Bir tiyatro sahnesine baktığımızda çoğu zaman gördüğümüz şey bellidir: dekor, ışık, oyuncu ve seyirci. Oysa tiyatronun özü, bu dört unsurdan çok daha eskiye dayanır. İnsan hikâyesini anlatmaya başladığı ilk günden beri doğanın içindedir. Ateşin çevresinde anlatılan hikâyeler, gölgelerle yapılan oyunlar, hayvanların hareketlerinin taklit edilmesi ve doğanın seslerinin ritme dönüşmesi, tiyatronun ilk izlerini oluşturur.
Belki de bugün oyunculuğu yeniden düşünürken bakmamız gereken yer tam olarak burasıdır.
Oyuncu yalnızca metni söyleyen kişi değildir. Bedenini, nefesini, sesini ve bulunduğu mekânı kullanarak bir dünya yaratır. Doğa ise bütün bunların kendiliğinden gerçekleştiği dev bir laboratuvardır.
Bir ağacın rüzgârla hareketini izlemek, beden çalışması için saatlerce anlatılamayacak bir şey öğretebilir. Suyun akışı ritim duygusuna, kayanın hareketsizliği sahnedeki varlığa, kuşların sesleri ise oyuncunun ses ve dikkat çalışmasına ilham verebilir. Üstelik doğada hiçbir şey tamamen aynı kalmaz. Işık değişir, hava değişir, ses değişir; oyuncu da değişen koşullara uyum sağlamayı öğrenir.
Dünya bu ilişkiyi çoktan araştırmaya başladı
Tiyatronun doğayla ilişkisi yalnızca çağdaş bir arayış değil. İngiltere'nin açık hava tiyatrosu geleneği, Japon Noh tiyatrosunun doğayla kurduğu sembolik bağ ve günümüzde farklı ülkelerde gerçekleştirilen site-specific performanslar, tiyatronun kapalı salonlarla sınırlı olmadığını gösteriyor.
Özellikle mekâna özgü tiyatro anlayışında oyun, seçilen yerin özelliklerinden hareket ediyor. Tarihi bir yapı, sokak, fabrika, orman ya da kıyı yalnızca oyunun gerçekleştiği yer olmaktan çıkıp anlatının bir parçasına dönüşüyor.
Böyle bir tiyatroda yağmur yalnızca kötü hava değildir. Rüzgâr bir teknik problem olmak zorunda değildir. Mekânın sesi, ışığı ve dokusu oyunun dramaturjisine katkı sağlayabilir.
Seyirci de artık sadece koltuğunda oturan kişi değildir; hikâyenin gerçekleştiği çevreyle birlikte hareket eden bir katılımcıya dönüşür.
Türkiye'nin büyük bir avantajı var
Bu noktada Türkiye'nin sahip olduğu doğal çeşitlilik özellikle dikkat çekiyor.
Karadeniz'in yoğun ormanları, Ege'nin zeytinlikleri, Akdeniz'in kıyıları, Kapadokya'nın benzersiz coğrafyası, Anadolu'nun bozkırları ve daha nice farklı bölge, tiyatro açısından yalnızca güzel manzaralar değildir.
Her biri ayrı bir sahne dili yaratabilir.
Bir ormanda yapılacak oyunculuk çalışmasının bedensel karşılığıyla bozkırda yapılacak çalışmanın aynı olması beklenemez. Kıyıda ses kullanımı değişir; taşlık bir arazide oyuncunun yürüyüşü değişir. Gün batımının ışığı bile sahnenin atmosferini yeniden kurabilir.
Buna rağmen Türkiye'de doğa ile oyunculuk arasındaki ilişki henüz tiyatro eğitiminin ve üretiminin sürekli bir parçası hâline gelmiş değil. Elbette açık hava gösterileri, festivaller ve farklı mekânlarda yapılan çalışmalar var. Ancak bunların daha sistemli bir araştırma alanına dönüşmesi mümkün.
Belki de bir “Doğa ve Oyunculuk Laboratuvarı”na ihtiyacımız var
Tiyatro eğitiminin yalnızca stüdyolarda gerçekleşmesi şart değil.
Oyuncunun bir gününü ormanda geçirdiğini düşünelim. Konuşmadan hareket etmeyi denesin. Rüzgârın yönünü takip etsin. Toprağın üzerinde yürüsün. Doğal sesleri dinlesin. Sessizliğin içinde kendi nefesini fark etsin.
Başka bir çalışmada oyuncu suyun ritmini inceleyebilir. Bir başka çalışmada ağacın gövdesi, dalları ve hareketinden yola çıkarak beden araştırması yapabilir.
Yönetmen ise bütün bunları sahne dramaturjisine dönüştürebilir.
İşte Doğa ve Oyunculuk Laboratuvarı fikri tam burada anlam kazanıyor.
Bu, doğada birkaç prova yapmak anlamına gelmiyor. Doğayı bir eğitim ve araştırma alanı olarak kabul etmek anlamına geliyor.
Oyuncu için beden araştırması, yönetmen için mekân araştırması, tasarımcı için ışık ve doku araştırması, yazar içinse yeni hikâyelerin başlangıç noktası olabilir.
Doğa dekor olmaktan çıktığında
Tiyatroda doğayı kullanmanın en kolay yolu onu dekor hâline getirmektir. Birkaç ağaç, biraz toprak, taşlar ve doğal sesler...
Oysa asıl mesele bundan çok daha derinde.
Doğanın davranış biçimini sahneye taşıyabilmek gerekir.
Değişkenlik, rastlantı, ritim, sessizlik, hareket ve dönüşüm... Bunların hepsi tiyatronun da temel araçlarıdır.
Oyuncu doğayla çalıştığında her şeyi kontrol edemeyeceğini kabul eder. Bu durum ilk bakışta bir zorluk gibi görünse de oyunculuk açısından önemli bir özgürlük yaratabilir. Beklenmedik bir sese, değişen ışığa veya aniden çıkan rüzgâra tepki vermek, oyuncuyu gerçekten “anda” kalmaya zorlar.
Tiyatro zaten biraz da bunun sanatıdır: Planlanmış olanla o anda ortaya çıkanın buluşması.
Yeni bir tiyatro dili mümkün
Türkiye'de doğa, tiyatro ve oyunculuk arasında daha güçlü bir bağ kurulması yalnızca yeni mekânlar keşfetmek anlamına gelmez. Aynı zamanda yeni bir estetik ve yeni bir oyunculuk anlayışı üzerinde düşünmek demektir.
Tiyatro salonlarının önemini azaltmadan, onların dışına da bakabilmek...
Oyuncunun yalnızca repliğini değil, nefesini ve bedenini de yeniden keşfetmesini sağlamak...
Yönetmenin dekor kurmak yerine bazen var olan mekânı dinlemesini istemek...
Seyirciyi koltuğundan kaldırıp hikâyenin içine yürütmek...
Bütün bunlar Türkiye'de henüz yeterince araştırılmamış geniş bir alan oluşturuyor.
Belki geleceğin tiyatrosu daha büyük dekorlarda ya da daha gelişmiş teknolojilerde değil; oyuncunun çevresine yeniden bakmasında saklıdır.
Çünkü doğa, sahne sanatlarının dışında duran bir alan değil.
İlk sahnemiz zaten doğaydı.
Gökhan Yetiş / Magazinname.com
Şimdi belki de yapılması gereken, o sahneyi yeniden keşfetmek.
Yorumlar (0)
Henüz yorum yazılmamış. İlk görüşü siz bildirin!
Fikir Belirt