Bir kadının insan vasfıyla var olması neden yetmiyor?
Neden önce cinsiyetiyle etiketlenmesi, ardından insan olduğunun idrak edilmesi gerekiyor? Neden zekâsı, vicdanı, cesareti, mesleği, emeği, yeteneği, merhameti ve karakteri tek başına bir anlam ifade etmiyor da davranışlarının üzerine mutlaka bir toplumsal kalıp yapıştırılıyor?
Kadınların ikinci planda kalmaya mahkûm edildiği bir dünyada yaşıyoruz. Oysa insanı insan kılan değerlerin cinsiyeti yoktur.
Cesaretin, vicdanın, gözyaşının, korkunun, öfkenin ya da koruma içgüdüsünün cinsiyeti yoktur.
Ve belki de en hayati gerçek: İnsan olmanın cinsiyeti yoktur.
Bu düşünce zihnimi meşgul ederken izledim ‘Mezarlık’ dizisinin üçüncü sezonunu. Adının taşıdığı manidar ağırlık, yapımın özünü baştan ele veriyor; ancak adının ardındaki sırrı burada açık etmeyeceğim.
Üç sezondur takip ettiğim bu yapımın önceki bölümlerinden de derinden etkilenmiştim; lakin finalin bende bıraktığı tortu bambaşka oldu. Son sahne karardığında bir süre ekrana bakakaldım. Çünkü bazı hikâyeler yalnızca tüketilmez; insanın ruhunda sığınaklar bulur ve orada uzun süre yankılanır.
Spoiler vermeyeceğim. Çünkü ‘Mezarlık’ın bazı anlarını önceden bilmeden, saf bir sezgiyle tecrübe etmek gerekiyor. Şunu söylemekle yetineyim: Bu dizi yalnızca kadınların maruz kaldığı şiddeti anlatmıyor.
Kadınlar için başka bir şey söylüyor.
Çocuklar için başka.
Babalar için başka.
Erkekler için başka.
Polisler için başka.
Savcılar, adli tıp çalışanları, sağlıkçılar, kamu görevlileri ve yaptığı işe ruhunu veren herkes için başka bir şey söylüyor.
Hatta mesleğini heba edenlere bile söyleyecek ağır sözleri var.
Çünkü Mezarlık, ekrana bir polisiye gerilim taşırken aslında toplumsal reflekslerimizin röntgenini çekiyor.
Ve bunu asla didaktik bir dille yapmıyor.
Parmak sallamıyor.
Kürsüye çıkıp ders vermiyor.
İnsanın boğazına bir düğüm gelip oturacağı kadar hakiki bir yerden sesleniyor.
Dizinin en kıymetli yanı da tam bu noktada filizleniyor. Yaşanan şiddeti resmederken kimseyi tek boyutlu kalıplara hapsetmiyor.
Güçlü olmak, hiç ağlamamak demek değildir.
Baba olmak, korkuyu hiç tatmamak demek değildir.
Polis olmak, vicdanı kapının ardında bırakmak demek değildir.
Aksine…
İnsan, bazen taşıdığı silahın ağırlığını bir masumun hayatını omuzlamak zorunda kaldığında idrak ediyor.
Özellikle kendisi de deneyimli bir polis amiri olan babanın, oğluyla ilgili kurduğu o cümle —belindeki silahın bir anda tonlarca ağırlaşması— benim için dizinin en sarsıcı anlarından biriydi. Çünkü orada karşımızda yalnızca bir kanun adamı yoktu; evladını yitirme korkusuyla sarsılan, zırhını bir kenara bırakmış bir baba vardı.
Ve bir savcının evlat edindiği çocukla ördüğü o narin bağ… Kaygısı… Korumak içgüdüsü… Babalığın biyolojik bir bağdan öte, ruhsal bir aidiyet olduğunu fısıldayan o ince dokunuş… Bunlar, yapımın omurgasını oluşturan en güçlü detaylardı.
Mezarlık, erkek karakterleri kadınların karşısına konumlandırıp siyah-beyaz bir "iyi-kötü" dikotomisine sıkıştırmıyor. Onları etten kemikten, zaaflarıyla var olan insanlar olarak ele alıyor.
Ağlayabilen erkekler görüyoruz.
İsyan edenleri.
Korkmaktan çekinmeyenleri.
Bir kadının trajedisine insanî bir öfkeyle yananları.
Bir çocuğun acısıyla gözleri dolanları.
Ve ben özellikle bu tavra hayran kaldım. Yıllardır erkeklere belletilen o ezber bozuluyor: Ağlama. Korkma. Zayıflık gösterme. Duygularını bastır.
Oysa Mezarlık, bu zehirli erkeklik mitini sessiz ama derinden bir hamleyle reddediyor. Çünkü ağlamak, korkmak, sevmek ve bir başkasının yarasını kendi teninde duymak insan olmanın asgari şartıdır. Bunun kadınlığı ya da erkekliği yoktur.
Öte yandan, kadınlara dayatılan o geleneksel kalıplar da masaya yatırılıyor:
"Çayı sıcak getir."
"Çocuğa bak."
"Sen kadınsın, kır dizini otur."
Ve bütün bu söylemlerin üzerine, zayıflığı kadınlıkla özdeşleştiren sinsi bir lisan inşa ediliyor. Yapım, bu dili kökten reddediyor. Kadını sadece kurban pozisyonuna indirgemiyor; soruşturan, düşünen, hata yapan, korksa da yola devam eden bir özne olarak konumlandırıyor.
Bu merkezin en parlak yıldızı ise Başkomiser Önem. Birce Akalay’ın hayat verdiği Önem, klişe bir "femme fatale" ya da süper kahraman değil. Çok daha hakiki: Güçlü olmak zorunda bırakılmış bir insan. Akalay’ın oyunculuğundaki en büyüleyici detay da bu; karakterini bağırtarak, sürekli çatık kaşlarla dolaştırarak kanıtlama çabasına girmiyor. Bazen bir bakışla, bazen derin bir sessizlikle, bazen öfkeyle ama çoğu zaman kırılganlığıyla var oluyor. Önem’in kudreti unvanından değil, insanî derinliğinden süzülüyor.
Olgun Toker başta olmak üzere tüm kadro, bu evrenin harcına omuz veriyor. Şehsuvar Aktaş, Hakan Meriçliler, Sezgin Uzunbekiroğlu, Cem Sürgit, Baran Güler… Her biri bu koro içerisinde kusursuz birer ses.
Senaryoda Onur Böber, Özden Uçar ve Evren Oğuz’un imzası var. Beni en çok etkileyen, hikâyenin ucuz cümlelere sığınmaması oldu. Kadın cinayetleri gibi ağır bir travmayı yalnızca hamasi bir öfkeyle işlemek kolaydır; asıl maharet o travmanın arkasındaki baba korkusunu, çocuklardaki onulmaz kırılmayı, polisin omuzlarındaki vicdani enkazı hissettirebilmektir.
Abdullah Oğuz’un rejisi, seyirciye "Bakın, size çok mühim bir mesaj veriyorum" kibriyle yaklaşmıyor; aksine, sizi filmin dehlizlerine bizzat hapsediyor. Kamera hareketleri, mekânlar ve atmosferle birlikte dış dünyayı unutup tamamen o hikâyenin acısıyla baş başa kalıyorsunuz.
Finalde gözlerimin dolmasının yegâne sebebi, orda sergilenen her kadının birinin annesi, kızı, yoldaşı olmasıydı; yani özünde bizlerdik. Her gün bu coğrafyada kadınlar katlediliyor ve hayat, ne yazık ki birkaç gün sonra kaldığı yerden akmaya devam ediyor. Medya başka gündemlere yelken açıyor; parıltılı hayatlar, kırmızı halılar varlığını sürdürüyor. Oysa o sessiz cenazelerin kalabalığında eksilen hayatların yankısı hep bizimle kalıyor.
İşte bu yüzden Mezarlık yalnızca bir dizi değil; bir vicdan muhasebesi, bir başkaldırı ve kadınların "nesne" statüsünden çıkarak özneleşmesi adına atılmış güçlü bir adımdır.
Artık "güçlü kadın" kavramının bile kendi içinde yeni bir tuzağa dönüştüğünü düşünüyorum. İnsan olan herkes yorulabilir, korkabilir, yanılabilir, yardım dileyebilir. Silah da taşıyabilir kalem de yahut hiçbirini istemeyebilir. Çünkü evvelemirde o bir insandır.
Mezarlık’ın bize fısıldadığı en büyük hakikat de budur:
Kadınları korumak sadece kadınların vazifesi değildir.
Şiddetle mücadele sadece polisin mesaisi değildir.
Adalet yalnızca mahkeme salonlarında tecelli etmez.
Bir medeniyet, en savunmasız ferdine tanıdığı yaşam hakkı kadar insandır.
Bu yüzden bu yapımı sadece kadınların değil; babaların, oğulların, kızların, öğretmenlerin ve en mühimi "Bana ne?" diyerek sırtını dönen herkesin izlemesi gerekir. Çünkü mesele bir "kadın meselesi" hudutlarını çoktan aşmış durumdadır; mesele, insan kalabilme meselesidir.
Bir insanın yaşam hakkı; kimliğine, cinsiyetine, kılığına kıyafetine göre asla tartılamaz. Sadece ve sadece var olduğu için kutsaldır. Ben bu gerçeği finalde bir kez daha ruhumda hissettim.
Ve bu yüzden ısrarla diyorum: İzleyin. Yalnızca iyi bir hikâye için değil, kendimizle yüzleşmek için izleyin.
Sultan Ölmez / Magazinname.com
Yorumlar (0)
Henüz yorum yazılmamış. İlk görüşü siz bildirin!
Fikir Belirt