgör’ün müzikal birikimini günümüz sound’uyla buluştururken sanatçının zamana meydan okuyan eserler bırakma hedefini de bir kez daha ortaya koyuyor.
]]>Belki de hayatın bize sunduğu her deneyim, kendimiz hakkında bilmediğimiz bir şeyi göstermek için karşımıza çıkıyordur.
Ya hayatımızdaki hiçbir şey sandığımız kadar anlamsız değilse ?
Her şeyin bir sebebi ve sonucu varsa.
Tesadüf gibi gördüğümüz her şey “ Evren'in “ bize hazırlamış olduğu ortamlarsa.
Aslında hepimiz birbirimize aynayız ve yansımayız. Bazı insanlar bize bir şey öğretmek için gelir. Bazı kayıplar bizi başka yola yönlendirir. Her yaşadığımız olay bize bir ders verir. Ve bu derslerde ruhumuzun tekamüle ermesini sağlar. Bizler buraya sadece para kazanmak ,çalışmak ,evlenmek ,çocuk doğurmak, yaşlanmak ve ölmek için gelmedik. Evet bunlar yaşamın parçaları ama tamamı değil. Hepimizin bu dünyaya bir geliş sebebi , bir görevi var. Bizler bu Dünya'nın arka bahçesine seçilmiş oyuncularız. Hepimiz bizlere verilen karakterleri canlandırıyoruz.
Burada olmamızın daha derin bir nedeni var.
Öğrenmek
Sevmek
Değişmek
Hakiki insan olmak
İyi insan olmak
Ve dönüşmek
Aslında kendimizin sandığımızdan çok daha fazlası olduğunu fark etmek.
O içimizde ki kapının arkasındaki bizi tanımıyoruz ve kim olduğumuzu da bilmiyoruz.
Aslında yolculuğumuz tam da o kapının eşiğinde başlıyor.
Varoluşun kendisine açılan o kapı. Olmamız gereken o kişiye dönüştüren kapı. Bizi biz yapan ya da yapacak olan o kapı.
Şelale Coşkuntuna / Magazinname.com
]]>Londra’da düzenlenecek özel davette, Bent’in uzun bir hazırlık sürecinin ardından tasarladığı sekiz özel kaftan ilk kez moda dünyasının karşısına çıkacak. Geleneksel Türk ve Osmanlı kaftanlarından ilham alan tasarımlar, modern couture yaklaşımıyla yeniden yorumlanarak geçmişin estetik anlayışını günümüz modasıyla bir araya getirecek.
Londra Moda Haftası çerçevesinde Zeynep Ober tarafından organize edilecek özel davet, Londra’nın prestijli özel üye kulüplerinden Home House’ta gerçekleştirilecek.
Moda sektöründen profesyonellerin, basın mensuplarının ve seçkin davetlilerin bir araya gelmesi beklenen gecede Pınar Bent’in özel koleksiyonu da uluslararası izleyicilerin beğenisine sunulacak.
Bent’in Londra için hazırladığı koleksiyonun merkezinde ise Türk kaftan geleneği bulunuyor.
Pınar Bent’in hazırladığı koleksiyon, tamamen el işçiliğiyle ortaya çıkarılan sekiz özel kaftandan oluşuyor.
Türk ve Osmanlı kültürünün karakteristik kaftan estetiğinden izler taşıyan tasarımlarda geleneksel motifler, gösterişli detaylar ve couture işçiliği modern bir tasarım anlayışı içerisinde yeniden ele alınıyor.
Her biri yoğun emek ve titiz bir çalışma sonucunda hazırlanan kaftanlar, yalnızca birer moda tasarımı olarak değil, aynı zamanda Türk tekstil ve süsleme geleneğinin çağdaş bir yorumu olarak öne çıkıyor.
Koleksiyonun Londra’da sergilenmesiyle birlikte Türk el işçiliğinin, geleneksel motiflerin ve kaftan kültürünün uluslararası moda çevrelerinde daha geniş bir kitleye ulaşması hedefleniyor.
Gecenin en özel anlarından biri ise Pınar Bent’in koleksiyon finalinde gerçekleştireceği tasarımla yaşanacak.
Başarılı tasarımcı, tarihi bir İngiliz gelinliğini kendi couture çizgisi doğrultusunda yeniden yorumlayarak davetlilerin karşısına çıkaracak.
Bu özel tasarım, koleksiyonun anlatısını yalnızca Türk kaftan geleneğiyle sınırlı bırakmayarak iki farklı kültürün moda aracılığıyla buluşmasına da zemin hazırlayacak.
Yüzyıllar boyunca gelişen Türk kaftan geleneği ile İngiliz moda tarihinden gelen gelinlik kültürü, Pınar Bent’in özgün tasarım yaklaşımıyla aynı koleksiyonun finalinde buluşacak.
Haute couture ve gelinlik tasarımlarıyla adından söz ettiren Pınar Bent açısından Londra’daki bu özel organizasyon, uluslararası kariyer yolculuğunda önemli bir durak olarak öne çıkıyor.
Tasarımlarında geleneksel estetik unsurları çağdaş moda anlayışıyla bir araya getiren Bent, Londra’daki sunumuyla kendi tasarım dünyasını uluslararası izleyiciyle buluşturmanın yanı sıra Türk kaftan kültürünün zenginliğini de görünür kılmayı amaçlıyor.
Moda dünyasının önemli merkezlerinden biri olan Londra’da gerçekleştirilecek özel gecede, geleneksel Türk kaftanlarının ihtişamı modern couture anlayışıyla yeniden hayat bulacak.
Pınar Bent’in sekiz parçadan oluşan özel koleksiyonu ve gecenin finalinde sergilenecek tarihi İngiliz gelinliği yorumu, Türk ve İngiliz moda mirasının aynı tasarım hikâyesinde buluştuğu dikkat çekici bir sunuma dönüşecek.
]]>Yazarlar Birliği ve pek çok kültür-sanat platformu tarafından da paylaşılan romanın tanıtımında, kitabın dışarıdan bakıldığında her şeye sahip görünen bir kadının, hayatla ölüm arasındaki ince çizgide bambaşka bir gerçeklikle karşılaşmasını konu aldığı vurgulanıyor. Hikâyenin merkezinde, insanın en büyük yolculuğunun aslında kendi içine yaptığı yolculuk olduğu fikri yer alıyor.
Romanın kahramanı Dyla; İstanbul'da yaşayan, iyi eğitimli, başarılı ve varlıklı bir kadın, büyük bir şirketin yöneticisi. Sanat, edebiyat, müzik ve mimariyle iç içe büyümüş; dışarıdan bakıldığında kusursuz görünen bir hayatı var. Ancak bu görünümün ardında, çocukluğunun saflığını ve kendi iç sesini zamanla kaybetmiş, başarı ve kontrol duygusunun arkasına saklanmış başka bir Dyla yaşıyor.
Kalbinin en derininde kapanmamış bir hikâye de var: üniversite yıllarındaki büyük aşkı Mert. İkisi birbirini çok sevmiş, ancak sevgiyi yaşama biçimleri farklı olduğu için yılları ayrılmıştır; Mert onunla birlikte yeni bir hayat kurmak isterken Dyla kariyerini ve İstanbul'daki yaşamını bırakamaz. Yıllar sonra Mert aniden karşısına çıktığında, Dyla'nın bastırdığı duygular yeniden yüzeye çıkar. Öfkeyle bindiği arabada geçirdiği ağır bir trafik kazasının ardından, gözlerini açtığında artık İstanbul'da değildir.
Kendini bulduğu yer, zamanın ve bildiği dünyevi düzenin dışında bir yer olan Velenor'dur. Parası, statüsü, sınıfsal üstünlüğü olmayan; sevgi, adalet ve şükür kavramları üzerine kurulu bu dünyada Dyla'nın karşısına, Velenor'un kadim bilgeliğini taşıyan rehberi Arnevim çıkar. Arnevim'in ona sorduğu tek soru, romanın da özünü oluşturur: “Sen kimsin?”
Arnevim rehberliğinde kibirle, kendine söylediği yalanlarla, öfke ve intikamla yüzleşen Dyla, çocukluğunda geride bıraktığı yaratıcı tarafıyla -resim yapma tutkusuyla- yeniden buluşur. Velenor'un rehberi Arnevim'in oğlu Kaelion ile tanışması ise hikâyenin aşk ve dönüşüm eksenini derinleştirir; Dyla burada hem yeni bir aşk hem de hayatının gerçek yeteneğini -Velenor'un hafızasını resmetme görevini- bulur. Roman, Dyla'nın hamileliği, doğumu ve gerçek dünyayla Velenor arasında yaşadığı bilinç kaymasıyla ilerlerken, okuru “Velenor gerçekten var mı, yoksa bir bilinç hâli mi?” sorusuyla baş başa bırakıyor.
Romanın alt başlığındaki “İki Dünya Arasında” ifadesi, yazarın kendi tabiriyle yalnızca iki mekânı değil, iki yaşam anlayışı arasında kalmayı anlatıyor: bir yanda hız ve gürültünün hâkim olduğu bugünün düzeni, diğer yanda insanın özünde mümkün olan daha hakiki bir yaşam.

1976 yılında İstanbul'da doğan Yeşim Pala, İstanbul Bilgi Üniversitesi Genel İşletme Bölümü'nde eğitim aldı. İş hayatında uzun yıllar üst düzey yöneticilik yaptı; liderlik, insan ilişkileri, karar alma ve kurumsal yönetim alanlarında deneyim kazandı. Edebiyat ise çocukluğundan bu yana hayatının ayrılmaz bir parçası oldu; şiirler, hikâyeler ve kişisel metinlerle başlayan yazma tutkusu, zamanla insanın görünen hayatının ardındaki dünyayı sorgulayan özgün bir anlatım diline dönüştü.
“Velenor: İki Dünya Arasında”, Pala'nın edebiyat yolculuğunun ilk ve dönüm noktası niteliğinde bir eseri. Roman; aşk, kimlik, başarı, kibir, affetme, şükür, sadeleşme ve ruhsal uyanış gibi kavramları merkezine alırken, modern insanın dış dünyada kurduğu hayatla iç dünyasında aradığı anlam arasındaki mesafeyi sorguluyor. Şu anda yaşamını Barselona'da sürdüren yazar, iş dünyasındaki çalışmalarının yanı sıra yeni edebi projeler üzerinde çalışmaya devam ediyor.

Yeşim Pala için yazmak, çocukluğundan bu yana süregelen bir tutku. Zaman zaman şiir, zaman zaman hikâye, zaman zaman da sevdiklerine bıraktığı kısa notlarla şekillenen bu alışkanlık, yıllar içinde insanın görünen hayatının ardındaki dünyayı sorgulayan özgün bir anlatım diline dönüştü. Yazarın kökleri, Rumeli kültürünün vefa, misafirperverlik ve güçlü aile bağlarına dayanan değerlerinden beslenirken; İstanbul'dan Barselona'ya uzanan yaşam serüveni de bakış açısını genişleten önemli bir dönüm noktası oldu.
“Velenor: İki Dünya Arasında”ın çıkış noktasında, insanın kendi içindeki çatışmalarla -akılla kalp, korkuyla cesaret, geçmişle gelecek arasında- yüzleşme fikri yatıyor. Roman, mitolojinin insanlığın kadim hafızası olduğu düşüncesinden yola çıkarak, kadim anlatıların bilgeliğini günümüz insanının ruhsal yorgunluğuyla buluşturmayı hedefliyor. Kitabın adı da bu ikiliği yansıtacak şekilde kurgulanmış: “Vel” bilinmeyeni ve insanın iç dünyasını, “nor” ise ışığı, yönü ve yeniden doğuşu çağrıştırıyor.
Ana karakter Dyla'nın hikâye boyunca yaşadığı en büyük kırılmanın, dışarıda yaşanan bir kayıp ya da savaş değil, kendi içinde yıllarca biriktirdiği korkularla, kibirle ve mazeretlerle yüzleşmesi olduğunu belirten yazar, karakterin değil insanlığın ortak hakikatini yazmayı amaçladığını dile getiriyor. Kapaktaki lotus çiçeği de bu yaklaşımın simgesi: karanlığın içinden lekesiz doğan, zorlu süreçlerden geçse de özü sağlam kalan bir ruhun imgesi.

Yeşim Pala, “Velenor: İki Dünya Arasında” ile eş zamanlı olarak sosyal medya hesabından paylaştığı özlü sözlerle de okurlarını kendi içlerine bir yolculuğa davet ediyor. Bu paylaşımlardan bazıları şöyle:
“Herkesin içinde kimseye göstermediği bir oda vardır. Başarı giremez oraya. Para da, alkış da, başkalarının hayranlığı da... İnsan o odada yalnızca kendisiyle kalır. Velenor'u yazarken anladım: en zor karşılaşma, insanın kendisiyle olandır.”
YEŞİM PALA
“Hayat bazen seni kırmak için değil, uyandırmak için sarsar. Kaybettiğini sandığın şeyler aslında seni hafifletir.”
YEŞİM PALA
“Bir gün sahip olduğun her şeyi masanın üzerine koy. Unvanını, paranı, evini, başarılarını... Sonra hepsini kaldır. Masada senden ne kaldı? Velenor, biraz da bu sorunun peşinden doğdu.”
YEŞİM PALA
“İnsan en çok giderken değişmiyor. Kalması gereken yerde artık kalamadığını anladığında değişiyor.”
YEŞİM PALA
“Hayatın garip bir adaleti var. Belki de olgunlaşmak, daha fazlasını kazanmak değil; neye artık ihtiyacın olmadığını anlayabilmektir.”
YEŞİM PALA
Yazarın aile ve kişisel değerlerine dair paylaşımları da geniş bir okur kitlesi tarafından ilgiyle takip ediliyor. Babasından öğrendiklerini anlattığı bir paylaşımında Pala, “bazı babalar kızlarına kanat vermez, kök verir” diyerek değerlerinden ödün vermemeyi babasından öğrendiğini ifade ediyor.
“Velenor: İki Dünya Arasında”, Doğan Kitap çatısı altında Novus etiketiyle raflardaki yerini aldı. Doğan Kitap'ın resmi kanallarına göre eser; Doğan Yayınları, D&R, Idefix, Hepsiburada, Trendyol ve Kitapyurdu üzerinden doğrudan temin edilebiliyor.
]]>Spor, çocukluk yıllarımdan itibaren hayatımın önemli bir parçası oldu. İlk şampiyonluk deneyimlerimi gençler kategorisinde basketbol, uzun atlama ve yüksek atlama branşlarında yaşadım. Bu deneyimler, rekabetçi ruhumu, çalışma disiplinimi, kararlılığımı ve zorlu yollardan korkmamayı şekillendirdi.
Sanat üniversitesinden mezun olduktan sonra farklı ve zorlu bir yol seçerek profesyonel otomobil sporlarına yöneldim. Kariyerime standart sınıfta başladım ve kadınlar takımında şampiyonluk ile birincilik elde ettim. Daha sonra GT sınıfında erkeklerle yarışarak ikincilik dereceleri kazandım.
Yaklaşık 10 yıl boyunca profesyonel olarak otomobil sporlarıyla ilgilendim. Büyük bir tutkuyla bağlı olduğum bu spor için ciddi miktarda zaman, enerji ve kişisel maddi kaynak harcadım. Race, ralli ve slalom gibi farklı kategorilerde yarıştım ve bu süreçte altın ve gümüş madalyalar, şampiyonluk dereceleri ve çeşitli takdir belgeleri kazandım.
Koç burcunda doğdum ve kişiliğimin önemli bir bölümünü mücadeleci ruhum, rekabet duygum, cesaretim ve hedefe ulaşma arzumla özdeşleştiriyorum. Benim için başarı yalnızca bir hayal olmadı. Her zaman hak ettiğim yere ulaşmak için çalışmam gerektiğine inandım.

Profesyonel spor hayatımın ardından Türkiye’ye taşındım ve hayatımda yeni bir döneme girdim. Modellik, medya ve iletişim alanlarında çalışmaya başladım.
Bu süreçte yoga ile de ilgilenmeye başladım. Çünkü zihinsel huzurun, pozitif düşüncenin, odaklanmanın ve pozitif enerjinin hem kararlarımızı hem de kişisel gelişim yolumuzu güçlü biçimde etkilediğine inanıyorum.
Benim için güç yalnızca rekabet etmek ya da dış dünyada kazanmak anlamına gelmiyor. Bazen gerçek güç, sakin kalabilmek, devam edebilmek ve yeniden başlayabilmektir.
Profesyonel yolculuğumun devamında, eski iş ortağımla birlikte Dubai’de bir şirket kurarak uluslararası pazarlama alanına girdim.
Çalışmalarımın önemli bir bölümü, Orta Doğulu yatırımcılarla Avrupa’daki yatırım fırsatları arasında bağlantı kurmaya odaklandı. Web3, kripto, sanat ve yatırım projeleri dahil olmak üzere çeşitli alanlarda Türkiye, Dubai, İsviçre ve Schengen bölgesindeki ülkelerde profesyonel çalışmalar yürüttüm ve sık seyahat ettim.
Kripto, Web3 ve sanatla ilgili uluslararası etkinliklere katılmak, birçok yatırımcıyla bağlantı kurmamı ve pazarlama ile yatırım alanındaki profesyonel ağımı geliştirmemi sağladı.
Profesyonel kariyerimin bir bölümünde TEURNIA’da Pazarlama Uzmanı olarak da görev yaptım. Bu organizasyonda ekibimizin odak noktası, pazarlama stratejilerini yeniden tanımlamak ve Web3 alanındaki farklı hedef kitlelere ulaşabilecek ilgi çekici ve etkili hikâyeler üzerine kurulu kampanyalar geliştirmekti.
Marketing Specialist rolümde, kripto alanında faaliyet gösteren markaların görünürlüğünü ve konumunu güçlendirmeyi amaçlayan stratejik kampanyaların hayata geçirilmesinde görev aldım. Yaklaşımım, güncel pazar trendlerini takip etmek, yaratıcı düşünmek ve yeni bakış açılarını kullanmak üzerine kuruluydu. Amaç yalnızca dikkat çekmek değil, bu ilgiyi ölçülebilir ve gerçek sonuçlara dönüştürmekti.
Pazarlama, teknoloji ve tüketici davranışlarındaki son gelişmeleri yakından takip etmek, profesyonel çalışmalarımı hızlı değişen pazara uyumlu tutmamı sağladı.
Benim için pazarlama yalnızca bir ürün ya da markanın tanıtımını yapmak değildir. Pazarlama, güven yaratma, bağlantılar kurma ve bir fikri gerçek bir büyüme fırsatına dönüştürme sanatıdır.

Profesyonel faaliyetlerimin yanında kişisel olarak gayrimenkul ve altın yatırımları ile de ilgileniyorum. Yatırıma uzun vadeli ve gelecek odaklı bakıyorum. Bugün aldığımız birçok kararın gerçek değerinin gelecekte ortaya çıkacağına inanıyorum.
Benim için gayrimenkul ve altın almak yalnızca bir varlık satın almak değil, aynı zamanda geleceği ve güvenliği inşa etmek anlamına geliyor.
Zaman benim için son derece değerlidir. Zamanın insanın sahip olduğu en değerli sermayelerden biri olduğuna inanıyorum. Onu boşa harcamak, bizi yıllarca hedeflerimizden uzaklaştırabilir. Bu nedenle zamanımı ve enerjimi anlamsız ya da değersiz şeylere harcamamaya çalışıyorum.
Tüm bu yıllar boyunca annemin desteği hayatımdaki en önemli manevi güçlerden biri oldu. Bugüne kadar inşa ettiğim her şeyin temelinde önce Allah’ın lütfu, ardından annemin desteği ve kendi kişisel çabalarım bulunuyor.
Bugüne kadar profesyonel hayatımda hiç kimseden maddi destek almadım. Elde ettiğim şeylerin önemli bir bölümü kendi çalışmalarımın, kararlarımın, aldığım risklerin ve kişisel yatırımlarımın sonucudur.
Yaklaşık üç yıl İsviçre’de yaşadıktan sonra İstanbul’a geri döndüm ve hayatımda yeniden yeni bir başlangıç yapmaya karar verdim.
Modellik çalışmalarımı sürdürürken aynı zamanda oyunculuk dersleri ve profesyonel eğitimlere başladım. Şu anda ana odağım eğitim, oyunculuk, mesleki gelişim ve daha fazla öğrenmek üzerine.
Küçük başlangıçların küçümsenmemesi gerektiğine inanıyorum. Başlangıçta basit ve önemsiz görünen adımlar, istikrar ve inançla birleştiğinde insanı çok büyük hedeflere taşıyabilir.
Hayat yolculuğum yalnızca başarılar, madalyalar, seyahatler ve profesyonel çalışmalarla şekillenmedi.
Bugün sahip olduğum gücün arkasında derin duygusal hayal kırıklıkları, zor günler ve çok sayıda gözyaşı da bulunuyor. Bu deneyimler kolay değildi, fakat kendimi daha iyi tanımamı ve kişisel olarak büyümemi sağladı.
Bu süreçte hayattan hem acı hem de tatlı birçok ders aldım. En önemli derslerden biri, korkunun bizi hareketsiz bırakmasına izin vermemek gerektiğidir. Bununla birlikte, dikkatli ve bilinçli olmak benim için her zaman önemli bir ilkedir.
Ayrıca hayat bize tekrar tekrar bir şeyin, bir durumun ya da bir insanın yolumuzun parçası olmadığını gösteriyorsa, ona zorla tutunmamak gerektiğini öğrendim. Bazen bırakmak bir başarısızlık değil, daha iyi fırsatlar için alan açmaktır.
Her zaman bütün kalbimle inandığım bir cümle vardır:
“Işık, sonunda karanlığa galip gelir.”
İlişkilere, Güvene ve İnsani Değerlere Bakışım
Yaklaşık bir yıldır herhangi bir duygusal ilişki içinde değilim ve şu anda tüm odağımı hedeflerime, kariyerime, eğitimime, öğrenmeye ve kişisel gelişimime veriyorum.
Ancak bir ilişkide benim için son derece önemli olan bazı temel değerler vardır: dürüstlük, saygı, güven, sadakat ve fedakârlık.
Bir ilişkinin temelini benim için güven oluşturur.
En önemli kırmızı çizgim ihanettir. Bir insana duyduğum güven kaybolduğunda, onu yeniden inşa etmek benim için çok zordur ve böyle bir deneyim duygusal olarak son derece yaralayıcı olabilir.
Affedebilirim, çünkü bazen affetmek insanın kendi iç huzuru için gereklidir. Ancak unutmak benim için farklı bir konudur. Yaşadıklarımı unutmak yerine onlardan ders çıkarmayı ve bu dersleri kişisel gelişimimin bir parçası haline getirmeyi tercih ederim.
Bana göre sağlıklı bir ilişki, iki insanın sevgi, saygı, güven ve emniyet duygusu içinde birbirlerinin kişisel ve profesyonel gelişimini de destekleyebildiği bir alan olmalıdır.
Gelecek Hayalim: Oyunculuk, Sinema ve Sanat ile Yatırımın Birleşmesi
En büyük hayallerimden biri, oyunculuk alanında başarılı olmak ve sinema ile televizyon sektöründe profesyonel olarak yer almaktır.
Ancak hayalim yalnızca oyuncu olmakla sınırlı değil.
Uluslararası pazarlama, iletişim ve yatırım alanlarında yıllar içinde edindiğim deneyimi kullanarak gelecekte dünyanın farklı bölgelerinden yatırımcıları sinema ve televizyon projelerine kazandırmak istiyorum.
Yatırım ve sanat gibi iki farklı alandaki deneyimimin gelecekte bir noktada birleşmesini arzuluyorum.
Türkiye’nin ekonomisine, sanatına, sinema ve televizyon sektörüne küçük de olsa katkı sunabilmeyi ve uluslararası yatırımcılarla değerli sanatsal projeler arasında köprü kurabilmeyi umuyorum.

Kadınlara vermek istediğim en önemli mesajlardan biri şudur: Bugün başlayın.
Büyük bir sermayenizin olup olmaması önemli değil. En küçük yeteneklerinizi, becerilerinizi ve fırsatlarınızı kullanın. Çünkü bugün küçük görünen şeyler, istikrar ve çabayla gelecekte büyük başarılara dönüşebilir.
Ben, ne kadar eker ve emek verirsek, o kadar biçme fırsatı bulacağımıza inanıyorum.
Hayatın akışına güveniyorum, ancak aynı zamanda hiçbir hayalin emek vermeden gerçekleşmeyeceğine inanıyorum. Başarısızlıklar yolun sonu değildir. Bazen bizi daha güçlü olmaya, daha büyük hedefler belirlemeye ve daha fazla inanç ve enerjiyle devam etmeye zorlar.
Ben hâlâ öğreniyorum ve bunu gelişimimin en önemli parçalarından biri olarak görüyorum. İnsan artık öğrenecek hiçbir şeyi kalmadığını düşündüğü anda gelişimi de durur.
Allah’ın izniyle bu yolda başarılı olmayı ve gücüm yettiğince kararlılıkla, umutla, enerjiyle ve azimle ilerlemeyi diliyorum.
Hepimiz için aydınlık günler, daha güzel bir gelecek ve dünyada barış dileğiyle.
INSTAGRAM : @Mariya_Nasirian
]]>51 yaşında hayatını kaybeden Serhat Kılıç için düzenlenen anma töreni, tiyatronun önemli isimlerinden Muhsin Ertuğrul adına yapılan saygı duruşuyla başladı. Sahne, bu kez bir oyunun değil, yıllarını tiyatroya adamış bir sanatçının ardından söylenen veda sözlerinin adresi oldu.
Kılıç’ın meslek yaşamına dair anıların paylaşıldığı törende, sanatçı dostları onun enerjisini, sahne tutkusunu ve oyunculuk disiplinini anlattı. Oyuncu Ahmet Mümtaz Taylan da törende yaptığı konuşmada Kılıç’ı Devlet Tiyatrosu’na girdiği yıllardan bu yana tanıdığını belirterek, gençlik dönemindeki yüksek enerjisine ve güçlü oyunculuk karakterine dikkat çekti.
Serhat Kılıç, yalnızca tiyatro sahnelerinde değil, televizyon ve sinemada da geniş bir izleyici kitlesine ulaştı. “Ezel”, “Seksenler” ve “Kuruluş Osman” gibi yapımlardaki rolleriyle tanınan oyuncu, sinemada ise Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan “Kış Uykusu” filmindeki performansıyla dikkat çekti.
Tiyatrodaki çalışmalarının yanı sıra oyunculuk eğitimi ve sahne sanatlarının farklı alanlarında da çalışmalar yürüten Kılıç, geride farklı kuşaklardan sanatçıların hatırladığı geniş bir mesleki miras bıraktı.
İstanbul’daki anma töreninin ardından Serhat Kılıç’ın naaşı Ankara’ya götürüldü. Oyuncu için 8 Eylül Salı günü Ahmet Hamdi Akseki Camii’nde öğle namazının ardından cenaze namazı kılındı. Kılıç, cenaze namazının ardından Karşıyaka Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Serhat Kılıç’ın ölümü sanat dünyasında büyük üzüntü yaratırken, Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ndeki veda töreni de onun tiyatroyla kurduğu güçlü bağın simgesi oldu. Bir oyuncu, bir eğitmen ve sahne sanatlarına tutkuyla bağlı bir sanatçı olarak anılan Kılıç, meslektaşlarının ve izleyicilerinin hafızasında bıraktığı rollerle yaşamaya devam edecek.
]]>Eskiden tiyatrolar vardı. Hem de gerçekten tiyatrolar…
Kaliteliydi. Sayıları azdı ama bir ağırlıkları, bir ciddiyetleri vardı. Mantar gibi her köşeden bitmezlerdi.
Birkaç konservatuvar vardı. Girmek kolay değildi. Hatta hiç kolay değildi. Sınavlar gerçekten sınavdı.
Yüz kişiden fazla insanın sınava girip, yalnızca dört-beş kişinin kazandığını bilirim.
Bugün sinemada, televizyonda gördüğümüz bazı önemli oyuncuların bile yıllar sonra “Konservatuvarı kazanamadım” dediğini duyuyoruz.
Şimdi ise durum biraz farklı.
Onlarca üniversitenin tiyatro ve oyunculuk bölümü var. Mantar gibi çoğalıyorlar.
Parası olan okuyor, olmayan yetenekli gençler ise bir şekilde burs bulup; tam burs, yarım burs, çeyrek burs derken okula giriyor.
Her yılın sonunda da karşımıza bir sürü “oyuncu oldum” diyen genç çıkıyor.
Kızmayın bana ama…
Diploma almakla oyuncu olunmuyor.
Üstelik bu gençlerin çoğu, sağlam ve köklü tiyatrolara girmek istese de kolay kolay giremiyor. Çünkü iyi tiyatroların kadroları zaten yıllar içinde oluşmuş oluyor.
Bazıları çocuk tiyatrolarında iş buluyor.
Okul okul, ellerinde bavullarla dolaşıp oyun oynuyorlar. Bu konuya başka bir yazıda daha uzun girerim.
Ama şimdi konumuz bu değil.
Peki ne yapıyor bu arkadaşlar?
Bir araya gelip tiyatro kuruyorlar.
Hele içlerinden biri “Ben satış işinden anlarım” diyerek şirketi de kurduysa… İşte o zaman işler daha da ilginç bir hal alıyor.
Çünkü sahne kiraları acayip.
Barlarda, düğün salonlarını andıran yerlerde, hatta önüne plastik sandalyeler dizilmiş yükseltilerin üzerinde tiyatro yapmaya çalışıyorlar.
Olmuyor.
Seyirci küstürülüyor.
Sonra bu ortamda başka bir tür ortaya çıkıyor:
Sahte tiyatrolar.
Derme çatma sahneler açılıyor.
Bazılarını tanıyorum. İsim vermeyeceğim.
Adam Türkçe konuşamıyor, diksiyon desen sıfır…
Ama ders veriyor.
Bir başkası daha “Cin Ali”yi çözememiş; sevgilisine, eşine, dostuna yazdığı üç satırlık metni alıp “yazan-yöneten” diye afişe koyuyor.
Ve tiyatro oluyor!
Oluyor mu?
Olmuyor tabii.
Bir de telifsiz oyunlar ve kitaplardan oyun devşirme meselesi var.
“Telifsiz” dedim ya…
En az sekiz tiyatro Bir İdam Mahkûmunun Son Günü oynuyor.
Bir o kadarına yakını Bir Delinin Hatıra Defteri oynuyor.
Ardından ünlü kitapların isimleri kocaman harflerle afişlere yazılıyor.
Biletler 100, 130 lira…
Oyuncular ise sözde kendi yetiştirdikleri oyuncular.
Bilinçsiz, bilgisiz ve oyunculuğu bağırmaktan ibaret sanan bir anlayış.
Yazık.
Bazıları benim oyunlarımın bile adını değiştirip oynuyor.
Ve ortalık öylesine çamur ki kimse bulaşmak istemiyor.
Daha kötüsü, bunlar turnelere çıkıyor.
Anadolu’ya gidiyorlar.
Sanatı da beraberlerinde götürmek yerine, maalesef tiyatronun itibarını da yerlerde sürüklüyorlar.
Sistemleri de hayli ilginç.
Önce düzgün ve bilinen salonlardan uzun vadeli tarihler alıyorlar.
Mesela “15 Kasım’da XXX Tiyatrosu’ndayız” diyorlar.
Bu, diğer salonlar için de bir referans oluyor.
“Demek ki orada oynuyorlar. O zaman bunlar ciddi bir ekip.”
Sonrası?
Sahne kirası ödenmiyor.
Borç takılıyor.
O uzun vadeli oyun tarihi bir sonraki uzun tarihe erteleniyor.
Sonra bir başka salon…
Bir başka şehir…
Bir başka tarih…
Anadolu’yu dolandıran bazı ekiplerin yöntemi ise daha da ilginç.
Elinde bavuluyla gariban bir oyuncu geliyor.
“Abi, ışıkçımız hastalandı, gelemedi. Sizde biri var mı?”
Tabii ki var.
Zaten bir tane ışık var.
Aç.
Kapat.
Hepsi bu.
Oyun oynanıyor.
Sonra:
“Kirayı hocamız yollayacak.”
Vınnn!
Ara ki bulasın.
Telefonlar açılmıyor.
Açılsa da sonuç yok.
Bu yüzden isim değiştiriyorlar.
Sürekli.
Bilet firmaları da çaresiz.
Satışa çıkarıyorlar.
Aslında çıkarmamaları gerekir ama onların da ekmek parası var.
Sonra bir bakıyorsun…
Adam gibi çalışan bir tiyatro ekibinin eski sezondan kalan oyunlarıyla birlikte en fazla üç oyunu vardır.
Hadi dört olsun.
Bunlara bakıyorsun:
On beş, yirmi tane oyun açık!
Bu nasıl oluyor?
Oluyor işte.
Zavallı, bilinçsiz seyirci bir-iki kere tuzağa düşüyor.
Google yorumlarına bakmadan gidiyor.
Sonra tiyatroya küsüyor.
Asıl üzücü olan da bu.
Çünkü kötü olan yalnızca o oyun değil.
Tiyatroya olan güven de yara alıyor.
Bir de eleştiri yapmaya kalkarsanız…
Cevaplar şahane!
“Gelmezsen gelme.”
İşte sanat eleştirisine verilen çağdaş cevap!
Bunların çoğu erken saatlere oyun koyuyor.
Evden çıkmakta zorlanan bazı gençler de “Hadi tiyatroya gidelim” diyerek bu tiyatro olmayan tiyatrolara gidiyor.
Ne yazık ki bunun kolay bir çaresi yok.
“Bir kurul olsa,” diyoruz.
Ehil olanla olmayanı ayırsa…
Olmaz.
Çünkü onu da yine tiyatroculardan seçerler.
Seçilenler de karşısındakini seviyor mu, sevmiyor mu?
Kim bilir?
Zor.
Hem artık tiyatrocular eskisi gibi birbirini de sevmiyor.
İşin en acı taraflarından biri de bu.
Ama o konu…
Bir sonraki yazının konusu olsun.
Şimdilik perdeyi burada kapatalım.
Sanatı severek, tiyatroyu çoğaltarak ve birbirimize biraz daha saygı duyarak geçireceğiniz günler dilerim.
Kaan ERKAM / Magazinname.com
]]>
Sözü ve müziği merhum usta Abbas Sütçü’ye ait olan ve hafızalara en son 1987 yılında İbrahim Tatlıses’in yorumuyla kazınan unutulmaz eser “Nuranım Nuran”, yaklaşık yarım asır sonra Ersin Güloğlu’nun güçlü yorumuyla yeniden hayat buldu. Güloğlu, eseri sadece eşsiz vokaliyle modernize etmekle kalmadı; şarkının 40 yıllık tarihinde bir ilke imza atarak “Nuranım Nuran”ın ilk resmi klibini çeken sanatçı unvanını aldı.
Müzik dünyasının seçkin isimlerini bir araya getiren projenin aranjörlüğünü usta müzisyen Hakan Sakaryalı üstlendi. Stüdyo kayıtlarında Türkiye’nin en yetkin enstrüman üstatlarıyla çalışan Güloğlu, Elazığ’ın özgün müzik kimliğini de unutmadı. Eserde yer alan mahalli klarnet ve cümbüş ezgileri, şarkının ruhundaki o samimi ve bölgesel dokuyu en üst seviyede hissettirmeyi başardı.
Yönetmen Feyzullah Yıldırım’ın imzasını taşıyan klip, görsel estetiği ve kültürel derinliğiyle tam bir görsel şölene dönüştü. Elazığ folklor ekibinin muazzam performansıyla zenginleşen klip, sadece bir müzik çalışması değil, aynı zamanda Elazığ’ın zengin zeybek ve halk kültünü yarınlara taşıyan sanatsal bir arşiv niteliği kazandı. Yayınlandığı ilk andan itibaren sosyal medyada büyük bir etkileşim dalgası oluşturan eser, dinleyicilerde derin bir nostalji ve eskiye duyulan güçlü bir özlem uyandırdı.

Gelen yoğun ilgiden ve müzikseverlerin gösterdiği sevgi selinden büyük memnuniyet duyduğunu belirten Ersin Güloğlu, sanatsal üretimlerini ara vermeden sürdüreceğinin müjdesini verdi. Müzik kariyerinde vites büyüten başarılı sanatçının, yakın zamanda dev bir Avrupa turnesine çıkacağı ve uluslararası platformlarda da kültürümüzü temsil etmeye hazırlandığı öğrenildi.
“Nuranım Nuran”, Ersin Güloğlu’nun güçlü imajı, nostaljik ruhu ve kültürel mirasa sahip çıkan vizyonuyla müzik listelerindeki yükselişini sürdürüyor.
HABER: Raif Akyüz
]]>
SEN İSTANBUL'DAN DAHA GÜZELSİN (16+ Yaş)
Bir ailenin üç kadını; anneanne, kız ve torun… Üçünün ortak yazgısı, aynı mekanda, dile gelenlerden daha çok içlerinden sessiz sedasız geçen cümlelerde gizli… Erkeklerin yalnız ve eksik bıraktığı yaşamlarında, birbirlerine tutunurken ve giderek birbirine benzerken, geçmiş, şimdi ve gelecek içiçe geçiyor. Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin, İstanbul fonunda Ayfer, Başak ve Melis’in hikâyesini anlatıyor. Kadının değişmeyen hikâyesini…
“Kucağıma almışım seni… yürümüşüz beraber, çelik tellere bakmışım, çimentoya, karşıdan yeni yeni çıkan uzun binalara… yerdeki asfalta bakmışım… yolun yarısında yorulanların sigara dumanları arasından geçmişiz, ter kokusu her yer Allah kahretsin, “boğaz havasının içine ettiniz” diye bağırdım. ‘gel kız eve gidiyoruz, sen İstanbul’dan daha güzelsin’ O gün hayatımın en güzel günüymüş, meğerse…”
Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazdığı, anlatı geleneğiyle tiyatronun çağdaş araçlarını buluşturan oyun, “üç anlatıcı’lı bir kurguyla ilerliyor. Mekânın birliğine hikâyenin parçalanmışlığı ekleniyor ve farklı bir kurgu ortaya çıkıyor. Bu kurgu, geçmiş, gelecek ve şimdide çakılı kalmış üç hikâyeyi birleştiriyor. Zamanla üç hikâye de tekleşiyor ve ‘kadın’ın hikâyesine dönüşüyor…
Oyunda Esin Umulu, Şebnem Köstem, Yeliz Şatıroğlu rol alıyor.

ÇÖPSÜZ DÜNYA (4+ Yaş)
İklim değişikliği ve hava kirliliğinden dolayı bulutların renginin, rüzgârın yönünün değiştiği günlerden bir gün; umutlu, mutlu ve bilinçli bir uçurtma olan Uç Uç kuyruğu koptuğu için bir çöplüğe düşer. Çöplükte, bez bir bebek olan Püsküllü ve atılmış bir koli olan Koli Koli ile tanışır. Çöplüğün kontrolünü elinde tutan Çöpten Kral ve yardımcısı Sinek ile kurulu düzenlerini değiştirmeye çalışan Uç Uç arasında bir mücadele başlar.
Çöpsüz Dünya oyunu sevimli karakterler aracılığıyla tüketim kültürünün bilinçsizce yaygınlaştığı günümüzde “geri dönüşüm, tamir, sıfır atık ve renklerle ayrılmış atık kutuları’’ gibi konuları ele alarak atıklardan arındırılmış bir dünya nasıl mümkün olabilir sorusuna cevaplar arıyor. Oyunda Eylül Soğukçay, Pınar Demiral, Engin Akpınar, Samet Silme, Mehmet Soner Dinç rol alıyor.
Hırsları, ihtirasları nedeniyle bir yalnızlıktan, bir acıdan ötekine savrulan Dr.Faustus kendiyle, toplum ve çağıyla hesaplaşma içindeydi aslında.Örümcek ağına takılmış bir böcekten farkı yoktu.Herşey " bir bedel sonsuz bir anlaşma "ydı.
Ebru Üstüntaş; tekniği, üslubu, dili, iletisi, estetik anlayışı belli bir düzeyin çok üstünde, yalın, yoğun, iyi kurulmuş, farklı bir rejiye imza atmış.
Tüm oyuncular başarılı, inandırıcı, sahici, yer yer soluk kesen yorumlar ortaya koymuşlar.Mephistopheles rolünde Tuana Erdal ve yüreğinin sesini kaybetmiş Dr.Faustus'un tragedyasını, iç sarsıntılarını, en ileriye gidiş kararını, korkularını, paradokslarını ve sonrasını incelikle yaşar kılan Hamit Orhan Demircan'ı özellikle kutlamak istiyorum.
" Dr Faustus " u iyi ki izledim, diyorum.
Künye :
Yazar: Christopher Marlowe
Yönetmen: Ebru Üstüntaş
Uyarlayan: Ekip Çalışması
Oyuncular:
Asena Talya Taşkın
Canan Tanış
Hamit Orhan Demircan
İrem Büyükoğlu
Lütfiye Karanfil
Tuana Erdal
Uğur Seyrek
Yağmur Yalçıner
Reji Asistanları:
Hamit Orhan Demircan
İrem Büyükoğlu
Tuana Erdal
Yağmur Yalçıner
Teknik Ekip:
Kartal Murat Deniz
Burçak Balıca
Beste: Şan Üstüntaş
Maske Tasarım: Yağmur Yalçıner
Dekor-Kostüm: Ekip Çalışması
]]>Tinto Brass'ın yönettiği Caligula, klasik anlamda yalnızca bir erotik film olarak değerlendirilebilecek kadar basit bir yapıya sahip değil. Film, döneminin büyük bütçeli tarihsel sinema anlayışıyla yetişkinlere yönelik provokatif sahneleri bir araya getirmesi nedeniyle sinema tarihinde kendisine oldukça ayrıksı bir yer edinmiş durumda.
1970'li yılların sonlarında çekilen Caligula, daha gösterime girmeden önce bile dikkat çekici bir yapım olarak öne çıktı. Bunun önemli nedenlerinden biri, filmin arkasındaki yapımcı kadro ve oyuncu seçimleriydi.
Başrolde Malcolm McDowell'ın yer aldığı filmde, Helen Mirren, Teresa Ann Savoy, Peter O'Toole ve John Gielgud gibi önemli oyuncular da rol aldı.
Bu isimlerin varlığı, filmin yalnızca bir erotik sinema projesi olmadığını gösteren önemli unsurlardan biriydi. Ancak filmin özellikle cinsel içerikli bölümleri, gösterime girdikten sonra yapımın sanatsal niteliğinin önüne geçti.
Caligula, tarihsel bir imparatorluk hikâyesini anlatırken Roma aristokrasisinin yozlaşmış dünyasını, iktidar ilişkilerini ve sınırların ortadan kalktığı bir saray atmosferini tasvir etmeye çalışıyordu.
Caligula hakkında yıllardır en fazla sorulan sorulardan biri de filmin pornografik film kategorisine girip girmediği.
Bu konuda önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Film, ana akım sinema içerisinde çekilmiş tarihsel bir dram olarak tasarlanmıştı. Yönetmen Tinto Brass'ın yaklaşımı ise erotik sinema ile sanatsal sinema arasındaki sınırları zorlayan bir yapı ortaya çıkardı. Buna karşın yapımın bazı bölümlerine sonradan eklenen açık cinsel içerikli görüntüler, filmin farklı versiyonlarının ortaya çıkmasına ve Caligula'nın erotik mi yoksa pornografik mi olduğu tartışmasının yıllarca devam etmesine neden oldu.
Dolayısıyla Caligula'yı değerlendirirken yalnızca "pornografik erotik film" şeklinde tanımlamak filmin sinema tarihindeki konumunu eksik bırakır. Daha doğru yaklaşım, onu erotik sinemanın sınırlarını zorlayan, tartışmalı tarihsel drama olarak değerlendirmektir.
Erotik film kavramı, sinema tarihinde oldukça geniş bir alanı kapsıyor. Bazı filmler romantizm ve tensel yakınlık üzerinden ilerlerken, bazı yapımlar erotizmi karakterlerin psikolojisini veya hikâyenin atmosferini oluşturmak için kullanıyor.
Caligula ise bu skalada oldukça uç bir noktada bulunuyor.
Filmin Roma İmparatorluğu'ndaki iktidar ilişkilerini anlatırken cinselliği de anlatının önemli unsurlarından biri haline getirmesi, yapımın en tartışmalı erotik filmler arasında anılmasına yol açtı.
Buradaki erotizm, yalnızca romantik bir ilişkiyi anlatmak için kullanılmıyor. Cinsellik aynı zamanda güç, tahakküm, yozlaşma ve iktidarın sınırsızlaşmasıyla ilişkilendiriliyor.
Bu nedenle Caligula erotik film aramalarında sık karşılaşılan bir yapım olsa da filmin içeriği, geleneksel romantik erotik sinemadan oldukça farklıdır.
Caligula'nın yönetmeni Tinto Brass, özellikle erotik sinema alanındaki çalışmalarıyla tanınan İtalyan yönetmenlerden biri.
Brass'ın sinemasında beden, arzu, bakış ve cinsellik sıklıkla anlatının önemli unsurları arasında yer aldı. Yönetmenin sonraki çalışmalarında da erotizm belirgin biçimde öne çıktı.
Ancak Caligula, Brass'ın filmografisinde ayrı bir konuma sahip. Çünkü yapım, yalnızca erotik sinema geleneği içerisinde değerlendirilmedi; aynı zamanda tarihsel film, politik drama ve dönem sineması özelliklerini de taşıdı.
Bu çok katmanlı yapı, filmin bugün bile tartışılmasının temel nedenlerinden biri.
Filmin dikkat çekici yönlerinden biri de oyuncu kadrosu.
Malcolm McDowell, Caligula karakterinin psikolojik dönüşümünü ve giderek daha baskıcı hale gelen iktidar anlayışını filmin merkezine taşıyor.
Helen Mirren ise filmde önemli rollerden birini üstleniyor. Mirren'in daha sonraki yıllarda dünya sinemasının en saygın oyuncularından biri haline gelmesi, Caligula'nın oyuncu kadrosuna yönelik ilgiyi de artırdı.
Peter O'Toole ve John Gielgud gibi usta oyuncuların filmde yer alması ise yapımın yalnızca yetişkinlere yönelik bir sinema projesi olmadığını gösteren başka bir unsur.
Bu nedenle Caligula hakkında konuşurken filmi sadece içerdiği erotik unsurlarla değerlendirmek, oyunculuk ve tarihsel drama tarafını gözden kaçırmak anlamına geliyor.
Caligula, gösterime girdiği dönemden itibaren sansür tartışmalarının merkezinde yer aldı. Farklı ülkelerde filmin gösterimiyle ilgili farklı kararlar alınması, yapımın ününü daha da artırdı.
Özellikle filmin farklı kurgularının bulunması, Caligula'nın bugün değerlendirilmesini de karmaşıklaştırıyor. İzleyicinin karşısına çıkan versiyona bağlı olarak filmin erotik ve cinsel içeriğinin kapsamı değişebiliyor.
Bu nedenle Caligula filmi neden yasaklandı, Caligula neden sansürlendi veya Caligula'nın farklı versiyonları var mı gibi sorular, yapım hakkında yapılan araştırmaların önemli başlıkları arasında yer alıyor.
İnternette Netflix erotik film, Netflix erotik filmler, erotik film önerileri ve yetişkinlere yönelik film önerileri gibi aramalar oldukça yaygın.
Ancak bir filmin internette bu aramalarla birlikte anılması, filmin güncel olarak Netflix kataloğunda bulunduğu anlamına gelmez. Platformların film katalogları ülkeye ve zamana göre değişebildiği için Caligula'nın Netflix'te olup olmadığı ayrıca kontrol edilmelidir.
Caligula'yı Netflix erotik film kategorisinde değerlendirmekten ziyade, erotik sinema tarihinin en çok tartışılan yapımlarından biri olarak ele almak daha doğru olur.
Caligula'nın tartışılmasının önemli nedenlerinden biri de erotik sinema ile pornografik sinema arasındaki sınırın nerede başladığı sorusudur.
Erotik film, cinselliği ve arzuyu filmin dramatik, estetik veya karakter gelişimine hizmet edecek biçimde kullanabilir. Pornografik sinemada ise cinsel eylemin kendisi genellikle filmin temel amacı ve merkezindeki unsurdur.
Caligula bu iki alanın sınırında duran en tartışmalı örneklerden biri olarak kabul edilir. Özellikle yapım sürecinde ortaya çıkan yaratıcı anlaşmazlıklar ve filme ilişkin farklı kurgular, bu tartışmayı daha da büyüttü.
Bu nedenle sinema tarihi açısından pornografik erotik film, erotik sinema, yetişkin sineması ve provokatif sinema kavramlarını birbirinden ayırmak önemlidir.
Aradan onlarca yıl geçmesine rağmen Caligula'nın gündemde kalmasının birkaç nedeni var.
İlk olarak film, Roma İmparatorluğu gibi sinema açısından her zaman ilgi çekici olan tarihsel bir dönemi ele alıyor.
İkinci olarak, Malcolm McDowell, Helen Mirren, Peter O'Toole ve John Gielgud gibi önemli oyuncuları aynı projede buluşturuyor.
Üçüncü olarak ise film, ana akım sinema ile yetişkinlere yönelik sinemanın sınırlarını tartışmaya açıyor.
Bu özellikler Caligula'yı yalnızca bir erotik film olmaktan çıkararak sinema tarihi, sansür, oyunculuk, yönetmenlik ve yapımcılık açısından incelenebilecek ilginç bir örneğe dönüştürüyor.
Caligula, sinema tarihinin en sıra dışı ve tartışmalı filmlerinden biri. Tinto Brass'ın yönetmenliği, güçlü oyuncu kadrosu, Roma İmparatorluğu atmosferi ve sınırları zorlayan yetişkin temaları, filmi yıllardır tartışmaların merkezinde tutuyor.
Bugün erotik film, pornografik erotik film, yetişkin filmi, erotik sinema veya tarihin en tartışmalı filmleri üzerine yapılan araştırmalarda Caligula'nın adının sıkça geçmesi tesadüf değil.
Film, erotik sinemanın sınırlarını sorgulamak isteyenler açısından önemli bir tarihsel örnek olmayı sürdürüyor. Ancak Caligula'yı yalnızca cinsel içeriği üzerinden değerlendirmek yerine, iktidar, yozlaşma, sansür ve sinemada erotizmin kullanımı bağlamında ele almak filmin gerçek önemini daha iyi ortaya koyuyor.
]]>Edinilen bilgilere göre, sanatçıdan yaklaşık 1-2 gündür haber alınamıyordu. Kılıç’ın kız arkadaşının evine gelmesinin ardından oyuncuyu koltuk üzerinde hareketsiz halde bulduğu ve durumun yetkililere bildirildiği öğrenildi.
Kılıç’ın kesin ölüm nedeni ise henüz açıklanmadı. Cenazesinin Adli Tıp Kurumu’na gönderilmesi ve yapılacak incelemelerin ardından ölüm nedeninin netlik kazanması bekleniyor.
8 Temmuz 1975’te Ankara’da dünyaya gelen Serhat Mustafa Kılıç, Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Tiyatro Bölümü’nden mezun oldu. Profesyonel oyunculuk kariyerine tiyatro sahnesinde başlayan Kılıç, ilerleyen yıllarda televizyon ve sinemada da çok sayıda projede rol aldı.
Sanatçı, özellikle “Seksenler” dizisinde canlandırdığı Ergun Plak karakteriyle geniş bir izleyici kitlesinin hafızasında yer etti. Bunun yanı sıra “Söz”, “Veda”, “Kış Uykusu”, “Maraşlı”, “Kirli Sepeti” ve farklı televizyon ve sinema projelerinde rol aldı.
Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes Film Festivali’nde ödül kazanan “Kış Uykusu” filmindeki performansıyla da dikkat çeken Kılıç, tiyatro çalışmalarının yanı sıra oyunculuk eğitimi ve sahne sanatları alanındaki çalışmalarıyla da biliniyordu.
Oyunculuğunun yanı sıra televizyonculuk ve müzik alanında da çalışmalar yapan Serhat Mustafa Kılıç’ın vefatı, sanat dünyasında ve hayranları arasında büyük üzüntü yarattı.
Kılıç’ın hayatını kaybettiği haberinin ardından sevenleri, sanatçının kariyerindeki önemli rollerini ve özellikle “Seksenler” dizisindeki Ergun Plak karakterini sosyal medyada paylaşarak üzüntülerini dile getirmeye başladı.
Serhat Mustafa Kılıç’ın kesin ölüm nedeni, Adli Tıp incelemesinin ardından netleşecek.
]]>Eylül ayına iddialı bir giriş yapan Tansık, geleneksel vokal dokunuşlarını modern pop sound’uyla bir araya getirerek kendine özgü müzikal çizgisini bu çalışmasında da sürdürüyor. Sanatçının söz ve müziğini kendisinin yazdığı “Cennet Kuşu”, teslimiyetten farkındalığa, güçlenmeden özgürleşmeye uzanan bir içsel dönüşüm hikâyesini anlatıyor.
Seda Eylül Tansık’ın önceki çalışmalarında aşk, ayrılık, kırılma, kabulleniş ve duygusal hesaplaşmalar ön plana çıkarken, “Cennet Kuşu”nda anlatının merkezine yeniden güçlenmek ve özgürleşmek yerleşiyor.
Şarkının yüksek enerjili ritimleri, Tansık’ın karakteristik vokal yorumuyla birleşirken ortaya hem modern hem de geleneksel müzikal öğeler taşıyan dinamik bir çalışma çıkıyor.
Sanatçının müzik kariyerindeki önceki çalışmalarından farklı bir enerji taşıyan “Cennet Kuşu”, Tansık’ın üretim anlayışındaki değişimin de dikkat çekici örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.
“Cennet Kuşu”nun aranje, mix ve mastering çalışmaları Gürkan Kömürcü tarafından gerçekleştirildi. Prodüksiyonun güçlü altyapısı, Tansık’ın vokal performansını ön plana çıkarırken şarkının pop karakterini de belirginleştiriyor.
Daha önce farklı projeleri ve kendine ait besteleriyle müzikseverlerin karşısına çıkan Seda Eylül Tansık, yeni çalışmasıyla kendi hikâyesini anlatmaya devam ediyor. “Cennet Kuşu”, sanatçının yalnızca bir şarkı değil, aynı zamanda bir özgürleşme manifestosu olarak konumlandırdığı yeni döneminin habercisi niteliğinde.
Yaz mevsiminin son günlerine enerjik bir selam gönderen “Cennet Kuşu”, hareketli ritmi ve özgürlük mesajıyla sonbahara müzikal bir başlangıç yapıyor.
Seda Eylül Tansık’ın yeni single’ı “Cennet Kuşu” tüm dijital müzik platformlarında yayında.
HABER: Kamil Hızer / Magazinname.com
Instagram: @kamilhizer

Yeni, çağdaş tiyatro edebiyatı akımının dünyadaki en önemli temsilcilerinden Andreas Flourakis’in Yapraklar oyunu şu temel cümleye odaklanır; insan kendi hayatının muhasebesini yaptığında geriye ne kalır? Bir kadın, zaman, yalnızlık ve hatırlama hikâyesi. Kuruyan her yaprak hayattan bir insanı, bir anıyı, bir acıyı, sevgiyi ya da nefreti götürür. Hayatımızı oluşturanlar aslında bizim yapraklarımız mıdır?
Yazan: Andreas Flourakis
Çeviren ve Yöneten: Kemal Başar
Çevre Tasarımı: Murat Gülmez
Afiş ve Kostüm Tasarımı: Zeynep Yaylıcıoğlu
Yönetmen Yardımcısı: Melisa Aytaç
Oyuncu: Bahtiye Özgür

Absürd tiyatronun dünyada yaşayan en önemli temsilcisi Matei Visniec’in savaş üzerine yazdığı belki de en güçlü ve en acımasız metin olan Penceredeki Atlar 9 Ekim Cuma günü prömiyer yapıyor. Oyun temelde savaşın insan zihnini nasıl ele geçirdiğini anlatır. Penceredeki Atlar üç ayrı kadının acıları üzerinden, üç kuşak ve üç dönemden bahseder. Her bölümde erkek savaşa gider, evde kalan kadın bekler. Sonra haberci gelir, erkeğin öldüğünü bildirir. Bu üç hikâye, farklı zamanlarda geçse de aslında bir döngünün tekrar tekrar yaşanmasından ibarettir. Zamanlar değişir, savaşlar değişir, ülkeler, askerler değişir, ama insanın savaştaki kaderi değişmez.
Yazan: Matei Visniec
Yöneten: Savaş Alp Başar
Çevre Tasarımı: Murat Gülmez
Afiş ve Kostüm Tasarımı: Zeynep Yaylıcıoğlu
Işık Tasarımı: Uğur Taşkıran
Yönetmen Yardımcısı: Oğuzhan Ulusal
Oyuncular:
Lola Polat
Ömer Köse
Savaş Alp Başar
Oyunların biletleri Bubilet, Biletinial ve Biletix'te satışa sunuldu.
Maslak'taki Tiyatro Keyfi Lab - Savaş Başar Sahnesi ise oyun, çekim, konser, tanıtım, toplantı gibi etkinliklerin yapılabileceği donanımlı bir mekan olarak tüm sanatseverleri ve sanatçıları bekliyor. Salon kullanımı için 05461009634 nolu telefondan bilgi alınıyor.
Paros Yayıncılık tarafından, “Türk Sineması’nın İlk Kadın Oyuncusu Rozali Benliyan ve Millî Osmanlı Operet Kumpanyası” adlı kitap için düzenlenen ikinci tanıtım ve imza etkinliği, 3 Eylül Perşembe akşamı Kınalıada’nın sevilen mekânlarından Hina’da gerçekleştirildi.
Araştırmacı-yazar Burak Süme tarafından kaleme alınan eser, Türk sinema ve tiyatro tarihinin çoğu zaman yeterince üzerinde durulmayan öncü isimlerinden biri olan Rozali Benliyan’ın yaşamına ışık tutuyor. İlk etkinliğinin ardından bu kez Kınalıada’da okurlarla buluşan kitap, adanın kendine özgü sıcak ve samimi atmosferinde tanıtıldı.
Rozali Benliyan’ın yalnızca sinema tarihindeki yeri değil, Osmanlı döneminin çok kültürlü sanat ortamında üstlendiği rolün de ele alındığı gece, kültür-sanat tarihine ilgi duyan çok sayıda konuğu bir araya getirdi. Etkinlik boyunca Benliyan’ın sanat yaşamı, dönemin tiyatro ve sinema anlayışı, Millî Osmanlı Operet Kumpanyası’nın faaliyetleri ve bu tarihsel mirasın günümüze nasıl taşınabileceği üzerine değerlendirmelerde bulunuldu.

Gecenin moderatörlüğünü Maral Fuchs üstlenirken, söyleşide Pınar Çekirge, Boğos Çalgıcıoğlu ve kitabın yazarı Burak Süme konuşmacı olarak yer aldı. Konuşmacılar, farklı bakış açılarıyla Rozali Benliyan’ın sanat yaşamını ve kitabın ortaya çıkış sürecini ele aldılar.
Unutulmuş bir sanatçının izinde
Etkinliğin merkezinde, uzun yıllar boyunca sinema ve tiyatro tarihinin gölgede kalmış isimlerinden biri olarak kalan Rozali Benliyan vardı. Benliyan’ın yaşam öyküsünün araştırılması ve dönemin kaynaklarının yeniden değerlendirilmesiyle ortaya çıkan kitap, yalnızca bir sanatçının biyografisini anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte sahne sanatlarının ve erken dönem sinemanın gelişimine dair önemli bir döneme de ışık tutuyor.
Burak Süme’nin uzun soluklu araştırmaları sonucunda hazırlanan çalışma, dönemin gazete ve dergileri başta olmak üzere çeşitli arşiv kaynaklarından yararlanılarak oluşturuldu. Böylece bugün adını çok az kişinin hatırladığı bir sanatçının yaşamı, dönemin kültürel ve toplumsal koşullarıyla birlikte yeniden ele alınıyor.
Rozali Benliyan’ın hikâyesi, bir yandan Türkiye’de kadınların sahne ve sinema alanındaki varlığının tarihsel köklerine işaret ederken, diğer yandan Osmanlı dönemindeki tiyatro ve operet hayatının çok kültürlü yapısını da gözler önüne seriyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca bir sanatçı portresi değil, aynı zamanda dönemin kültür hayatına ilişkin kapsamlı bir araştırma niteliği taşıyor.

Kınalıada’da sıcak bir buluşma
Kınalıada Hina’da gerçekleşen etkinlik, kitabın akademik ve tarihsel yönünün yanı sıra, okurla yazarın bir araya geldiği samimi bir buluşmaya da dönüştü. Söyleşiyi ilgiyle takip eden katılımcılar, konuşmacıların değerlendirmelerinin ardından Rozali Benliyan ve kitapla ilgili merak ettikleri soruları da paylaşma fırsatı buldu.
Özellikle geçmişte kalmış sanatçıların yeniden hatırlanması, arşivlerdeki bilgilerin gün yüzüne çıkarılması ve kültür-sanat tarihinin gelecek kuşaklara aktarılması konularının öne çıktığı gecede, Rozali Benliyan’ın sanat tarihimizdeki yerinin yeniden değerlendirilmesinin önemi vurgulandı.
Söyleşinin ardından kitabın yazarı Burak Süme, “Türk Sineması’nın İlk Kadın Oyuncusu Rozali Benliyan ve Millî Osmanlı Operet Kumpanyası” adlı eserini okurları için imzaladı. Katılımcılar, hem kitaplarını imzalatma hem de yazarla Rozali Benliyan üzerine sohbet etme imkânı buldu.

Bir arşiv çalışmasından kalıcı bir esere
Rozali Benliyan üzerine yapılan bu çalışma, unutulmaya yüz tutmuş bir sanatçının adını yeniden kültür ve sanat gündemine taşırken, aynı zamanda arşivlerin ve tarihsel belgelerin taşıdığı önemi de bir kez daha ortaya koyuyor.
Sanat tarihinin yalnızca büyük ve herkes tarafından bilinen isimlerden oluşmadığını hatırlatan kitap, dönemin sahne ve sinema dünyasında emek veren, ancak zaman içerisinde isimleri ve hikâyeleri geri planda kalan sanatçıların da araştırılması gerektiğine dikkat çekiyor.
Bu bakımdan Rozali Benliyan’ın yaşam öyküsü, yalnızca geçmişe dönük bir hatırlama değil; kadın sanatçıların Türkiye’deki sahne ve sinema serüveninin hangi koşullarda başladığını anlamak açısından da önem taşıyor. Kitap, Benliyan’ın kişisel hikâyesi üzerinden dönemin sanat dünyasına daha geniş bir pencereden bakılmasını sağlıyor.
Paros Yayıncılık tarafından kültür ve sanat tarihimize kazandırılan eser, Kınalıada’daki ikinci tanıtım etkinliğiyle birlikte daha geniş bir okur kitlesiyle buluşmayı sürdürürken, Rozali Benliyan’ın yıllar sonra yeniden konuşulmasına ve araştırılmasına da vesile oluyor.
Kınalıada’nın eşsiz atmosferinde gerçekleşen gece, geçmişin unutulmuş bir sanatçısını bugünün okurlarıyla buluşturan anlamlı bir kültür-sanat buluşması olarak sona erdi. Rozali Benliyan’ın hikâyesinin yeniden anlatılması ise, aradan geçen uzun yıllara rağmen sanat tarihimizde keşfedilmeyi bekleyen daha pek çok ismin bulunduğunu bir kez daha hatırlattı.
]]>2025-2026 Tiyatro döneminde sahnelenen oyunlar arasında yapılan değerlendirme sonucunda ödül alan kurum ve kişilerin listesi aşağıdaki gibidir.
YILIN ONUR ÖDÜLÜ
Tiyatro disiplini ve yüksek sanat kalitesini ekranlara taşıyarak, Türk sinema ve televizyon dizilerinin sanatsal çıtasını yükselten, bu nitelikli sanatı tüm halka ulaştırarak çok önemli bir kültür hizmetinde bulunan Çetin Tekindor a verilmiştir.
YILIN HAYATİ ASILYAZICI EMEK ÖDÜLÜ-
Devlet Opera ve Balesi Eski Genel Müdürü-İstanbul Atatürk Kültür Merkezi Sanat Yönetmeni Remzi Buharalı’ya verilmiştir.
YILIN NADİDE KÜNTAY EMEK ÖDÜLÜ-
Türk Tiyatro, dizi ve sinema oyuncusu Melek Baykal’a verilmiştir.
YILIN EN İYİ OYUN YAZARI ÖDÜLÜ-
Ahmet Sami Özbudak’ın yazdığı “Tiyatro Hayali” yapımı “Şebbaz” adlı oyun nedeniyle Ahmet Sami Özbudak’a verilmiştir.
YILIN EN İYİ KADIN OYUNCU ÖDÜLÜ-
“Proje no-2” yapımı Federico Garcia Lorca’nın aynı adlı yapıtından yola çıkarak Onur Duru’nun uyarladığı, Can Ali Çalışandemir’in yönettiği oyundaki “ Yerma” rolüyle Yeşim Alıç’a verilmiştir.
YILIN EN İYİ ERKEK OYUNCU ÖDÜLÜ-
Ahmet Sami Özbudak’ın yazdığı “Tiyatro Hayali” yapımı “Şebbaz” adlı oyunda canlandırdığı Mehmet karakteri nedeniyle Erdem Akakçe’ye verilmiştir.
YILIN EN İYİ YÖNETMEN ÖDÜLÜ-
Arthur Conan Doyle'un klasiğinden uyarlanan, “Fikir-Sanat Tiyatrosu” tarafından sahneye konulan “Sherlock Holmes Baskerville'lerin Köpeği “adlı oyundaki yönetmenliği nedeniyle Volkan Demirci’ye verilmiştir.
YILIN EN İYİ YAPIM ÖDÜLÜ- Faust
Johann Wolfgang von Goethe’nin başyapıtı “Faust” tan yola çıkarak Zehra Aksu Yılmazer’in dilimize çevirdiği, Ali Berktay’ın sahneye uyarladığı, Ayşe Emel Mesci’nin sahneye “koyduğu “Devlet Tiyatroları yapımı” Faust adlı oyuna verilmiştir.
YILIN EN İYİ KOMEDİ DALINDA OYUN ÖDÜLÜ
İBB Şehir Tiyatroları yapımı Henry LEWİS, Jonathan SAYER, Henry SHİELDS in yazdığı, Mehmet Ergen in dilimize çevirdiği, Lerzan Pamir in yönettiği “Yoldan Çıkan Oyun” adlı oyuna verilmiştir
YILIN İSMET KÜNTAY ÖZEL ÖDÜLÜ-
Bakırköy Belediye Tiyatroları (BBT) tarafından sahnelenen ve Tarık Akan’ın yaşadığı olaylardan yola çıkarak kaleme aldığı “Anne Kafamda Bit Var” kitabından uyarlanan Yönetmenliğini Turgay Kantürk’ün yaptığı aynı adlı oyuna verilmiştir.
YILIN İSMET KÜNTAY JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ-
Mersin Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nun düzenlediği sanat olayı “Mersin Tiyatro Festivali” ile Tiyatronun tanınması ve yaygınlaştırılmasına yaptığı katkı nedeniyle “Mersin Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’na verilmiştir.
YILIN EN İYİ TEK KİŞİLİK OYUN ÖDÜLÜ
Yunan yazar Andreas Flourakis’in eserinden uyarlanan, Esen Özman’ın dilimize çevirdiği, yönettiği ve oynadığı “Medea’nın Kafası” adlı tek kişilik oyuna verilmiştir.
YILIN EN İYİ GENÇLİK MÜZİKALİ
Arda Aydın’ın yazıp yönettiği Biraderler Yapım / İdil Türkmenoğlu yapım ortaklığıyla sahnelenen "SPIRITUA" adlı gençlik müzikaline verilmiştir.
Ödüllerin sahiplerini bulma töreninin mekân ve tarih bilgisi sezon başlangıcında paylaşılacak
İsmet Küntay Tiyatro Ödülleri Seçici Kurulu
İLETİŞİM
Nilgün Serimoğlu
GSM; 0532 242 0299
E-Mail: [email protected]
]]>Sunumumu hazırladım ve erkenden yattım. Sabah uyandığımda heyecandan titriyordum. Kahvemi içip giyindim. Çıkmadan önce son kez aynaya baktım ; iyi görünüyordum. Yola çıktığımda tenime değen yağmur damlaları bende tatlı bir ürperti bırakıyordu. Bir anlığına durdum, yağmur'un güzelliğini seyrettim.
Sonra koşar adımlarla arabama bindim. Yağmur hızlanmaya başladığı sırada küçük bir kız çocuğu annesinin elinden kurtulup caddeye fırladı. Yağmur da ıslanan yavru kediyi kaptığı gibi ceketinin içine soktu. Ve o an bana her birimizin yüreğimizde yaşattığı vicdanımızın gücünü hissettirdi. Ben bunları düşünürken geleceğim yere çoktan varmıştım. Arabamı park ettim. Şemsiyeyi alma gereği duymadım; çünkü tenime değen yağmur damlaları beni özgür kılıyordu.
İçeri girdiğimde gördüğüm kalabalık beni daha da heyecenlandırdı. Yavaş yavaş kürsüye doğru yerimi aldım. Konuşmam bittiğinde tüm salonun ayakta beni alkışladığını görünce büyük bir gurur hissettim.
“ Ve şimdi sizlerin karşısında dururken, kendimi o küçük kız çocuğunun yerine koydum.
Cumhuriyet bir tarih değil ; her birimizin vicdanla koruduğu bir destandır. Ve biz bu destanın kahramanlarıyız.. “
Şelale Coşkuntuna / Magazinname.com
]]>Gebze’de 44 yıldır hizmet veren Dallas Kuaför, yeni işletmecisi Nilüfer Arıcan ile yeni bir dönemin kapılarını açıyor.
Genç yaşına rağmen farklı sektörlerde önemli girişimlere imza atan Nilüfer Arıcan; yurtiçi ve yurtdışında faaliyet gösteren temizlik şirketlerinin yanı sıra kendisine ait bijuteri markasıyla da iş dünyasında aktif olarak yer alan bir iş kadını. Farklı sektörlerde edindiği işletmecilik ve marka yönetimi deneyimini şimdi Dallas Kuaför’e taşıyan Nilüfer Arıcan, köklü bir markayı devralmanın sorumluluğunun farkında.
Nilüfer Arıcan’ın Dallas Kuaför için ortaya koyduğu vizyon ise oldukça net: 44 yıllık tecrübeye modern bir imza atmak.

“Geçmişimize sahip çıkarken geleceği de inşa edeceğiz”
Dallas Kuaför’ün 44 yıllık geçmişinin kendileri için önemli bir değer olduğunu belirten Nilüfer Arıcan, markanın yıllar içerisinde oluşturduğu müşteri güvenini korumayı öncelikli görüyor. Ancak Nilüfer Arıcan’a göre günümüz güzellik sektöründe geçmişteki başarılarla yetinmek yeterli değil.
Değişen müşteri beklentileri, gelişen güzellik uygulamaları ve kişisel bakım trendleri doğrultusunda Dallas Kuaför’ün hizmet anlayışını yenilemek isteyen Nilüfer Arıcan, geleneksel kuaför anlayışını modern bakım hizmetleriyle bir araya getiriyor.
Bu dönüşümün ilk adımları ise kısa sürede hayata geçirilen yeni hizmetlerle atıldı.
Kafa masajı, ayak masajı ve yeni nesil güzellik uygulamaları
Dallas Kuaför’de artık yalnızca saç hizmetleri değil, müşterilerin bakım ve rahatlama ihtiyaçlarına yönelik farklı uygulamalar da sunuluyor.
Yeni hizmetler arasında kafa masajı ve ayak masajı özellikle dikkat çekiyor. Nilüfer Arıcan, müşterilerin kuaför ziyaretlerini yalnızca güzellik işlemi yaptırdıkları bir süreç olarak değil, aynı zamanda kendilerine zaman ayırıp dinlenebilecekleri bir deneyim haline getirmeyi amaçlıyor.
Güzellik uygulamalarında da hizmet yelpazesi genişletildi. Kaş laminasyonu ve kirpik lifting uygulamaları da Dallas Kuaför’ün yeni dönem hizmetleri arasında yerini aldı.
Nilüfer Arıcan’ın hedefi, bu hizmetlerle sınırlı kalmayarak bölgede yenilikçi uygulamaları müşterileriyle buluşturan öncü markalardan biri olmak.
Erkek SPA, bakım ve kuaför bölümü çok yakında
Dallas Kuaför’ün yeni dönemindeki önemli projelerden biri de erkek müşterilere yönelik hazırlanıyor.
Erkek SPA, bakım ve kuaför bölümü çok yakında hizmete girecek.
Yeni bölümle birlikte erkek müşterilere özel kuaför hizmetlerinin yanı sıra bakım ve SPA uygulamalarının da modern bir konsept içerisinde sunulması planlanıyor.
Bu yatırımla Dallas markasının yalnızca kadınlara yönelik güzellik hizmetleriyle sınırlı kalmaması, erkek bakım alanında da güçlü ve kapsamlı bir hizmet anlayışına sahip olması hedefleniyor.

Farklı sektörlerdeki iş deneyimini Dallas Kuaför’e taşıyan Nilüfer Arıcan, güzellik sektöründe kalıcı başarının temelinde kaliteli hizmet olduğuna inanıyor.
Bu nedenle yeni dönemde güçlü bir kadro, kaliteli malzeme ve iyi işçilik öncelikli konular arasında bulunuyor.
Nilüfer Arıcan, kullanılan ürünlerden uygulama kalitesine, ekip profesyonelliğinden müşteri deneyimine kadar her aşamada belirli bir kalite standardı oluşturmayı hedefliyor.
Çünkü Nilüfer Arıcan için güçlü bir marka yaratmanın yolu yalnızca modern bir salon konseptinden değil, müşteriye her ziyaretinde aynı kaliteyi sunabilmekten geçiyor.
Nilüfer Arıcan’ın Dallas Kuaför için en büyük hedeflerinden biri, markanın yalnızca Gebze’de bilinen köklü bir kuaför olarak kalmaması.
Geçmişte yurtiçi ve yurtdışında faaliyet gösteren şirketler kuran ve farklı pazarlarda iş deneyimi edinen Nilüfer Arıcan, bu birikimini Dallas markasının büyüme sürecinde kullanmak istiyor.
Uzun vadede Dallas Kuaför’ün kurumsal kimliğinin güçlendirilmesi, hizmet alanlarının genişletilmesi ve markanın farklı şehirlerde, hatta yurtdışında tanınır hale gelmesi hedefleniyor.
Nilüfer Arıcan’ın vizyonunda Dallas Kuaför; saç tasarımından güzellik uygulamalarına, masaj ve bakım hizmetlerinden erkek SPA ve kuaför hizmetlerine kadar geniş bir yelpazeyi bünyesinde barındıran, modern ve güçlü bir güzellik markası olacak.
Dallas Kuaför’de başlayan yeni dönem, 44 yıllık marka tecrübesi ile genç ve girişimci bir iş kadınının vizyonunu bir araya getiriyor.
Nilüfer Arıcan, markanın geçmişinden gelen güveni korurken, geleceğin müşterilerine hitap edecek yeni nesil bir hizmet anlayışı oluşturmak istiyor.
Kafa masajı, ayak masajı, kaş laminasyonu, kirpik lifting ve çok yakında hizmete girecek erkek SPA, bakım ve kuaför bölümü, bu dönüşümün ilk adımlarını oluşturuyor.
Bundan sonraki süreçte ise Dallas Kuaför’ün yeni hizmetler, güçlü ekip yapılanması ve kurumsal marka yatırımlarıyla büyümesi planlanıyor.
Nilüfer Arıcan’ın hedefi basit bir işletme büyütmek değil; 44 yıllık Dallas Kuaför mirasını modern bir anlayışla yeniden yorumlayarak, Gebze’den çıkıp uluslararası ölçekte tanınan güçlü bir Dallas markası oluşturmak.
Köklü geçmişin üzerine genç girişimcilik vizyonunu koyan Nilüfer Arıcan, Dallas Kuaför’de yeni dönemin ilk adımlarını atarken, markanın geleceğini ise çok daha büyük bir hedef üzerine kuruyor:
44 yıllık tecrübeyi korumak, modernize etmek ve Dallas’ı dünyaya tanıtmak.
]]>Tiyatro; bir metnin ilk kez okunmasıyla, bir karakterin hayal edilmesiyle, bir yönetmenin “Bu oyun nasıl anlatılmalı?” sorusunu sormasıyla başlar.
Sonra oyuncular gelir.
Oyuncu seçimi yapılır. Karakterler dağıtılır. Dramaturji çalışılır. Metnin altındaki anlamlar aranır. Yönetmen oyunun dünyasını kurmaya başlar. Oyuncu karakterinin içine girmeye çalışırken yönetmen bütün karakterleri aynı hikâyenin içinde tutmaya çalışır.
Çünkü tiyatro, tek tek iyi oyuncuların bir araya gelmesi değildir.
Tiyatro, birbirine güvenen insanların aynı anda aynı hikâyeye inanmasıdır.
Ve bunun gerçekleşebilmesi yetenek kadar, hatta çoğu zaman yetenekten daha fazla, disiplin ister.
Türk tiyatrosunun büyük ustalarından Yıldız Kenter'in tiyatro anlayışı bu noktada çok şey anlatır. Kenter, tiyatroyla ilişkisini “çalışmak” ve “savaşmak” kavramları üzerinden anlatmış; yaşamayı çalışmakla, tiyatroyu ise bir mücadele alanıyla ilişkilendirmiştir. Onun çalışma disiplinini hayatının temel ilkelerinden biri haline getirmesi, tiyatronun yalnızca yetenek değil, sürekli emek isteyen bir meslek olduğunu gösterir.
Belki de prova disiplininin en yalın karşılığı budur:
Yetenek sahneye çıkabilir; ama emek sahnede kalıcı olur.
Özellikle özel tiyatrolarda bu disiplinin anlamı çok daha büyüktür.
Çünkü özel tiyatro çoğu zaman sınırlı bütçelerle, sınırlı zamanlarla ve büyük fedakârlıklarla ayakta durur.
Dekor yetişecektir.
Kostüm bulunacaktır.
Işık tasarlanacaktır.
Müzik hazırlanacaktır.
Aksesuarlar tamamlanacaktır.
Sahne geçişleri çözülecektir.
Mizansenler oturtulacaktır.
Ve bütün bunlar olurken prova devam edecektir.
Bazen dekor yoktur ama oyuncunun dekor varmış gibi oynaması gerekir.
Bazen kostüm henüz hazır değildir ama karakterin hareket biçimi çalışılmalıdır.
Bazen ışık kurulmamıştır ama oyuncu ışığın nerede olduğunu bilerek hareket etmelidir.
Bazen herkes yorulmuştur.
Ama prova devam eder.
İşte tiyatro disiplininin gerçek sınavı tam burada başlar.
Prova saatine uymak yalnızca bir saate uymak değildir.
Başkasının zamanına saygıdır.
Metni bilmek yalnızca repliği ezberlemek değildir.
Partnerine güven vermektir.
Verilen yönetmen notunu uygulamak yalnızca yönetmenin istediğini yapmak değildir.
Ortak hikâyenin bütünlüğünü korumaktır.
Çünkü tiyatro kolektif bir sanattır.
Bir oyuncunun gecikmiş bir girişi başka bir oyuncunun ritmini bozabilir. Unutulan bir aksesuar sahnenin gerçekliğini kırabilir. Çalışılmamış bir geçiş bütün oyunun temposunu düşürebilir.
Tiyatroda kimse tek başına sahnede değildir.
Hepimiz birbirimizin sahnesiyiz.
Genco Erkal'ın tiyatro hayatına bakıldığında da aynı çalışma ahlakının izlerini görmek mümkündür. Erkal, tiyatroyu hayatının merkezine koyduğunu, çalışmayı bir tür spor olarak gördüğünü ve sahne öncesi hazırlığın da oyunun kendisi kadar önemli olduğunu ifade etmiştir. Bir başka söyleşisinde ise yoğun çalışmanın kendisini ayakta tuttuğunu söyleyerek, oyundan önceki hazırlığın ve o hazırlığın yarattığı heyecanın tiyatronun doğasında olduğunu anlatmıştır.
Bu sözler bize önemli bir şeyi hatırlatır:
Sahne yalnızca oynanan yer değildir; hazırlanılan yerdir.
Son provalara gelindiğinde oyun artık yavaş yavaş kendi bedenine kavuşur.
Dekor yerleşir.
Kostümler giyilir.
Işıklar yanar.
Müzik girer.
Aksesuarlar yerlerini bulur.
Mizansenler artık kâğıt üzerindeki işaretler olmaktan çıkar, sahnede yaşamaya başlar.
Dramaturjiyle başlayan yolculuk, oyuncunun bedeniyle, sesiyle ve duygusuyla birleşir.
Yönetmenin katkısı da tam burada görünür hale gelir.
Yönetmen yalnızca “şurada dur”, “buradan gir” diyen kişi değildir. Oyunun bütününü görür. Oyuncuların ayrı ayrı performanslarından daha büyük olan şeyi, yani oyunun kendisini korumaya çalışır.
Bazen bir oyuncudan vazgeçmek zorunda kalır.
Bazen bir sahneyi yeniden kurar.
Bazen haftalarca çalışılmış bir mizanseni değiştirir.
Bazen oyuncunun çok sevdiği bir hareketi oyundan çıkarır.
Çünkü yönetmenin görevi oyuncunun sahnede ne kadar parladığını değil, oyunun ne kadar doğru anlattığını düşünmektir.
Bu nedenle yönetmen ile oyuncu arasındaki ilişki bir mücadele değil, ortak üretim ilişkisidir.
İyi oyuncu yönetmenin her söylediğine sorgulamadan “evet” diyen oyuncu değildir.
İyi oyuncu, verilen notun nedenini anlamaya çalışan; tartışabilen, öneride bulunabilen ama karar verildiğinde o kararı sahnede uygulayabilecek kadar profesyonel olan oyuncudur.
Ve prova tam da bunun için vardır.
Hata yapmak için.
Tekrar etmek için.
Yanlış yolu bulmak için.
Yeniden denemek için.
Oyunun gerçek biçimini bulmak için.
Çünkü prova, başarısızlığın yasak olmadığı tek sahnedir.
İlk oyunda ise artık prova yoktur.
Kulis sessizleşir.
Son kontroller yapılır.
Kostümler giyilir.
Aksesuarlar yerlerine konur.
Oyuncular birbirlerine bakar.
Belki bir oyuncu son kez repliğini tekrar eder.
Bir başkası ellerini ovuşturur.
Bir başkası sessizce sahneyi dinler.
Yönetmen belki kulisin bir köşesinde son kez oyunu zihninden geçirir.
Ve sonra...
Perde açılır.
İşte o an bütün aylar geride kalır.
Dekorun yetişip yetişmediği, kostümün kaç gece uğraşılarak hazırlandığı, kaç kez aynı sahnenin baştan alındığı seyirci için görünmezdir.
Seyirci yalnızca o geceyi görür.
Oyuncu ise bütün o geceleri bedeninde taşır.
İlk replik söylenir.
İlk ışık yanar.
İlk kahkaha duyulur.
Ya da ilk sessizlik çöker salona.
Ve oyuncu anlar:
Artık oyun bizim değil, seyircinindir.
İşte o ilk gece yaşanan heyecan, yalnızca sahneye çıkmanın heyecanı değildir.
O heyecan; aylarca çalışılmış bir hayalin, ilk kez başka insanların karşısında nefes almaya başlamasının heyecanıdır.
Yıldız Kenter'in tiyatroyu yaşamla, çalışmayla ve mücadeleyle birlikte düşünmesi; Genco Erkal'ın tiyatroyu hayatının merkezine koyarak çalışmayı bir yaşam biçimine dönüştürmesi aslında aynı gerçeğin farklı ifadeleridir.
Tiyatroda başarı, perde açıldığında başlamaz.
Başarı; oyuncunun zamanında geldiği provada, ezberlediği replikte, partnerini beklediği anda, yönetmenin verdiği notu tekrar tekrar çalışmasında, dekor kurulurken gösterdiği sabırda ve bütün ekip yorulmuşken “Bir kez daha deneyelim” diyebilmesinde başlar.
Bu nedenle prova disiplini bir kural değildir.
Bir ceza değildir.
Bir yönetmenin kaprisi hiç değildir.
Prova disiplini, sahneye duyulan saygıdır.
Oyuna duyulan saygıdır.
Partnerine duyulan saygıdır.
Yönetmene ve bütün teknik ekibe duyulan saygıdır.
Ve en önemlisi, seyirciye duyulan saygıdır.
Çünkü seyirci, o akşam yalnızca bir oyun izlemeye gelmez.
Bizim aylarca kurduğumuz dünyaya birkaç saatliğine inanmak için gelir.
Bizden istediği aslında çok basittir:
Ona inanmaya değer bir dünya kurmak.
Bunun bedeli ise prova salonunda ödenir.
Çünkü tiyatroda alkışın sesi salonda duyulur ama o alkışın bedeli kuliste, prova salonunda, boş sahnede ve bazen kimsenin görmediği gecelerde ödenmiştir.
Ve sonunda...
Perde açılır.
Işık yanar.
İlk replik söylenir.
Oyuncu nefes alır.
Seyirci susar.
Ve tiyatro yeniden doğar.
Çünkü sahnedeki ilk nefes, aslında aylar önce provada alınmıştır.
Gökhan Yetiş
]]>

Türk İş Kadınları Plaket Töreni, iş dünyasında başarıya ulaşmış kadın girişimcileri
onurlandıran ve kamuoyuna tanıtan prestijli bir organizasyondur.
Türkiye geneli ve yurt dışından küçük, orta ve büyük ölçekli firma sahibi iş kadınlarının katılabildiği organizasyon, iş hayatında kadın gücünü, varlığını ve başarısını kamuoyuna sunuyor. Tören, sivil toplum kuruluşları, sanat, cemiyet ve iş dünyasını da bir araya getiriyor.

Türk İş Kadınları imtiyaz sahibi Ferhat Muğurtay yaptığı açıklamada;
" İş hayatında girişimci olarak yer alan iş kadınlarını bu sene 6.kez bir araya getiriyoruz. Amacımız kadının iş hayatındaki gücünü ve başarısını öne çıkarmak, aralarında kurulacak işbirliklerini sağlamak ve emeklerinin karşılığında bu gecede kendilerini plaket ile ödüllendirmektir. Bu özel organizasyonda katılımcılar;
yeni iş bağlantıları kurma, güçlü iş birlikleri geliştirme, markalarını tanıtma
ve işlerini büyütme fırsatı yakalarken, başarılarının da Türk İş Kadınları Plaketi ile
taçlandırma ayrıcalığı elde ediyor.
Başarı hikayenizi daha geniş kitlelere duyurmak güçlü bir iş kadınları ağına dahil olmak için sizleri de üye olamaya davet ediyoruz." dedi.
Tarık Akan’ın Onurlu Mücadelesi Sahneye Taşındı
Türk sinemasının unutulmaz ismi, Bakırköy’ün yetiştirdiği usta sanatçı Tarık Akan’ın 12 Eylül askeri darbesi döneminde yaşadıklarını ve gözaltı sürecini kaleme aldığı otobiyografik eserinden sahneye uyarlanan Anne Kafamda Bit Var, dönemin toplumsal hafızasına ışık tutuyor. Oyun; 1980’lerin başında sıkıyönetim gölgesindeki Türkiye’de toplumsal sorumluluk üstlenen, politik bir sanatçının maruz kaldığı baskıları, cezaevi sürecini ve direnişini çarpıcı bir tiyatro diliyle gözler önüne seriyor.
Ragıp Savaş Liderliğinde Zirve Hedefleniyor
Genel Sanat Yönetmeni Ragıp Savaş liderliğinde yeni bir vizyon kazanan Bakırköy Belediye Tiyatroları; doğru repertuvar seçimi, profesyonel yönetim anlayışı ve yetkin oyuncu kadrosuyla sanat çıtasını her geçen gün yükseltiyor. Disiplinli çalışmanın ve yüksek sanatsal kalitenin harmanlandığı bu dönüşüm sürecinde BBT, yalnızca yerel ölçekte değil, ulusal çapta da tiyatro sanatının öncü ve sürükleyici kurumlarından biri olmayı sürdürüyor.
36. Yılda Daha Güçlü Bir Yeni Sezon
2026-2027 sanat sezonu hazırlıklarının tüm hızıyla devam ettiği bu dönemde gelen prestijli ödül haberi, tüm tiyatro ekibini ve Bakırköylü sanatseverleri gururlandırdı. Yeni sezon açılış hazırlıkları sürerken ekibe büyük bir moral sağlayan bu ödülle birlikte BBT, 36. gurur yılında sahnelerini daha da güçlü bir motivasyonla açmaya hazırlanıyor.
Köklerinden aldığı güçle, yenilenen yüzüyle ve ilk günkü sahici duygusuyla yoluna devam eden Bakırköy Belediye Tiyatroları, yeni dönemde de tiyatro sanatının çıtasını yukarılara taşımaya ve seyircisini nitelikli yapımlarla buluşturmaya devam edecek.
]]>Kimi yapımlarda yasak bir ilişki kontrolden çıkarken, kimilerinde ise tutku yerini saplantıya bırakıyor. İşte Netflix'te erotik gerilim türünü sevenlerin değerlendirebileceği, sıralaması tamamen yenilenmiş 10 film.
Tyler Perry'nin yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği Mea Culpa, hukuk dünyası ile tehlikeli bir tutkuyu aynı hikâyede buluşturuyor.
Kelly Rowland'ın canlandırdığı başarılı savunma avukatı Mea Harper, kız arkadaşını öldürmekle suçlanan gizemli sanatçı Zyair Malloy'un davasını üstlenir. Ancak dava ilerledikçe avukat ile müvekkili arasındaki profesyonel sınırlar giderek ortadan kalkmaya başlar.
Trevante Rhodes'un da başrolde yer aldığı film, tutku ile tehlike arasındaki çizginin ne kadar kolay aşılabileceğini anlatıyor.

Erotik gerilim denildiğinde Netflix'in en çok konuşulan yapımlarından biri kuşkusuz 365 Gün serisi.
Blanka Lipińska'nın romanlarından uyarlanan üçleme; Massimo ve Laura arasındaki sıra dışı, tutkulu ve zaman zaman tartışmalı ilişkiyi merkezine alıyor. Mafya dünyası, güç dengeleri, kıskançlık ve yoğun romantik ilişkiler serinin temel unsurları arasında bulunuyor.
Anna-Maria Sieklucka ve Michele Morrone'un başrollerini paylaştığı yapım, özellikle cesur sahneleri ve yoğun romantik atmosferiyle geniş bir izleyici kitlesine ulaştı.

Erotik gerilimi psikolojik çatışmayla birleştiren Fair Play, ilişkilerde güç dengelerinin nasıl değişebileceğini gözler önüne seriyor.
Phoebe Dynevor ve Alden Ehrenreich'in canlandırdığı genç çift, aynı finans şirketinde çalışırken beklenmedik bir terfi ilişkilerindeki dengeleri altüst eder. Kariyer rekabeti, kıskançlık ve bastırılmış duygular giderek ilişkinin merkezine yerleşir.
Chloe Domont imzalı 2023 yapımı film, erotik gerilimi yalnızca romantik ilişkiler üzerinden değil, iktidar ve başarı mücadelesi üzerinden de ele alıyor.

Brezilya yapımı Burning Betrayal, ihanetin ardından hayatını yeniden keşfetmeye başlayan bir kadının hikâyesini anlatıyor.
Nişanlısının kendisini aldattığını öğrenen muhasebeci Babi, hayatında yeni bir sayfa açmaya karar verir. Bu süreçte tanıştığı gizemli hâkim Marco ile arasında yoğun bir çekim oluşur. Ancak yeni deneyimler beraberinde beklenmedik tehlikeleri de getirir.
Giovanna Lancellotti ve Leandro Lima'nın başrollerinde olduğu film, ihanet, arzu ve tehlikeyi bir araya getiriyor.

Eski bir arkadaşla başlayan masum bir yakınlaşmanın nasıl korkutucu bir takıntıya dönüşebileceğini anlatan Fatal Affair, Netflix'in dikkat çeken psikolojik erotik gerilimlerinden biri.
Nia Long'un canlandırdığı Ellie, eski arkadaşı David ile yaşadığı kısa süreli yakınlaşmanın ardından hayatının kontrolünü yeniden eline almaya çalışır. Fakat David'in davranışları giderek daha tehlikeli bir hal alınca Ellie hem evliliğini hem de güvenliğini korumak zorunda kalır.
Omar Epps'in de rol aldığı film, özellikle takıntı ve kıskançlık temasını ön plana çıkarıyor.

Gerçek olaylardan esinlenen A Widow's Game, romantik ilişkilerin karanlık yüzünü suç soruşturmasıyla birleştiriyor.
Carlos Sedes'in yönettiği İspanyol yapımı filmde, görünüşte kusursuz bir evliliğin ardında saklanan sırlar ortaya çıkıyor. Bir mühendisin ölümüyle başlayan soruşturma, eşinin bir iş arkadaşıyla kurduğu ilişki ve cinayet planına kadar uzanan karmaşık bir hikâyeyi gün yüzüne çıkarıyor.
Ivana Baquero, Tristán Ulloa ve Carmen Machi'nin rol aldığı yapım, erotik gerilimden suç ve gizem atmosferine doğru ilerleyen yapısıyla dikkat çekiyor.

Jenna Ortega ve Martin Freeman'ın başrollerini paylaştığı Miller's Girl, tartışmalı bir öğretmen-öğrenci ilişkisini merkezine alan psikolojik gerilim filmi.
Yaratıcı yazarlık öğretmeni Jonathan Miller ile öğrencisi Cairo arasında bir ödev üzerinden başlayan yakınlaşma, zaman içerisinde sınırların sorgulanmasına neden olur. İkilinin arasındaki karmaşık ilişki, kısa sürede hem kişisel hem de mesleki sonuçlar doğurur.
Jade Halley Bartlett imzalı film, arzu, manipülasyon ve güç ilişkileri üzerinden ilerleyen daha karanlık bir hikâye sunuyor.

Gençlik filmi ile erotik gerilimi bir araya getiren You Get Me, kısa süreli bir ilişkinin nasıl tehlikeli bir saplantıya dönüşebileceğini anlatıyor.
Taylor John Smith'in canlandırdığı Tyler, sevgilisiyle yaşadığı tartışmanın ardından Holly isimli gizemli bir genç kadınla yakınlaşır. Ancak bu ilişkinin kısa sürede sona ermesini bekleyen Tyler, Holly'nin kendisine karşı geliştirdiği takıntının boyutunu fark ettiğinde işler değişir.
Bella Thorne ve Halston Sage'in de rol aldığı film, özellikle takıntılı ilişkiler ve psikolojik gerilim temalarını sevenlere hitap ediyor.

Güney Kore sinemasının erotik gerilim türündeki örneklerinden High Society, zenginlik ve statü uğruna verilen ahlaki mücadeleyi anlatıyor.
Seul'ün seçkin çevrelerinde yükselmeye çalışan evli bir çift, kariyer ve sosyal statülerini daha da ileri taşımak ister. Ancak hedeflerine ulaşabilmek için karşılarına çıkan fırsatlar, onları kendi değerleriyle yüzleşmek zorunda bırakır.
Park Hae-il ve Soo Ae'nin başrollerinde olduğu yapım; güç, para, cinsellik ve sosyal statü kavramlarını aynı potada eritiyor.

Listenin daha yeni yapımlarından biri olan Fall for Me, izleyiciyi Mallorca'nın sıcak atmosferinde başlayan gizemli ve tutkulu bir ilişkinin içine çekiyor.
Lilli, kız kardeşini ziyaret etmek üzere Mallorca'ya gelir. Ancak kız kardeşinin hayatındaki gizemli adamla ilgili şüpheleri kısa sürede artar. Bu sırada Lilli'nin yerel bir gece kulübü yöneticisiyle yaşadığı tutkulu yakınlaşma, olayların seyrini tamamen değiştirir.
Svenja Jung, Theo Trebs, Thomas Kretschmann ve Tijan Marei'nin rol aldığı film; romantizm, gizem ve erotik gerilimi bir arada sunuyor.

Konserde Geyikli Belediye Başkanı Mevlüt Oruçoğlu da yer alırken, Zafer Bayramı’nın coşkusunu vatandaşlarla birlikte paylaştı.
Sahneye Hasan Altın imzalı kırmızı kostümüyle çıkan Petek Dinçöz, şıklığıyla da dikkat çekti. Sevilen şarkılarını seslendiren sanatçı, güçlü sahne performansıyla izleyenlerden büyük alkış aldı.

Gecenin en anlamlı sürprizi ise çocuklar için geldi. Çocukları sahneye davet eden Petek Dinçöz, minik hayranlarıyla birlikte 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın coşkusunu hep bir ağızdan marş söyleyerek yaşadı.
Sahnedeki bu anlamlı anlar, izleyicilerden büyük alkış alırken, Geyikli’de Zafer Bayramı kutlamalarının hafızalarda yer edecek görüntülerinden biri oldu.
]]>Kendi söz ve besteleriyle müzik dünyasında kendine özgü bir çizgi oluşturmayı hedefleyen BERBERS, yeni şarkısıyla rap müziğe farklı bir soluk getirmeye hazırlanıyor.
Sanatçının merakla beklenen “Seni Gördüğümde” adlı parçası, çok yakında tüm dijital müzik platformlarında dinleyicilerle buluşacak.
Üretim sürecinin her aşamasında aktif rol alan BERBERS, kendi müzikal dünyasını ve anlatım tarzını dinleyicilerine yansıtmaya hazırlanıyor. İlk çalışmasıyla dikkatleri üzerine çekmeyi hedefleyen genç sanatçı, rap müzik sahnesinde kalıcı bir yer edinmek için çalışmalarını sürdürüyor.
BERBERS’in “Seni Gördüğümde” ile yapacağı çıkış şimdiden müzik ve magazin dünyasında merak konusu olurken, yeni sanatçının ilk şarkısının nasıl bir etki yaratacağı müzikseverler tarafından bekleniyor.
]]>Rap müzik kariyerinde bugüne kadar farklı dönemlerini ve yaşadıklarını müziğine taşıyan Onur Bertaraf, yeni teklisi “Küllerimden” ile dinleyicilerinin karşısına çıktı.
28 Ağustos 2026 tarihinde yayımlanan “Küllerimden”, adından da anlaşılacağı üzere yalnızca bir şarkıyı değil; yaşananların ardından yeniden ayağa kalkmayı, geçmişle hesaplaşmayı ve her şeye rağmen yoluna devam etmeyi temsil ediyor.
Melodik rap ile duygusal anlatımı bir araya getiren parçada Onur Bertaraf, yaşanmışlıklarını doğrudan ve samimi bir dille aktarırken, dinleyiciyi kendi hikâyesinin içine çekiyor.
Onur Bertaraf, yeni çalışmasını şu sözlerle anlatıyor: “Küllerimden benim için sadece yeni bir şarkı değil. Geride bıraktığım şeylerin, kaybettiklerimin ve yeniden ayağa kalkmaya çalıştığım bir dönemin özeti. Bazen bazı şeylerin bitmesi gerekiyor ki insan kendisini yeniden bulabilsin. Bu şarkıyı dinleyen herkesin kendi hayatından bir şey bulmasını istiyorum.”
Daha önce Türkçe rap sahnesinde farklı solo çalışmalar ve ortak projelerle dinleyici karşısına çıkan Onur Bertaraf, “Küllerimden” ile müzikal kariyerinde yeni bir dönemin kapısını aralıyor.
]]>Petek Dinçöz’ü dinlemeye gelenler arasında Türk müziğinin usta sanatçısı Orhan Gencebay ve eşi Sevim Emre de vardı. Ünlü çiftin geceye katılımı büyük ilgi görürken, Gencebay’ın Petek Dinçöz’e verdiği destek dikkat çekti.
30 Ağustos coşkusu da geceye damgasını vurdu. Petek Dinçöz, Zafer Bayramı’na özel olarak 30 Ağustos Marşı’nı seslendirdi. Dinçöz’e salondaki konuklar da hep birlikte eşlik edince ortaya renkli ve coşkulu görüntüler çıktı.
Sahnedeki performansı kadar şıklığıyla da göz kamaştıran Petek Dinçöz, modacısı Hasan Altın’ın özel olarak hazırladığı göz alıcı elbiseyle sahneye çıktı. Özel tasarım elbisesiyle büyük beğeni toplayan sanatçı, Bodrum gecesinde adeta göz kamaştırdı.
Müzik, eğlence ve yıldız isimlerin buluştuğu gece, Petek Dinçöz’ün sahne şovu ve Orhan Gencebay’ın sürpriz katılımıyla Bodrum’un unutulmaz geceleri arasındaki yerini aldı.
]]>Besteci, söz yazarı, aranjör, prodüktör ve multidisipliner sanatçı Emre Önbayraktar, müzik üretimini görsel anlatı ve kavramsal yapı ile birlikte ele alan çalışmalarına “Her Şey Vatan İçin” ile yeni bir halka ekliyor. 1996, 2006 ve 2016’da yayımladığı albümlerle her on yılda bir albüm geleneği oluşturan Önbayraktar’ın dördüncü albüm dönemi 2026–2027 sürecinde şekillenecek.
Şarkının ortaya çıkışını en güçlü biçimde etkileyen olay, 6 Şubat 2023 depremleri ve özellikle Hatay’da yaşanan büyük yıkım oldu. O gece, bir canın daha kurtarılması umuduyla televizyon başında geçirilen saatler; yıllardır biriken toplumsal yaralarla birleşerek eserin duygusal zeminini oluşturdu. Yakılan ormanlar, ölen hayvanlar, istismara uğrayan çocuklar, adaletsizlikler ve toplumun farklı kesimlerinde büyüyen çaresizlik duygusu, parçanın çıkış noktasında yer aldı.
“Her Şey Vatan İçin”, cehalete, zulme, ayrışmaya ve haksızlığa karşı ortak bir sorumluluk bilincini merkeze alıyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü, eserin temel düşünsel eksenini oluşturuyor. Bu yaklaşım, yurtta barışı temel alan bir anlayışın evrensel bir barış, adalet ve ortak yaşam idealine dönüşmesini ifade ediyor.
Şarkının merkezindeki “çocuklar” hitabı ise iki katmanlı bir anlam taşıyor. Bir yandan geleceğin gerçek sahiplerine, en karanlık dönemlerde bile umutsuzluğa teslim olmamaları için seslenirken; diğer yandan hakkı yenilen, mağdur edilen, sesi bastırılan ve haksızlığa uğrayan toplumun farklı kesimlerini temsil ediyor.
Eserin sözlerinde depremden maden ocaklarına, emekten sanata, doğadan hayvanlara, hak ve hukuktan barışa kadar uzanan geniş bir toplumsal alan yer alıyor. Şarkının en güçlü mesajlarından biri ise doğrudan çocuklara yöneliyor:
“Bu dünya güzeldir çocuklar / Kapılmayın hiçbir zaman umutsuzluğa.”
Rock ve heavy metal estetiği taşıyan parçada Alpay Şalt davul, Uğur Öktem bas gitar, Özgür Hangişi ise konuk müzisyen olarak elektro gitar çalıyor. Eserin söz, beste, düzenleme, prodüksiyon ve miks çalışmaları Emre Önbayraktar’a; mastering’i ise Uğur Öktem’e ait.
KLİPTE KIRMIZI SİCİM: YAŞAM, DAYANIŞMA VE ORTAK SORUMLULUK
Şarkı için hazırlanan video klibin ana görsel motifi olan kırmızı sicim, yaşamı, dayanışmayı ve ortak sorumluluk düşüncesini taşıyan sembolik bir bağ olarak kullanılıyor. Farklı insan hikâyeleri arasında ilerleyen sicim, finalde bir çocuğun ellerinden çıkarak bütün dünyayı çevreliyor ve barış içinde ortak bir gelecek idealini simgeliyor.
Klibin yaratıcı yönetimi ve yönetmenliği Emre Önbayraktar tarafından üstlenildi. Görsel üretim sürecinde ChatGPT, Runway, Seedance ve OpenArt kullanılırken, kurgu ve post-prodüksiyon Adobe Premiere Pro ile gerçekleştirildi.
Video klipte yapay zekâ destekli görsel üretim araçlarından yararlanılmış olsa da, müzik prodüksiyonunun tamamı insan üretimidir ve müziğin yaratım sürecinde yapay zekâ kullanılmamıştır.
“Her Şey Vatan İçin”, karanlık ne kadar büyürse büyüsün barıştan, adaletten ve umuttan vazgeçmeme çağrısı olarak 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda yayımlanacak.
]]>