Pınar Çekirge “Munise, Ayşecik, Pamuk Prenses ve Zeynep Değirmencioğlu…”

Pınar Çekirge “Munise, Ayşecik, Pamuk Prenses ve Zeynep Değirmencioğlu…”
1956’da ilk filmi olan “Papatya”da rol aldığında henüz iki yaşındaydı. “Funda”, “Duvaklı Göl”, “Ömrüm Böyle Geçti”, “Ölümden de Acı’ geldi sonrasında.
 
1958-59 sezonunda Memduh Ün’ün yönetiminde çekilen “Ayşecik” ile bir anda milyonların sevgilisi oluverdi Zeynep Değirmencioğlu. Türk sinemasında çocuk yıldızlar dönemi, özellikle de sonu ‘cik’ ile biten küçük oyuncuların beyaz perdede boy göstermeye başlaması, “Ayşecik” ile başlamıştı zaten.
 
Herkes o küçük kızın yeteneğinden, büyük başarısından söz ediyor, film şirketleri üzerine yatırım yapmaya hazır bekliyorlardı. Film başına 75.000 TL gibi astronomik bir ücret almaya başladığında ise, sadece sekiz yaşındaydı. Rakipsizdi o yıllarda. Evet, filmleri gişe rekorları kırıyor, Shirly Temple’ın yerli versiyonu olarak çok ama çok seviliyordu. Ama hep benzer senaryolarla çıkıyordu izleyicisinin karşısına.Hep aynı konular, aynı ağdalı melodramlar…
 
Kuşkusuz, daha ilk çocukluğunda birçok farklı ustayla kamera önüne geçmesi, yaşamdan alınan acılar, deneyler, birikimlerle oyunculuğu zaman içinde bilenmişti. Türkan Şoray, Ayhan Işık, Belgin Doruk, Cüneyt Gökçer, Fatma Girik, Filiz Akın, Cüneyt Arkın, Ediz Hun, Ayten Gökçer, Muzaffer  Akgün, Semra Sar, Sema Özcan’lı film afişlerinde ismi en yukarıda ve büyük puntolarla yazılırdı hep. Öyle bir Ayşecik fırtınası esiyordu ki, tarifi, anlatması zor. “Şeytan Çekici”, “Yavru Melek”, “Ateş Parçası”, “Fakir Prenses”, “Cimcime Hanım”, “Çıtıpıtı Kız’dı Ayşecik.
 
Küçücük bir çocuk için sette çalışmak elbette kolay değildi, o koskoca şöhreti taşımak, taşıyor mecburiyetinde olmak da. Toplumun ilgi odaklarından biri haline gelmişti Zeynep Değirmencioğlu.Şimdi düşünüyorum da, adına senaryolar yazılıyor, her haberi ilgiyle karşılanıyordu. Basın peşinde koşuyor, postacılar hemen her gün imzalı fotoğraf taleplerinin yer aldığı çuvallar dolusu mektup taşıyordu adresine. Çocukluğunu özgürce yaşamaya vakit bulamadığından da eminim bu arada. Galalar, setler, davetler, fotoğraf stüdyoları, okul…Uykusuzluk. Belki arada yarım kalan, hiç başlanılmamış ev ödevleri.
 
Biraz da Kemalettin Tuğcu romanlarından çıkıp gelmiş gibiydi hayatlarımıza Ayşecik. Çekmediği acı kalmamıştı. Çok sevimli, bir o kadar da yaramazdı. Uğradığı onca haksızlığa rağmen doğrudan, iyi olandan sapmamıştı hiç. Sokaklarda işportacılık yapar, yıkılmakta olan bir yuvanın bekçisi olur, kötü bir kadının tutsağı olan babasını yuvaya döndürür, evdeki boş şişeleri satıp kazandığı parayla kardeşine kurabiye alır, üstelik ben tokum, diyerek, o kurabiyelerin bir tanesine bile el sürmez, yutkunur, susar, usulca gözlerinde biriken yaşları silerdi. Gün olur hafızasını kaybeder, bir başına, sokaklarda kimsesiz kalakalırdı. Neyse ki, onu hep koruyan Aşçı Necdet, Komiser Hulusi, Bahçıvan Sami, Dadı Mualla, Uşak Cevat, Hizmetçi Suna ve en yakın arkadaşı, boncuk gözlüsü Ömercik vardı… ve tabii, Nubar Amca. Eminim ki gönlünce koşup oynayamadı sokakta bir gün olsun. Üstünü başını rol gereği değil, sahiden kirletmek yasaktı ona çünkü. Verilen imajı korumak zorundaydı o Ayşecik’ti çünkü.Role modeldi. Milyonların sevgilisi, gönüllerin sultanı Ayşecik’ti.
 
Yıl 1966.Osman F.Seden yönetiminde iki bölüm olarak çekilen “Çalıkuşu’nun kadrosunda Cahide Sonku’dan Sadri Alışık, Kerim Afşar, Aliye Rona, Mualla Sürer, Devlet Devrim, Serpil Gül’e kadar kimler yoktu ki. Üstelik Türk sinemasının iki küçük yıldız oyuncusu; Zeynep Değirmencioğlu ve Parla Şenol da bu filmde rol alacaklardı. Ayşecik kimliğinin dışında ilk kez, “Çalıkuşu’nda yaşar kıldığı Munise rolüyle, nitelikli oyunculuk gösteriminin giderek virtüöziteye dönüşen yorumuyla, yeteneğini bir kez daha ortaya koyarken, perdede unutulmaz bir kimliğe daha imza atıyordu Zeynep Değirmencioğlu. Munise bir anda, bir başka doruğa taşımıştı onu.
 
Fakat yıllar geçiyor, küçük Ayşe büyüyor, yaş alıyordu.Artık çocuk kahramanlara veda etme zamanıydı. Bir yol ayırımındaydı aslında. Ya sinemaya devam edecek ya da çekilip gidecekti.
 
1967’de “Canım Annem”, 1968’de “Yuvana Dön Baba”, 1969’da “Ayşecik ile Ömercik”, 1970’de “Yavrum’, 1972’de “Hayat Mı Bu ?”, “Gelinlik Kızlar’, “İlk Aşk” ve 1973’de “Anneler Günü” (çok özel bir nedenle sahne sahne, kare kare hatırladığım ) filmlerinde büyüleyici oyunuyla farklı tipler yaratmayı ve başarısını devam ettirmeyi bildi.
 
Sinema tarihimizde çoktan unutulmazlar arasına giren, eskimeden klasikleşen, ikonografik ve toplumbilimsel değeri asla yadsınamayacak bir yıldız oyuncuydu Zeynep Değirmencioğlu. Türk sinemasında çocuk yıldız ve 1970’de çekilen “Pamuk Prenses ve 7 Cüceler” ile de masal filmleri dönemlerini başlatmıştı. “Pamuk Prenses” ( Nasıl da incelikli bir oyunculukla ele almıştı rolünü. Siyah dümdüz saçları, o içe işleyen masum gülümseyişi şimdi nasıl unutabilirim…) Hemen ardından “Sindirella Kül Kedisi”, birer “The Wizard of Oz” ve “Pollyanna” uyarlaması olan “Ayşecik ve Sihirli Cüceler ile “Hayat Sevince Güzel”de Zeynep Değirmencioğlu nitelikli oyunculuk örnekleri vermiş ve bugün dahil, neredeyse dört kuşağı kendisine hayran bırakmıştı.”Gelinlik Kızlar”, “Öksüzler”, “Yayla Kızı” da tıpkı “Yavrum”, “Yüzbaşının Kızı”, “Fakir Kızın Romanı” gibi Zeynep Değirmencioğlu’nun filmografyasında önem arz eden çalışmalar arasında sayılabilir. Ama yine de “Pamuk Prenses”, “Çalıkuşu”, “Anneler Günü”, “Hayat Mı Bu ?” bir başkadır benim için. Ve tabii, “Ayşecik ile Ömercik.”
 
Birsen Kaplangı’nın seslendirdiği o şarkıyı hatırlarsınız değil mi? “Ana derdi bir yaradır…Izdırabı dinmiyor hiç…İki yetim, iki öksüz bir an bile gülmüyor hiç…Uzat kollarını bize…Kucağında ısıt anne…O kadar çok sev ki bizi, hasretimiz dinsin anne..”
 
Hemen tüm melodram öğelerinin bolca kullanıldığı, kimi zaman bizlere hayattan bile daha sahici, acıklı gelen, içe atılmış nice elem, hüzün, hicranla dolu, şimdilerde hatıralar arasında arayıp bulduğum, yeniden, yeniden izlediğim, nasıl desem, daha bir hemhal olduğum o Ayşecik filmleri. Hep o yürek acısı, o derin, o uçsuz bucaksız masumiyet, içtenlik. Ayşecik filmlerinde küçük sevinçler de yakalardım her defasında. Minicik, erguvan ıslağı, demi kıvamında sevinçler.
 
Çok yıldızlı gecelerin birinde bilmem hangi yazlık sinemada izlemiştim “Ayşecik Boş Beşik’i.
 
Bir kuşağı kendisine hayran bırakan o minicik kız beyaz perdede büyüyor, devleşiyor, ikonlaşarak, ‘Türk Sinema Tarihi’nde bir mihenk taşı olarak belleklerimizde yerini alıyordu. Dedim ya, onu çok sevmiştik. Kızımız, torunumuz, kardeşimiz, yeğenimiz gibi.
 
Düşünüyorum da, sanki Ayşecik ile yaşamımı, bütün o sahneleri, kahkahaları, yaramazlıkları, gözyaşlarını paylaşmışım. O’na, Ayşe Ablama sığınmışım her defasında. En derinde yatan, bazen kendimden bile sakındığım o hicran duygusuyla bir kez daha yüzleşiyorum şu an.Munise’yi özlediğimi fark ediyorum.
 
Hatıralar gizemli bir kara kutu aslında. Ne zaman, nereden sökün edeceklerini kestirmek zor. Belki de Temple Grandin haklı: 
 
Kendimi Mars Gezegeni’nde bir antropolog gibi, ” hissediyorum epeydir. Neredeyse altmışlı yaşları ortalamak böyle bir şey işte !

Bir yanıt yazın