N1 Aşk Radyo

Titrek Kral Azer Bülbül’ün Acı Dolu Hikayesi

Titrek Kral Azer Bülbül’ün Acı Dolu Hikayesi

“Elbet bir gün o gün gelir.” Arabesk müziğin efsanevi isimlerinden Azer Bülbül, hayatı ve şarkılarıyla milyonların gönlünde taht kurdu. Yıldız Tilbe, Azer Bülbül’ün kendisine nasıl evlenme teklif ettiğini Ot Dergisi’ne şu sözlerle anlatmıştı: “1998 yılında babamı kaybettim, psikolojimin bozuk olduğu bir dönemdi. Müzik dinleyemez olmuştum, evdeki yüzlerce albümün hepsini teker teker kırmıştım. Azer’in bir şarkısına takıldım: ‘İlle de Sen.’ O şarkı için Kör Kurşun albümünü aldım, bütün albümü dinlemeye başladım. Yıllar sonra bir gün Azer beni aradı: ‘Yıldız abla, ben evlenmek istiyorum, doğru düzgün bir kız da bulamadım, sen bana bir kız bul evleneyim’ dedi. Ben de ‘Annene babana sor onlar bulsun eli yüzü düzgün bir kız’ dedim. Onların da bulamadığını söyleyince ‘Yok Azer, vallahi de billahi de yok’ dedim. O zaman ‘Sen evlen benimle abla’ dedi. ‘Çüş oradan, delirdin mi, ne diyorsun? Defol, saçma sapan konuşup ağzımı bozma’ dedim hafif sinirlenerek.”

Azer iyiydi, saftı, temizdi. Zaten saf ve temiz insanlar kendilerine bir türlü sahip çıkamaz. Onun ölüm haberini aldığında çılgına dönmüş, çok üzülmüştü. “Bu alemde, bizim meslekte onu sevmeyen bir Allah’ın kulu yoktu. Herkes seviyor, bak herkes burada. Şu kadarcık insan geldi, adam insan gibi, adam gibi adam. Onun için bu kadar kalabalık.”

Almanya’dan Gurbetçi Sesine: Subutay Keskin’den Azer Bülbül’e

Azer Bülbül’ün gözlerinin içinde kaybolur, o acıyı gözlerimizin önünde yaşardık. Hissederek söyler, bazen ağlar, bazen ağlatırdı. O ayakta durmakta güçlük çeken adam yıkılmazdı, sarsılmazdı ama içindeki çocuğu da saklayamaz, akıverirdi göz pınarlarından damlalar. Almanya’da büyüyüp orada ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüp öyle yaşamak, üzerine bir de hor görülmek hiç kolay değildi, belki ondandı hafiften kambur duruşu, başının hep önde oluşu. Çok severdi Galatasaray’ı; Cimbom Sevdası hiç bitmezdi onda. “İlle De Sen, İlle de Sen” derdi. O acı şarkılarının arasında onu gülümseten tek şey sarı-kırmızı sevdasıydı. “Şampiyonlar Ligi’nde Hey Cimbom hey hey.” Üç yıldızlı bir otelde yitirdiğimiz beş yıldızlı bir adamdı o. Ne kadar Almanya’da büyüse de Kars’ın çocuğuydu, yüzünde de ruhunda da doğunun sıcaklığını görürdük. Onun şarkı söylerken titremesi, kendisini şarkının büyüsüne kaptırması ve şarkıya olan konsantrasyonunda ne sahtecilik vardı içinde ne de ilgi çekme sevdası. “Ben farkında bile değilim yani. Nasıl olur bilmiyorum ama yani buradan gelip ben işimden gelerek okuyorum, işimden gelerek yapıyorum, severek yapıyorum bu işi. Oradan kaynaklanıyor, sebebi odur bence.”

Müzik hayatı sıradan başlamamıştı aslında. Düğün salonlarında çalmış birçok büyük isim gibi yolu eğlence mekanlarından geçmişti. Sıradan albümler, öylesine söylenen türküler, biraz da içine kapanmışlığın verdiği hisle dışarıya açılamama duygusu… Fakat patlama yapması muhtemeldi çünkü o bir orijinaldi, gerçek adı bile öyleydi: Subutay Keskin. Ne yedeği ne de benzeri vardı. Bir gün arkadaşlarıyla Yıldız Tezcan’ı dinlemek için giden Subutay, solistin kendisine mikrofonu uzatmasıyla hayatının değişeceğinden habersizdi. Yıldız Tezcan hemen Üzelli firmasının yetkililerini arayıp bu yıldızı parlayacak adama kaset yapılması gerektiğini anlattı. Bu arada Yıldız Tezcan yeni adını da vermişti: “Senin adın artık Azer Bülbül” demişti. Bir kere bile sormamıştı neden diye, kabul etmişti hemen yeni kimliğini.

1984 yılında çıkan “Garip Yolcu” kasedi, işte bu keşfedilmenin ilk ürünü oldu. 1996 yılında “Ben Babayım” albümüyle büyük bir patlama yaptı. Albümünde yer alan “Yaralandın Mı Canım”, “Her An Her Şey Olabilir” ve “Dokunmayın Bana Çok Fenayım” şarkılarıyla sesini hem Türkiye’ye hem de yurt dışında yaşayan gurbetçilere duyurmuştu. Bu albümden sonra geri dönüşü olmayan bir yola, şöhret dolu bir hayata adım atmıştı. Doğunun dağlarından İstanbul’un ışıklı sokaklarına doğru hızla koşuyordu; parlıyor, ışıldıyor ve var gücüyle ilerliyordu. 15 yıllık sanat hayatına 20’den fazla albüm sığdırarak ne kadar çalışkan olduğunu göstermişti. Konser alanlarını tıklım tıklım dolduruyor, izleyenler onu dinlerken kendilerinden geçiyorlardı. Arabesk söylemesine rağmen konserlerinde ne taşkınlık vardı ne de acayip olaylar. 7 yaşındaki çocuklardan 70 yaşındaki insanlara kadar binlercesi onu dinlerdi. Şarkılarında herkes bir parça bulurdu kendisine ait: kimi zaman terk edilmişlik, kimi zaman ihanet, kimi zaman imkansız bir aşk, kimi zaman da hayatın sillesini yemiş bir hayatın öyküsü.

Azer Bülbül, “Ağıt”, “Zordayım” ve “Kör Kurşun” gibi şarkılarla adını altın harflerle yazdırdı. Ferdi Tayfur, Orhan Gencebay, Müslüm Gürses gibi “baba” ismini hak eden ustalardan biri oldu zamanla. Hatır sayılır bir kitlesi oluştu, dinleyenlerin sayısı büyüdükçe büyüyordu. Hatta eski albümleri bile seçmeler adı altında piyasaya sürülüyordu. Müziği öyle çok seviyordu ki, müzik piyasasının düştüğü hale çok kızıyordu. Doğaldı ve samimiydi. Onu sevmek için yakından görmeye gerek yoktu; onu görmeden bile ona bağlanmak gayet mümkündü. “Bazı insanları hayattayken tanımadığıma çok üzülüyorum yani. Aynı hayatı, aynı nefesi alırken tanımadığıma çok üzülüyorum. Şimdi ben mesela sevgili Azer Bülbül’le, nurlar içinde yatsın mekanı cennet olsun, iş… Aynen onu söyleyeceğim ve de bence çok iyi bir insandı aynı zamanda. Hiç tanımama rağmen söylüyorum duyumlar. Çünkü insanlar hakkında pek güzel şeyler söylenmez, hep olumsuzluklar söylenir ama demek o kadar iyi bir insan.” Ne kadar çok istese de hiç çocuğu olmamıştı. Yine de ona “baba” diyen binlerce evladı vardı. Onun için saatlerce yol gelen, binlerce kilometre aşan hayranları, evlatları vardı. “Halkınız hepinize teşekkürler ediyorum.”

Karmaşık Özel Hayatı ve Trajik Son

Kariyerinin zirvesindeydi; konserleri hınç hınç doluyor, Azer Bülbül sevgisi alıp başını gidiyordu. O da albüm üzerine albüm çıkarıyor, kendisini dinleyenleri hiçbir zaman yalnız bırakmıyordu.

Hayatında yanlışları da vardı elbette. Hangimizin yoktu ki? Kariyerinin tırmanışa geçtiği dönem olan 2001’de kokain kullandığı tespit edildi. Hayatındaki boşluklar, gelgitler ve şöhretin getirdiği sarhoşluk onu uyuşturucu belasına itmişti. 10 yıllık hapis cezası para cezasına çevrildi ve 3 yıl boyunca uyuşturucu tedavisi gördü. Uyuşturucu kullandığı günleri şöyle anlatmıştı bir röportajında: “Allah’a şükür o işler bitti. Bir yerlere geldiğiniz zaman etrafınızda olumsuz kişiler de oluşuyor. Avrupa’ya gidiyorsunuz, orada bir takım arkadaşlar falan… Bir ara uyuşturucu kullanma durumumuz olmuştu. Zaten yakalanmıştım biliyorsunuz. Sonra tedaviye gittim, 3 sene tedavi gördüm yurt dışında. Bu da bu işin bir parçası olması gerekiyor zannediyorum ama arkadaşlarıma genlerime tavsiye etmem. Allah düşmanımı düşürmesin. Tükenmişlik, bunalım hayatın bölümlerinden birisi. İşte o kadar insanın içinden geliyorsun, odanda tek başınasın. Bu bir yalnızlık değil mi sizce?” “Dardayım ey… Dardayım ey.”

Azer Bülbül’ün karmaşık bir özel hayatı da vardı. Bir yandan 19 yaşında ailesinin zoruyla evlendiği eşiyle 12 yılda zor boşandı. Evliliği boyunca eşiyle sadece üç gün görüştüğünü söylemişti. Sebebini de “evden canı istediği zaman çıktığında hesap sorulması” olduğunu anlatıyordu. Ailesiyle karşı karşıya gelmesini sağlayan bu evlenme-boşanma durumu Azer’in hayatındaki en büyük sıkıntılardan biri oldu. Çok sonraları ise Güler Işık’la nişanlandı ama kısa sürede nişanı attı, sebebini ise kimse bilemedi. “Her An Her Şey Olabilir.”

Zaman hızla akıp geçiyordu, yıl 2012’ye gelmişti. Yeni albümünün piyasaya çıkmasına ramak kalmıştı. Albümün adını “Duygularım” olarak belirlemişti. Yaşadığı tüm duyguları, zorlukları ve sanat hayatının en kritik anlarını bu albümün içine sığdırmıştı. Albümün tanıtımını yapmak için de Antalya’ya gitmişti. Hatta burada bir televizyon programına katılmış, hem Antalya’ya olan bakış açısını hem de yeni albümünün heyecanından bahsetmişti. Her şey nizami ve olması gerektiği gibiydi. Program çıkışı oteline gitmişti, yanındaysa bir kadın hayranı vardı. Ertesi gün onu muhteşem bir konser beklemekteydi, binlerce insan onu dinlemek için sıraya girmişti. Konser saati yaklaşmış fakat ondan ses seda yoktu. “Doktorlar tarafından belirlenmiş bir hastalığınız var mı? Yok. Hiçbir hastalığım yok arkadaşlar.” Sevenleri heyecan ve merak içindeydi.

Hemen ardından acı haber geldi: Azer Bülbül’ü üç yıldızlı bir otelin kenar bir odasında yitirmişti. Ölüm sebebi kalp kriziydi. Kalbi yorgundu, evet. Hasta değildi ama kalbi çok çekmiş, çok çektirmiş ona. Hasta olduğunu hissetse de konserine çıkabilmek, hayranlarını kırmamak için gizlemiş bu durumu. Uyuşturucuyu da bırakmıştı, yani içkiyi bile bırakmıştı. “Belki buna birçok insan belki inanmaz ama gerçekten öyleydi yani duygusal bir çocuktu, güzel bir insandı. Bu alemde bizim meslekte onu sevmeyen bir Allah’ın kulu yoktu. Herkes seviyor, bak herkes burada. Abdestimiz de buradayız, her yere gitme imkanımız var ya, buna geliriz. Bana göre çok güzel bir insandı. Son eserini dinledim ben bir parçasını, böyle bir şey olamaz sanki öleceğini bilerek okumuş: ‘Gidiyorum buralardan’ diyor, ‘Terk Ediyorum’ diyor eserde.”

Yıldız Tilbe ile düet yapmışlar, o kadar güzel bir eserdi. “Ben meslek hayatımda duymadım o.” Gencecik yaşta annesini, babasını evlatsız bıraksa da binlercesinin kalbinde ölümsüzlüğe adım atmıştı artık. Onu canlı canlı dinleyemeyecek, göremeyecek, yüzüne bakamayacak, bir imza için kuyruk oluşturamayacaktık. Fakat bazen bir minibüsün, bazen şehirlerarası giden sıradan bir otobüsün, bazen de karanlık gecelerin içinde onun sesini duyacak, candan arkadaşlığına tanık olacaktık. Yani hiçbir zaman ölmeyecekti. Cenazesindeki kalabalık ne kadar sevildiğinin bir göstergesiydi zaten. Türk arabesk tarihinin tabiri caizse en “underground” isimlerinden biri olarak geldi ve 45 yaşında aynı şekilde göç etti. “Titrek Kral. 8 senedir Subutay’dım, 20 senedir ise Azer’im. Azer daha çok yaşadı Subutay’dan” cümlesi ise sevenlerinin yüreğine şarkıları gibi acıtarak işlendi. Titreyerek söylediği şarkılarla kalbimizin bam teline dokunan bir Azer Bülbül geçti bu hayattan.

 

 

 

 

Bir yanıt yazın