90’lı yıllarda ara ara spor yazıları yazarken yazılarımı mizahi bir dille kaleme alırdım. O dönemlerde kaç kez adliye koridorlarında süründüğümü hala hatırlayamam.

Şimdi Yeni Çağrı Gazetesi’nde yazılarımı bu üslup ile değil daha ciddi bir şekilde kaleme alırken son yazımı tıpkı yıllar önce kaleme aldığım gibi kaleme alırsam nasıl olur ve bu özelliğimi ne kadar kaybettiğimi merak ettim.

Merak aslında iyi değildir ama yine de deneyelim dedik ve kalemimizden şu damlalar döküldü.

Gururun Gösterişi, Kibrin Gölgesi

Gurur, insana yakıştığında bir duruştur; fazlası ise düğün salonunda ısrarla oynanan davul zurna gibidir: Başta hoş gelir, sonra herkesin başını ağrıtır.
Kibir deseniz… O, sofraya davetsiz gelen misafir gibidir: Ne yedirir, ne içirir, ne de kalkıp gider.

Oysa hayatta bazen bir “pardon” demek, koca bir dağın tepesinden yuvarlanan kayayı durdurmak gibidir. Ama biz ne yapıyoruz? Gurur diye diye o kayayı sırtımıza alıyoruz, sonra da “niye belim ağrıyor” diye şikâyet ediyoruz.

Kibirli insan kendini gökyüzü sanır ama yağmur yağdı mı ilk o ıslanır. Çünkü bulut olmak kolaydır, gölge olmak zordur.
Gururlu insan “ben kırılmam” der, ama en ufak rüzgârda dal gibi sallanır.

Bakın dostlar; Gurur, yanlış yerde kullanıldığında telefon çekmeyen dağ başına benzer. Kimseye ulaşamazsın, kimse de sana ulaşamaz. Kibir ise, boş tenekenin çıkardığı gürültüdür. Ses çok, öz yok.

Tevazuya gelince… O tam bir şiir. Çayını demleyip sana ikram eden komşu gibidir. Küçük görünür ama gönül büyütür. Alçakgönüllülük, insana öyle yakışır ki; insanı gömlek gibi değil, kanat gibi taşır.

Kısacası:
Gurur bazen süs, kibir daima yük.
Tevazu ise insanın omzuna konan serçedir; korkmaz, kaçar ama hep geri döner.

Kamil Hızer / Magazinname.com

Bir yanıt yazın