Bir çocuğun eline silah nasıl geçer? Bir çocuk silahı nasıl olur da korkmadan, oyuncak gibi
taşıyabilir?
Bu çocuk şiddeti öğrenirken biz neredeydik?
Bugün çocukların ve gençlerin karıştığı şiddet olaylarını konuşurken meseleyi yalnızca “ahlaksızlaşan gençler”, “bozuk aileler” ya da “kötü çocuklar” üzerinden değerlendirmek, büyük resmi görmemizi engelliyor.
İstatistikler ürkütücü bir tabloya işaret ediyor. Ancak yalnızca sayılara bakmak da yeterli değil.
Çünkü bu sayılar güvenlik birimlerine yansıyan olayları gösterir; toplumsal şiddetin tamamını değil.
Yine de bize önemli bir gerçeği hatırlatırlar:
Çocukları yalnızca suç işleyen bireyler olarak değil, içinde yaşadıkları toplumun ürünleri ve kimi zaman mağdurları olarak da görmek zorundayız.
Çünkü çocuk dünyaya şiddeti bilerek gelmez; şiddeti öğrenir.
Bazen evde, bazen okulda, bazen sokakta öğrenir.
Bazen ekrandan, bazen de yetişkinlerin birbirlerine davranışlarından.
İlk okulun ev olduğunu düşünürsek ailede yaşananların önemini daha iyi anlarız. Çocuğun yaşamının ilk yıllarında tanık olduğu ilişkiler ve davranışlar ile içinde büyüdüğü sosyal çevre, dünyayı algılayışını etkiler.
Bu nedenle aile, çocuğun ilk sosyal öğrenme alanıdır.
Anne babası birbiriyle nasıl konuşuyor?
Sorun çıktığında öfke nasıl yönetiliyor?
Haklı çıkmak için karşıdaki kişi susturuluyor mu?
Çocuk hata yaptığında aşağılanıyor mu, psikolojik ya da fiziksel şiddete mi maruz kalıyor?
Çocuk evinde her gün “Güçlü olan haklıdır.” mesajını alıyorsa bu anlayışı dışarıdaki ilişkilerine de taşıyabilir.
Sanılanın aksine çocuklar, nasihatleri dinlemekten çok ilişkileri gözlemleyerek öğrenir.
“Kimseye vurma,” diyen bir yetişkin öfkelendiğinde çocuğa tokat atıyorsa çocuk, söylenen söz kadar yapılan davranışı da öğrenir.
Bu nedenle ailede sınır koymakla baskı kurmak arasındaki farkı yeniden konuşmamız gerekiyor.
Hiçbir sınır koymadan büyütülen çocuk da sürekli cezalandırılarak büyütülen çocuk da duygularını düzenlemeyi öğrenmekte zorlanabilir.
Çünkü sağlıklı sınırın amacı çocuğu kontrol etmek ya da baskı altına almak değil, ona duygularını düzenlemeyi öğretmektir.
Okul: İkinci sosyal alan
Çocuk eğitim hayatına başladığında öğrenme süreci, okul ve ailenin iş birliğiyle devam eder.
Okulda başkalarının sınırlarına saygı duymayı, beklemeyi, kaybetmeyi ve farklı olana anlayış göstermeyi öğrenir.
Burada şu soruları sormak gerekir:
Rehberlik servislerini ne kadar güçlendiriyoruz?
Çocuğun davranış sorununu yalnızca bir disiplin meselesi olarak mı görüyoruz, yoksa altında yatan ihtiyacı araştırıyor muyuz?
Okulda bir çocuk zorbalığa uğradığında yalnızca zorbalığı yapan çocuğu cezalandırmakla mı yetiniyoruz?
Yoksa hem zorbalığa uğrayan hem de zorbalık yapan çocuğun hangi ihtiyaçlardan, ilişkilerden ve koşullardan etkilendiğini anlamaya mı çalışıyoruz?
Bir de cebimizde taşıdığımız dünya var: Telefon
Artık neredeyse bir uzvumuz hâline gelen telefon…
Bugün telefon yalnızca elektronik bir alet değil; neredeyse dünyaya açılan bir kapı.
Üstelik dünyanın bütün karanlığı, kirliliği ve karmaşası da orada; yalnızca bir dokunuş uzağımızda.
Telefon, günümüz çocuğunun odasında adeta canlı bir organizma gibi nefes alıp veriyor.
Artık koca bilgisayarlara da gerek yok.
Küçücük bir telefon ekranında savaş da var, şiddet de; mizah, cinsellik, reklam, fenomenler, oyunlar ve lüks hayatlar da.
Bazı araştırmalar, yoğun ve kontrolsüz dijital oyun kullanımının çocukların planladıklarından daha uzun süre oyun oynamalarına ve günlük sorumluluklarını aksatmalarına yol açabildiğini gösteriyor.
Elbette buradan “Bilgisayar oyunları çocukları şiddet yanlısı yapıyor.” gibi basit bir sonuç çıkaramayız.
Ama ekranın, çocuğun sosyal dünyasında geniş bir yer kapladığı açık.
Asıl mesele belki de şudur:
Çocuk ekranda gördüklerini nasıl anlamlandırıyor?
Bir oyunda öldürmek puan kazandırabilir.
Bir dizide şiddet karakteri güçlü gösterebilir.
Bir sosyal medya videosunda aşağılamak eğlenceliymiş gibi sunulabilir.
Bir fenomen öfkeyi “özgüven”, kabalığı “havalı olmak”, gösterişi ise “başarı” diye pazarlayabilir.
Çocuk, eleştirel düşünme becerisi henüz tam gelişmeden bütün bunlarla karşı karşıya kalır.
Teknoloji hayatımızın kaçınılmaz bir parçası olduğu için ekranı tamamen kapatmak çözüm değildir.
Çocuğa, ekranda gördüklerini sorgulama becerisi kazandırmak gerekir.
Fenomenler çağında yeni bir otorite doğdu
Eskiden çocuğun rol modelleri daha sınırlıydı:
Anne, baba, aile büyükleri, öğretmenler, sanatçılar, sporcular…
Şimdiyse çocuk, odasında otururken dünyanın herhangi bir yerindeki birinin hayatını takip edebiliyor.
Bazen o kişinin neden ünlü olduğunu bile bilmiyor.
Takipçi sayısı başarı göstergesine dönüşüyor.
Marka, görünür olmanın aracı hâline geliyor.
Beden bir vitrine dönüşüyor.
Ev, araba, telefon, kıyafet ve tatil birer sosyal statü göstergesi olarak sunuluyor.
Çocuk, kendi kimliğini henüz oluşturmadan kendini başkalarının hayatıyla kıyaslamaya başlıyor.
“Ben neden onun kadar güzel değilim?”
“Benim telefonum neden onunki gibi değil?”
“Ben neden o marka ayakkabıyı giyemiyorum?”
“Ben neden onun kadar popüler değilim?”
Burada şiddetin başka bir biçimi de kendini gösteriyor:
Sosyal dışlanma ve değersizlik duygusu.
Çocuklar yalnızca fiziksel özelliklerine göre değil, sahip olduklarıyla da sınıflandırılıyor.
Telefonun, ayakkabın, kıyafetin, saçın, bedenin, takipçi sayın…
Hepsi bir statü göstergesine dönüşebiliyor.
Ve çocuklar arasında görünmez bir hiyerarşi oluşuyor.
Tüketemeyen çocuk neden kendisini eksik hissediyor?
Burada ailelerin de sorumluluğu var.
Çocuğun her istediğini almak sevgi değildir.
Öte yandan çocuğun, arkadaşlarında gördüğü her şeyden mahrum bırakılması da yaşadığı sosyal baskıyı görmezden gelmek anlamına gelebilir.
Asıl sorun, çocuğa değerinin sahip olduklarıyla değil, kim olduğu ve nasıl davrandığıyla ilgili olduğunu öğretemememiz.
Toplumsal eşitsizlik, çocuğun iç dünyasına da giriyor.
Televizyon ve diziler
Diziler toplumun aynasıdır ama aynı zamanda toplumu etkileyen kültürel ürünlerdir.
Şiddetin sürekli dramatik bir araç olarak kullanılması, suçun çekici gösterilmesi ve güçlü karakterlerin çoğu zaman korku yaratan kişilerle özdeşleştirilmesi, çocukların şiddet algısından ayrı düşünülemez.
Ama burada da dikkatli olmak gerekir.
Bir çocuğun şiddet içerikli bir film izlemesi onu otomatik olarak şiddet uygulayan bir bireye dönüştürmez.
Şiddet davranışı tek bir nedenden doğmaz.
Aile ilişkileri, ekonomik koşullar, akran çevresi, okul ortamı, bireysel özellikler, travmalar, madde kullanımı, sosyal dışlanma, denetim eksikliği ve dijital ortamlar birbiriyle etkileşebilir.
Bir çocuğun davranışı tek değişkenli bir denklemle açıklanamaz.
Belki de en büyük mesele: Kurallara inancımızı kaybediyoruz
Toplum yalnızca kanunlarla ayakta durmaz.
Yazılı olmayan kurallar da vardır.
Sıraya girmek.
Toplu taşımada yüksek sesle konuşmamak.
Başkasının alanına saygı göstermek.
Sözünü kesmemek.
Okulda öğretmenin öğrenciye, öğrencinin de öğretmene insan olarak saygı göstermesi.
Sinemada telefonu kapatmak.
Tiyatroda konuşmamak.
Yolda birbirini ezmeden yürümek.
Bunlar küçük şeyler gibi görünür.
Değildir.
Bunlar, toplumun birlikte yaşama becerisini ayakta tutar.
Bu beceri zayıfladığında çocuk yalnızca bir “kural ihlali” görmez.
Şunu da öğrenir:
“Kimse kimseyi düşünmüyor.”
O zaman toplumsal güven de aşınmaya başlar.
“Ben hakkımı bağırarak alırım.”
“Ben güçlü olduğum için öne geçerim.”
“Benim istediğim oluyorsa kuralın önemi yoktur.”
Ve en tehlikelisi:
“Yakalanmadığım sürece sorun yok.”
Çocukların şiddet davranışını konuşurken belki de önce yetişkinlerin bu anlayışla ne kadar sık karşılaştığını düşünmeliyiz.
Çocuğu değiştirmek istiyorsak önce çevresine bakmalıyız
Çocuklarımıza “Şiddet uygulamayın.” demek yetmez.
Onlara çatışmanın başka yollarını göstermeliyiz.
Çocuklar, öfkelendiğinde konuşabilen yetişkinler görmeli.
Kaybettiğinde rakibini aşağılamayan insanlar görmeli.
Özür dileyebilen, hatasını kabul edebilen anne babalar görmeli.
Öğrencisini yalnızca notuyla değerlendirmeyen öğretmenler görmeli.
Ünlü olmanın tek başına bir değer olmadığını anlatan yetişkinler görmeli.
Bir insanın değerinin telefonu, arabası, kıyafeti ya da takipçi sayısıyla ölçülmediğini yaşayarak öğrenmeli.
Bugün bir çocuk okulda arkadaşına saldırdığında yalnızca ona bakarsak meseleyi eksik anlarız.
Çünkü o çocuk; ailesinin, okulunun, mahallesinin, ekranının, arkadaş grubunun ve içinde büyüdüğü toplumun bütün seslerini taşıyor olabilir.
Bu, çocuğun davranışının sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Ama sorumluluğun yalnızca çocukta olmadığını gösterir.
Silahı çocuğun dünyasına taşıyan kültürü de sorgulamak gerekir.
Şiddeti yalnızca okul kapısında ararsak geç kalırız.
Çünkü şiddet bazen sınıfa girmeden önce eve girmiştir.
Bazen televizyon ekranından.
Bazen telefondan.
Bazen bir yetişkinin dilinden.
Bazen bir çocuğun aşağılanmasından.
Bazen “Erkek adam böyle olur”, “Kız gibi konuşma” gibi sözlerle.
Bazen “Sen sus, ben bilirim,” diyen bir otoriteyle.
Ve bazen de hepimizin sessizce kabul ettiği küçük kabalıklardan.
Çocuklar, geleceğimiz olduğu kadar nasıl bir toplum hâline geldiğimizi gösteren aynalardır.
Aynaya kızmak yerine, önce ne gördüğümüze bakmamız gerekiyor.
Sultan Ölmez / Magazinname.com
Yorumlar (0)
Henüz yorum yazılmamış. İlk görüşü siz bildirin!
Fikir Belirt