” Palto İşte Bütün Mesele Bu ” adlı oyunu Bedri Adar, Mehmetcan Kara ile beraber uyarlayan Seyithan Tokkarabudak ile geçen gün buluştuk.Oyundan konuştuk.
• Palto” yu Grotesk bir yorumla sahneye taşımak fikri nasıl gelişti?
-“Palto”yu grotesk bir yorumla sahneye taşıma fikri aslında metnin bana bıraktığı o garip tadla başladı. Okurken sürekli şunu hissettim: Bir yerde içim acıyor ama bir yerde de olan biten o kadar tuhaf ki gülmemek zor. ’un metni zaten dümdüz bir gerçeklik sunmuyor; karakterlerin çoğu neredeyse insan olmaktan çok bir alışkanlığın, bir makamın, bir refleksin temsili gibi. Ben de sahneye taşırken bunu özellikle büyütmek istedim.
Benim yorumumda Akakiy Akakiyeviç dışındaki herkes grotesk. Çünkü o dünyanın içinde “normal” olan tek şey Akakiy’in saf, sade ve kırılgan varlığı gibi geliyor bana. Diğerleri ise abartılmış bedenlerle, keskin jestlerle, mekanik tekrarlarla var oluyor. Bürokratların yürüyüşü bile insanî değil; sanki görünmeyen bir çarkın dişlisi gibi hareket ediyorlar. Konuşmaları ritmik ama içi boş. Yüz ifadeleri neredeyse maskeye yakın. Bu bilinçli bir tercih. Çünkü onların birey değil, sistemin uzantısı gibi görünmesini istedim.
Akakiy’i ise özellikle sade tuttum. Oyunculukta fazlalıktan kaçındım. Onun bedeni küçük ama “gerçek”. Diğer karakterler büyüdükçe, abartıldıkça, Akakiy’in yalınlığı daha da görünür oluyor. Böylece grotesk olan dünya ile insan olan karakter arasında net bir karşıtlık kurabildim. Seyirci de bu karşıtlık sayesinde kimin gerçekten “yaşadığını”, kimin sadece bir rolü sürdürdüğünü hissedebiliyor.
Grotesk estetiği seçmemin bir diğer nedeni de şu: Bu hikâyeyi sadece acıklı bir memur dramı gibi anlatmak istemedim. Evet, trajik bir tarafı var ama metnin içindeki çarpıklık bana daha sert bir sahne dili gerektiğini düşündürdü. Abartı burada bir süs değil; eleştirinin kendisi. Mekânın daralması, seslerin büyümesi, karakterlerin neredeyse karikatürleşmesi… Bunların hepsi Akakiy’in ne kadar yalnız ve savunmasız olduğunu daha güçlü göstermek için.
Kısacası grotesk benim için dışarıdan eklenmiş bir biçim değil. Metnin içindeki tuhaflığı sahnede dürüstçe büyütme çabası. Ve bu dünyada insan kalabilen tek figürün Akakiy olması, diğer herkesin groteskleşmesiyle daha da görünür hâle geliyor. Benim çıkış noktam da tam olarak buydu.

• Oyun boyunca son derece etkileyici hareket düzeni ve üst düzey oyunculuklarla karşı karşıya kalıyoruz.Başlangıçta böyle bir başarıyı bekliyor muydunuz?
-Açıkçası böyle bir etki yaratmasını umut ediyordum ama bu ölçüde karşılık bulacağını en başta öngördüğümü söyleyemem. Çünkü kurduğumuz hareket düzeni ve oyunculuk dili oldukça riskliydi. Özellikle gibi herkesin bildiği bir metni, klasik dramatik çizgiden çıkarıp daha stilize ve fiziksel bir yapıya taşımak seyirci açısından da oyuncu açısından da cesaret isteyen bir tercihti.
Provaların ilk döneminde hareket dilini oturtmak zaman aldı. Özellikle Akakiy dışındaki tüm karakterleri grotesk bir beden kompozisyonu içinde kurguladığımız için, oyuncuların hem abartıyı yakalayıp hem de inandırıcılığı kaybetmemesi gerekiyordu. O denge çok hassas. Bir adım fazlası karikatür, bir adım eksiği sıradanlık olabiliyor. Bu yüzden sürecin başında “başarılı olur mu?” sorusu elbette vardı.
Ama oyuncuların disiplinli çalışması ve hareketin dramatik yapıyla bütünleşmesi süreci güçlendirdi. Hareket düzeni sadece estetik bir unsur olarak kalmadı; hikâyeyi anlatan ana araçlardan biri hâline geldi. Özellikle sahnedeki ritim, tekrarlar ve mekanik beden kullanımı, metnin eleştirel tonunu destekleyince ortaya daha güçlü bir bütünlük çıktı.
Dolayısıyla başta böyle bir başarıyı garanti görmüyordum; fakat kurduğumuz dilin tutarlı olduğuna inanıyordum. Seyircinin bu dili bu kadar net algılaması ve etkilenmesi ise açıkçası beni hem şaşırttı hem de mutlu etti.

–GOGOL ve SHASKEPERARE’ ortak noktada buluşturan neydi?
-Ben bu metni çalışırken Akakiy’i hiçbir zaman sadece “küçük adam” olarak görmedim. Evet, ’un yarattığı tip, edebiyat tarihinde küçük memurun simgesi hâline gelmiş bir karakter. Ama sahneye taşırken onu o çerçevenin içinde bırakmak istemedim. Aklımın bir yerinde sürekli vardı. Çünkü bana göre mesele statü değil; bilinç meselesi.
Hamlet nasıl “Danimarka bir hapishanedir” diyorsa, Akakiy için de o hapishane memur dairesi. Aradaki fark şu: Biri prens, diğeri kâtip. Ama ikisi de sıkışmış. Oyunun sonunda Akakiy’in ağzından çıkan “Bilinç. Olmak ya da olmamak.” ifadesi benim için bir göndermeden fazlası. Bu cümleyle Akakiy’i yalnızca soğuktan korunmaya çalışan bir adam olmaktan çıkarıp kendi varlığını sorgulayan bir noktaya taşıyorum. Artık mesele palto değil; “var mıyım, yok muyum?” sorusu.
İsim meselesi de burada çok belirleyici. Hamlet’in trajedisi babasının adı ve hayaletiyle şekillenir. Akakiy’in adı da bir kader zinciri gibi. “Babasının adını alsın…” denerek ona verilen isim, birey olma ihtimalini daha baştan daraltıyor. Akakiy Akakiyeviç ismi bir tekrar, bir yankı gibi. Sanki o doğduğu anda kendi özgünlüğünü kaybetmiş. Bu da onu Hamlet’le beklenmedik bir yerde buluşturuyor: İkisi de isimlerinin ağırlığını taşıyor.
Hamlet’in babası hayalet olarak geri döner ve düzeni sarsar. Bizim yorumumuzda da Akakiy öldükten sonra paltoların çalınması ve herkesin “Paltom yok!” diye bağırması, onun toplumsal bir hayalete dönüşmesi demek. Burada doğrudan ’nun hortlak finaline de selam var. Akakiy artık görünmeyen ama huzur kaçıran bir varlık. Küçük adamın bastırılmış sesi, ölümden sonra yankılanıyor.
Hamlet saraydaki çürümeye karşı kitaplarına ve “deliliğine” sığınır. Akakiy’in sığınağı ise harfler, kağıtlar, dosyalar. Onun dünyasında gerçekten “kendinden başka kimse yoktur.” Dosya yetiştirmek, onun varlık biçimi. Bu bana Hamlet’in entelektüel yalnızlığının bürokratik ve mekanik bir versiyonu gibi geliyor. İkisi de çevrelerine uyum sağlayamıyor ve kendi iç gerçekliklerinde yaşıyor.
Eylem meselesi de benzer. Hamlet intikamı erteledikçe trajedi büyür. Akakiy ise palto diktirme kararına kadar pasif bir hayata razıdır. Ama o palto bir dönüm noktasıdır. Tıpkı Hamlet için kılıcın ve intikamın anlam taşıması gibi, palto da Akakiy için onur ve varoluş simgesine dönüşür. Çalındığında yıkılan sadece bir eşya değil, kurduğu anlam dünyasıdır.
Hamlet’in trajedisi görkemli; saraylar, entrikalar, kan… Akakiy’in trajedisi ise “yarım kilo pamuk, bir yastık ve bir yorgan” kadar sade. Ama oyunun sonunda Hamlet’in repliğinin Akakiy’in ağzından çıkması, bu sade ölümün aslında insanlık onuru açısından ne kadar büyük olduğunu gösteriyor. Küçük görünen hayatların kaybı da en az prenslerin ölümü kadar sarsıcı.
Bu yüzden Akakiy’i Hamlet’in modern ve küçük bir kopyası olarak düşünüyorum. İkisi de kendi dünyalarının yabancısı. İkisi de isimlerinin yükünü taşıyor. Ve ikisi de “olmak ya da olmamak” çizgisinde, biri intikam, diğeri bir palto üzerinden, varoluşlarını ararken yok oluyorlar. Burada benim için asıl mesele şu: Trajedinin büyüklüğü statüden değil, bilincin derinliğinden gelir. Akakiy’i o derinliğe taşımak istedim.
–Seyirciden gelen tepkileri sorsam…
-Açıkçası seyirciden nasıl bir tepki geleceğini baştan kestiremiyorduk. Çünkü alışılmış bir dramatik anlatı yerine daha stilize, yer yer sert ve bilinçli olarak rahatsız edici bir dil kurduk. Grotesk yapının seyirciyle mesafe yaratma ihtimali vardı. Ama biz o mesafenin düşünsel bir yakınlığa dönüşmesini hedefledik.
Oyunun ilk anlarında salondan gelen gülüşleri duyduk. Özellikle Akakiy dışındaki karakterlerin abartılı bedenleri, mekanik konuşmaları ve ritmik tekrarları seyircide bir komik etki yaratıyordu. Bu bizim istediğimiz bir başlangıçtı. Çünkü seyircinin o dünyaya “gülerek” girmesi, sonrasında yaşayacağı kırılmayı daha görünür kılıyor.
Oyun ilerledikçe o gülüşlerin yerini sessizliğe bıraktığını hissettik. Akakiy’in yalnızlığı derinleştikçe salondaki enerji de değişti. Özellikle paltonun çalınmasından sonraki bölümlerde belirgin bir dikkat ve yoğunlaşma oluştu.
Bizim için en önemli olan şuydu: Seyirci başta güldüğü o grotesk dünyanın içinde, bir süre sonra kendini de yakalasın. Akakiy’e dışarıdan bakan bir gözken, finalde onunla birlikte varoluş sorusunun içinde kalsın. Eğer salonun havası değişiyorsa, eğer çıkışta izleyicilerin yüzünde düşünceli bir ifade görüyorsak, bu kurduğumuz dilin karşılık bulduğunu gösteriyor.
Kısacası, çok net bir beklentiyle değil ama güçlü bir inançla çıktık yola. Seyircinin hem eğlenip hem rahatsız olacağı, hem güleceği hem de susacağı bir alan yaratmak istedik. Aldığımız tepkiler de bu iki uç arasında gidip gelen bir deneyim yaşandığını gösterdi. Bu da bizim için en değerli sonuç oldu.
Seyithan Tokkarabudak’a yönettiği ” Palto İşte Bütün Mesele Bu ” adlı oyunda Nuri Cabaroğlu, Sena Çalışkan, İdil İnal, Rıdvan Uludaşdemir, Dilara Sezen ve Seyithan Tokkrabudak alabildiğince zengin oyunculuk örnekleri sergilerken, grotesk tarzı yorumlardaki üstün başarılarıyla da övgüyü hak ediyorlar…
Ayrıca No2 Sahneyi bahsetmeden geçemeyeceğim özene bezene emek harika bir tiyatro’ya dönüştürülmüş.
Çatı katından tarihi Yel değirmeni mahallesini izleyip nefes alabiliyorsunuz fuaye alanı ise mutfakta… Kısacası gidip görmenizi oyunları izleyip anılar bitiriktirmenizi tavsiye ediyorum.
Serdar Karadeniz / Magazinname.com
Magazin Name Güncel Magazin Haberleri
