Acıyla yoğrulan alkışlarla aydınlanan bir kadının hem hayata hem sahneye direnişi ; Suna Pekuysal

Acıyla yoğrulan alkışlarla aydınlanan bir kadının hem hayata hem sahneye direnişi ; Suna Pekuysal

“Alışverişe bile şoförle giderim. Üzerinde bilakis durduğum tek şey namusumu korumaktır. Ama buyurun işte. Kapıyı çalar çalmaz pısırığın sevgilisi diye tanıştırılıyorum. Pısırık değil pırtık. Aa başıma gelenler, isme bakın pırtık. Bana da bundan sonra muhakkak yırtık diyeceklerdir.” Bu sözler, yaşamın zorlu rüzgarlarına karşı dimdik duran, asla yılmayan ve kalbindeki inançla yolunu çizen, Suna Pekuysal’a ait. O sadece bir oyuncu değildi; tutkularını asla bırakmayan, vazgeçmeyi bilmeyen bir savaşçıydı. Hayatın ona sunduğu acı ve kayıplara rağmen, babasının yarıda bıraktığı hayalleri omuzlayıp annesinin içinde kalan umutları kendi yüreğinde yaşattı.

“Of of demek torba yok demektir. Seni başında çalıp itti köse de olasın zırh seni. Kovalama, etme, yapma ana! Vallahi kaçacak mecalim yok!” Bu iniş çıkışların, engellerin arasından süzülerek sonunda kendi doğrularıyla parlayan, herkesin sevgisini kazanan o güçlü kadın haline geldi. Bir gün bir röportajda ona “Geri dönme şansınız olsa neyi değiştirirdiniz?” şeklinde bir soru sordular. Cevabı ise çok derindi: “Çocukluğumu yaşardım.” Bu cümlede geçmişe dair hasret ve pişmanlık değil, hayata dair derin bir sevgi, güçlü bir bağ vardı. Belki de bu yüzden oğlunun çocukluğunu yaşamasına izin vermek onun için vazgeçilmezdi. Sağlığından bile ödün vererek o güzel anların kıymetini bilmek için direndi. Bu denli güçlü, bu kadar kararlı olmak herkesin harcı değildir. Ancak o, omuzlarında taşıdığı görünmez bir madalyonla ve içindeki gururla yoluna devam etti.

Bir İsmin Hikayesi: Çocukluk Yılları ve Kayıplar

Suna Pekuysal’ın çocukluğu, kaderin ince ve acımasız dokunuşlarıyla şekillendi. 24 Ekim 1933’te İstanbul’da dünyaya geldiğinde, babası İlhami Bey ona Adilunu adını vermişti. Bu sadece bir isim değildi, aynı zamanda yaşamın kendisine sunduğu zorlu bir serüvenin ilk adımıydı. Babasının hayatını değiştiren o kazadan sonra Suna’nın yaşamı da geri dönülmez bir yola girmişti. İlhami Bey Harbiye’de okurken attan düşmüş, kalçasını kırmıştı. O zamanın tıbbi imkanları ve belki de kaderin bir cilvesi yüzünden kırığı yanlış kaynamıştı. Genç bir delikanlı, henüz 20’lerinde umutla dolu, geleceğe dair hayalleriyle yaşaması gerekirken bedeninin acısıyla ve engelliliğiyle yüzleşmek zorunda kalmıştı.

İlhami Bey yaşamının kalanını koltuk değneklerine mahkum olarak geçirmek istemedi. Bu yüzden önce yatağa, sonra da hayata kapandı. Henüz 20 yaşında başlayan bu kabulleniş, onun gençliğinin en güzel yıllarını karanlık bir hücreye çevirdi ve farkında olmadan sadece 7 yıl ömrü kaldığını bilmeden yaşamın kendisini çok erken terk etmesine hazırlanıyordu. 27 yaşındayken, hayatında hiç çıkmadığı o hasta yatağında komşu kızları Hadiye ile evlendi. Belki de son bir umut, belki de hayata tutunmanın tek yolu olarak… Onların birlikteliğinden doğan Adil Suna, hayatın ona sunduğu son armağandı. Ama ne yazık ki Suna daha sadece 7 aylıkken babası bu dünyadan sessizce göçüp gitmişti. Babasının ona verdiği Adile ismi annesinden geliyordu. Suna ise onun en sevdiği tangonun adıydı. Böylece adeta hayatının içinde bir dans başlatmıştı: bazen hüzünlü, bazen tutkulu, bazen de neşeyle.

Babasız büyüyen küçük Suna, annesinin soyadı olan Peksal’ı taşıdı. Soyadı kanunu henüz yürürlüğe girmemişti ama kaderi ve ailesinin bıraktığı izler onun adını şekillendirmişti. Daha çocuk yaşlarında hayatın acımasız gerçekleriyle yüzleşen bu küçük kız, içine sanatı, sevgiyi ve büyük bir tutkuyu dolduracaktı. Babasızlığı onun yüreğinde büyük bir boşluk yaratırken, aynı zamanda da bir gün kendisi için gerçek bir baba figürü ve yaşam rehberi arayışının başlangıcı oldu. Suna Pekuysal’ın hayatı daha çocukluk yıllarında kayıplar ve umutlar arasında savruldu. Bu savruluş onun karakterinin temel taşlarını oluşturdu: acıya rağmen güçlü kalmayı, yitirdiklerine rağmen sevmeyi ve vazgeçmemeyi öğrendi. Her adımı babasının bırakamadığı hayalleri ve annesinin taşıdığı umutlarla doluydu. Ve böylece o küçük kız, büyük bir aşkla sanatın içine girmeyi, ardından da kendi yolunu bulmayı başardı. Suna’yı benzersiz yapan yolun ilk kıvılcımıydı.

Halkevi’nden Şehir Tiyatrosu’na: Sahnenin Büyüsüyle Tanışma

Suna’nın tiyatroyla olan ilk ve en samimi buluşması Cağaloğlu Halkevi’nin sıcak ve samimi atmosferinde şekillendi. O yıllarda profesyonel tiyatronun varlığı sınırlıydı. Sahneler amatörlerin, tutkularıyla yanıp tutuşanların mekanıydı. İşte bu yüzden küçük Suna’nın yaşamında tiyatro sadece bir sanat dalı değil, aynı zamanda annesiyle kurduğu sarsılmaz bir bağ, bir tutku ve bir yaşam biçimi oldu. Annesi sahnenin büyülü dünyasına kendini adamıştı. Oyunlarda rol alırken Suna’nın tüm okul dışı saatleri o sahnenin tozlu dekorları arasında geçti. Orası onun çocukluğunun kalbi, hayallerinin ve ilk adımlarının atıldığı kutsal bir mekandı.

Halkevi’nde oyunların dekorlarını hazırlayan Reşat Bulaner, Suna için sadece bir ustadan öte adeta ikinci bir baba gibiydi. Reşat Bey o küçük kızın asi ama güzel yürekli ruhunu gördü, ona destek oldu. Babasının erken kaybı nedeniyle eksik kalan baba sevgisinin yerine Reşat Bulaner’in varlığı Suna için büyük bir teselli oldu. Dekorların arasında kurulan hayaller ve sahnenin önünde sergilenen hayat oyunları Suna’nın içinde bir sanat ateşi yakıyordu. Babası dekoru hazırlarken annesi o dekor içinde oyunculardan biri olarak hayat buluyordu. Bu birliktelik yıllar sonra Suna’nın kalbinde yankılanacaktı. O dekorların arasında büyüyen küçük kız, her gün biraz daha kendine, yeteneğine ve hayallerine inanıyordu.

Eğitimine de tutkuyla devam eden Suna, İstanbul Belediye Konservatuvarı Şan ve Bale bölümünde öğrenim gördü. Annesine olan bağlılığı onu her zaman evine, köklerine ve sanatın özüne yakın tuttu. 1949 yılında henüz 14 yaşındayken İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun çocuk bölümünde Kadri Ögelman’ın Artist Aranıyor oyunuyla sahneye ilk kez adım attı. Bu ilk adım onun için sadece bir başlangıç değildi, sahneyle arasındaki sonsuz bağın ilk müjdecisiydi. 3 yıl sonra 17 yaşında dram bölümüne kabul edildiğinde Suna’nın tiyatro sahnesinden inmeyeceği kesinleşmişti. O andan itibaren sahne onun hayatının vazgeçilmez bir parçası oldu. Her rol, her oyun onun yaşamında yeni bir sayfa açtı, ruhunu besledi, sanatını derinleştirdi. Tiyatro onun için sadece bir merak değil, hayatın tüm zorluklarına rağmen direnmenin, hayatta kalmanın ve aşkla yaşamanın bir yoluydu.

Darülbedayi Günleri ve Ustalarla Tanışma

Darülbedayi zamanları Suna’nın hayatında adeta bir dönüm noktası, bir kapı aralığıydı. Annesi Hadiye Hanım ikinci evliliğinden dünyaya gelen iki küçük kızıyla ilgilenmek zorundaydı ve bu yüzden Darülbedayi’nin görkemli sahnelerine adım atamadı. Ancak bu, annesinin tiyatroyla olan bağını koparmadı. O sahnede olmasa da izleyiciler arasında en tutkulu destekçiydi. Suna’nın kulağına sık sık fısıldadığı sözler onun en büyük güç kaynağıydı: “Beni sen tamamladın yavrum. Sende gerçekleştirdim yapamadıklarımı.” Bu cümlelerde annesinin hayalleriyle Suna’nın kaderi arasındaki derin ve sarsılmaz bağ yatıyordu. Suna babasının ona biçtiği kaderin gölgesinde yürüyordu belki ama annesinin hayalleriyle de besleniyor, bu iki farklı dünyanın en güzel uyumunu içinde taşıyordu. Aralarındaki sevgi ve bağlılık bir madalyon gibi gökyüzünden iniyor, ikisini birbirine sıkı sıkıya bağlıyordu.

Ve nihayet Darülbedayi yolları ona göründü. Halkevi’nde annesinin provasının bitmesini bekleyen küçük Suna, o gün hayatının en önemli davetini aldı. Darülbedayi Çocuk Tiyatrosu’nun kurucusu Ferdi Egemen onu oradan alıp götürdü. O an küçük kız, Efe Ali adlı oyunda masal anlatan “İnce Abla” rolüyle ilk kez Darülbedayi sahnesine adımını attı. Ardından gelen Sihirli Papuçlar, Pollyanna, Kül Kedileri ve Kırmızı Kediler gibi çocuk oyunlarında ışığı parladı. Sahne onunla pırıl pırıl oldu. Evet, sahnede çocuk oyunları oynuyordu ama bu oyunlar sadece çocuklar için değildi. Onları izleyen büyükler hayatın tüm acı tatlı yönlerini orada buluyor, Suna’nın büyülü performansıyla kendilerini yeniden keşfediyordu.

Ankara’da konservatuvara gitme hayali vardı Suna’nın. Yeteneği bunun için fazlasıyla yeterliydi. Ancak başvuru tarihini kaçırması onu bu yoldan alıkoydu. Zaman acımasızca akarken Suna beklemek yerine sahnedeki küçük rolleri değerlendirerek yoluna devam etti. Gelin adlı oyunda bulaşıkçı kız rolü onun için ilk önemli adımdı. Sahneye çıktığında kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Çünkü ikinci perdenin sonunda söylediği tek cümle “Affedersiniz efendim, geçiyordum da…” buydu. Bu küçük ama unutulmaz satır onun sahnede devleşmesinin başlangıcı oldu. Şanslıydı çünkü o dönemin büyük ustalarıyla çalışıyordu: Vasfi Rıza’nın ustalığı, Reşit Gürzap’ın disiplini, Şevki Yama’ın zarafeti ve Mahmut Moralı’nın bilgeliği. Her biri onun sahneye dair vizyonunu genişletti, oyun sanatını derinleştirdi. Sonraki yıllarda Şehir Tiyatrosu’nda misafir oyuncu olarak A Hududu oyununda yer aldı ve sahnedeki varlığıyla kalpleri bir kez daha fethetti.

Suna Pekuysal, yıllar sonra verdiği bir röportajda sahneye duyduğu aşkı ve bağlılığı şöyle özetleyecekti: “Darülbedayi’den beri aşkımızın merkezi orasıdır.” Gerçekten de onun için Darülbedayi sadece bir tiyatro binası değil, hayatının, hayallerinin, sevginin ve en derin tutkuların yuvasıydı. O sahnede her gece yeniden doğuyor, kendi ışığıyla dünyayı aydınlatıyordu. Suna’nın içinde taşıdığı tiyatro ateşi her daim yüce ve sarsılmazdı. Sahne onun için bir kutsal alan, hayatın ta kendisiydi.

Sahne Arkasındaki Lakaplar ve Bir Aşk Hikayesi

Fakat o yıllarda sahnede parlamak, en iyi rolleri kapmak öyle kolay değildi. O sahneye çıkmak büyük bir sabır, derin bir olgunluk ve zamanla kazanılan saygıyı gerektiriyordu. Önce pişmek, öğrenmek, olgunlaşmak zorundaydı. Genç bedenler ve ruhlar bu baskıya dayanmakta zorlanıyor, “Neden bize rol vermiyorlar?” diye gözyaşlarını döküyorlardı. Çünkü sahne kolay yutulacak bir lokma değildi. O, alttan almayı, sabretmeyi bilenlerin dünyasıydı. Ama Suna’da yalnızca sabır değil, muziplik de vardı. O sahnenin ciddiyetini, zaman zaman da eğlenceli yanını kavrayabilen biriydi. Bu muziplik ve sabırsızlık bir gün onun hafızasına silinmez bir anı olarak kazındı. Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nun efsane isimleri Cahide Sonku, Şükriye Atav ve Şaziye Moral bir sohbetin içindeyken Suna cesurca yanlarına gidip sordu: “Yahu ne zaman öleceksiniz de bir rol oynayabileceğiz?” Cümlesi şok etkisi yarattı. Ama ardından orada bulunanların yüzüne küçük yumuşak bir gülümseme yerleşti. “O ne biçim laf?” diye itiraz etseler de içten içe bu minik meydan okumadan keyif almışlardı. Yıllar sonra Suna bu isimlerle aynı sahneyi paylaştı. Ancak o anları kovalayan biri olmaktan çok, sabır ve emekle hak ettiği yerleri aldı.

Yeni sahnede sergilenen Çöpçatan oyunundaysa hayatının dönüm noktalarından biri yaşandı. O günlerde Şükriye Atav sesinden hiç memnun değildi ve rolünü oynayamayacağını dile getiriyordu. Bu zor anında Suna kuliste kendi oyununu tekrarlarken Şükriye Hanım onu fark etti ve şakacı bir şekilde “Ölü yıkıyıcı geldi!” diye bağırdı. Bu laf aslında Suna’nın kaderindeki kırılma anını simgeliyordu. Suna yıllar sonra bu anıyı anlatırken şöyle dedi: “Onun için geldiğimi zannetti herhalde. O anda sesi açıldı.” İşte o sözlerde tiyatronun acımasız ama bir o kadar da büyüleyici dünyasındaki yerini çok iyi kavradığını, sahneye olan aşkının hiç sönmediğini görebilirsiniz. O “ölü yıkıyıcı” lakabını bile sahneye giden yolda bir armağan gibi taşıdı.

Suna, muzipti ve kendisini durduracak hiçbir kural yoktu. Engeller, yasaklar ona dokunmazdı. Bir gün yine derin bir konsantrasyonla kulisten provayı izlerken ansızın Muhsin Ertuğrul’un eli kulağını kavradı. O an büyük bir ustanın gözünde küçük ama vazgeçilmez bir yer edinmişti. Muhsin Ertuğrul ona o gün oracıkta “kulis faresi” adını verdi. Sanki sahnenin gizli küçük kahramanı olmuştu bir anda. Ama Suna uslanacak biri değildi. Bu lakap ona yapışmıştı ama yine de asla geri adım atmadı. Bir başka oyundaysa fark edilmemek için perdeye sıkıca sarılmıştı. Belki de sahnenin o büyülü dünyasında görünmeden kalmayı denemek istedi. Ancak perde kapanınca fark etti ki “kulis faresi” lakabı onunla birlikte sahnenin tam ortasında kala kalmıştı. Bu kız, kovulsa da gitmeyen sahnelerin gizli yıldızıydı adeta.

Zaman ilerledikçe provalardan nefret etmeye başladı Suna. Uzun, tekrarlanan, bazen yorucu bu süreçler onun sabrını zorluyordu. Bunu iyi bilen Haldun Dormen ona “prova cadısı” lakabını taktı. Çünkü sahneye çıkana kadar sürekli sabırsız, telaşlı, enerjik ve adeta oyun başlamadan orada olmaya tahammülü yok gibiydi. Ama iş sahneye çıkmaya gelince ondan daha keyiflisi yoktu. Yıllar sonra ustalarından olan Haldun Dormen, Suna Pekuysal’ı şöyle anlatacaktı: “Oraya çıkınca her şeyi unutturuyor. Sanki dimdikmiş gibi görünüyor ve 18 yaşındaki bir gencin enerjisiyle seyirciyi mest ediyor.” Bu sözler Suna’nın sahnedeki büyüleyici varlığının, gençlik ateşiyle yanıp tutuşan ruhunun, her yaşında bile azalmayan tazeliğin eşsiz bir yansımasıydı. Ve tüm bu lakaplar Suna’nın sahnedeki tutkusunun, enerjisinin ve bitmeyen azminin küçük ama değerli simgeleri olarak kaldı hafızalarda.

Sahnede yıldızı parladığı gibi kalbinin yıldızları da parlıyordu. Bir aşk filizlenmişti içinde. Tiyatro onun dünyasıydı, tutkusuydu, nefesiydi. Ama içinde bir yerde sahnenin ışıkları kadar parlak başka bir ışık daha vardı. Sadece işine değil, hayatına da derin bir disiplinle bağlanmıştı. Verilen rollere razı olmak yerine rolü hakkıyla yapmanın peşindeydi. İşte bu titiz ve tutkulu yolculuğunda 1963 yılında Küçük Şehir adlı oyunda kaderiyle tanıştı. Oyunun dekorcusu ve rejisörü Ergun Köknar, “Seninle aynı yöredeniz. O bölgenin ağzını doğru tutmazsak oyun komik olur. Beni çalıştırır mısın?” diyerek yanına çağırdı. Ergun Köknar ilk bakışta beğenmişti Suna’yı ama bunu belli etmekte tereddüt ediyordu. Aşkın o ilk günleri suskunluğu içinde patlamaya hazır bir volkan gibiydi. Suna’nın sahneye olan aşkı kadar Ergun da ona karşı kalbinde yükselen duyguları saklayamıyordu. Beraber geçirdikleri çalışmalar, sahnedeki her provada birbirlerine daha da yaklaştılar. Bir akşam oyun sırasında Ergun Suna’nın repliğini yarıda kesti. Oyun bir anda durdu. Sahnedeki oyuncular ne olduğunu anlamaya çalışırken Köknar tüm cesaretini toplayıp avaz avaz şöyle haykırdı: “Ey ahali, ey buradakiler, hepiniz şahit olun ki ben bu kızı tez vakitte Allah’ın emriyle alacağım!” Bu cümle bir ilanı aşktı. Kalbinin en derin köşesinden fışkıran tutkulu bir çağrıydı. O an sahnedeki herkes bu aşkın tanığı oldu. En çok da Suna şaşkınlığını gizleyemedi. Böylece sahnede başlayan bu tutku, hayatın gerçek perdesinde de yerini aldı. İki yarım kalp birlikte tamamlandı. Bu aşk onlara bir de çocuk getirdi. Sait Ali, o sevginin somut meyvesiydi. Suna’nın hem annelik hem de oyunculuk tutkusunu harmanlayan yeni bir hayatın simgesiydi.

Annelik, Hastalık ve “Lüküs Hayat”ın Efsanesi

Evlilik hayatlarına yepyeni bir sayfa açarken bu sayfa asla kolay yazılacak bir hikaye değildi. Suna anne olmanın kutsallığını ve zorluğunu derinden yaşayacaktı. Ancak onun yolculuğu sıradan bir doğum hikayesinden çok daha fazlasını barındırıyordu. Zaman onu zorlamıştı; tam 39 yaşında hamile kalmıştı. O yaşta annelik bedeninde ve ruhunda büyük bir sınavdı. Üstelik kaderin bir cilvesi olarak bir film çekimi sırasında düşüp omurgasına zarar vermişti. O 9 ay boyunca taşıdığı minik canın ağırlığı onun zaten kırılgan olan omurgasında büyük riskler yaratıyordu. Doktorların ve eşinin tüm itirazlarına rağmen Suna’nın kulağı sadece anne yüreğinin fısıltılarına açıktı. “Bu çocuk benim evladım.” diyordu sessiz ama kararlı bir şekilde. Ve Ali Sait tüm zorluklara rağmen dünyaya geldi. Ancak o doğum Suna için bir soru işareti olarak da kalmıştı. Zira omurgasında oluşan hasar giderek görünür hale gelmişti. Geçirdiği birçok ameliyata rağmen kamburluğunda ciddi bir iyileşme olmadı. Ama Suna Pekuysal her zamanki gibi o vazgeçmeyen ruhuyla bu engeli önemsememiş, bunu kendi hayatının ve sanatının önüne koymamıştı. Kamburluğu onun içindeki ateşi söndürmeye hiç yanaşmamıştı. Yaşama olan inancı, anne olarak oğluna duyduğu sevgi ve oyunculuk aşkı bu fiziksel engelin gölgesini yavaş yavaş sildi. Bambaşka bir yola koydu kendini. Oğlunun gözlerinde ve sahnelerde hayata tutundu.

Başka bilgilere göre Suna Pekuysal’ın hayatını iki büklüm eden hastalık Ankilozan Spondilit adını taşıyan acımasız bir romatizmal hastalıktı. Bu hastalık bel, sırt ve boynundaki omurların kireçlenip birbirine kaynamasıyla omurganın giderek sertleşmesine ve hareket kabiliyetinin neredeyse tamamen yok olmasına yol açıyordu. Kadınlarda nadir görülen bu hastalık onun yaşamında korkunç bir yük olmuştu. Hayatı boyunca devam eden bu hastalık sonunda bedenini esir aldı ama ruhunu asla teslim alamadı.

Suna Pekuysal’ın tiyatro kariyerinde ayrı bir yeri, özel bir anlamı vardı Lüküs Hayat’ın. O sadece bir oyun değildi. Onun için uzun soluklu, tutkuyla bağlı olduğu, sahnede hayat verdiği bir yaşam biçimiydi adeta. Ekrem Reşit Rey’in 1933 yılında kaleme aldığı bu müzikal, Cemal Reşit Rey’in besteleriyle hayat bulmuş ve 1984’te Haldun Dormen’in önderliğinde İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda yeniden sahnelenmeye başlanmıştı. Bu sahne için kaderin ona biçtiği en uzun, en derin yolculuk olmuştu. Suna Lüküs Hayat’ı tam 14 yıl boyunca sahnede sergiledi. Yanında da tiyatronun dev isimlerinden Zihni Göktay vardı. Bir röportajında Savaş Ay’ın bu uzun soluklu oyundaki anılarını hatırlatması üzerine Suna Pekuysal gülümseyerek şöyle dedi: “Orada esas rekor Zihni’nin, 20 yıl oynadı.” Bu cümle hem kendisine duyduğu saygıyı hem de dostuna olan sevgisini, sahnedeki dostluğun ne kadar güçlü olduğunu anlatıyordu.

Sinema ve Televizyon Kariyeri, Ödüller ve Son Veda

Tiyatro sahnelerinin vazgeçilmez yıldızı Suna Pekuysal elbette ki sadece sahnede parlamakla kalmadı. Kamera karşısında da büyüleyici bir varlık oldu. 1951 yılında Evli mi Bekar mı? adlı kısa filmle başlayan sinema yolculuğu onun için yepyeni bir dünyanın kapılarını aralamıştı. Ardından 1952 yılında çekilen Can Yoldaşı filmiyle beyazperdeye ilk ciddi adımını attı. O günden sonra sanat yaşamına neredeyse 250 tiyatro oyunu ve 100 film sığdırdı. Hepsinde kendine has bir sıcaklık ve samimiyetle oynadı. Suna Pekuysal sinema ve tiyatronun huysuz ve tatlı kadını olarak anıldı. O hem sert hem yumuşak, hem ciddi hem neşeliydi. Aynı zamanda geleneksel, diğer yandan moderndi. Sıcak aile komedilerinin vazgeçilmez yüzüydü. Tıpkı tiyatroda olduğu gibi sinemada da küçük ama güçlü rolleriyle büyük izler bıraktı. Onun o sıcacık gülüşü milyonların hafızasına kazındı. Hayat Sevince filmi gözümüzün önünden hiç gitmez oldu. Hüdaverdi karakterini hatırladığınızda da onun büyülü performansını anımsarsınız elbet. Suna’nın canlandırdığı Keloğlan’ın annesi rolü ise ayrı bir yerde durur. Filmde adı hiç geçmez, sadece “ana” olarak anılırdı. Belki de isminden öte yürekteki yeriydi o. İzleyici inanırdı ki o gerçekten Keloğlan’ın annesiydi, o rolüyle kalplere dokunuyordu.

Suna Pekuysal Yedi Kocalı Hürmüz, Tatlı Çarşamba, Süper Baba, Ekmek Teknesi ve Avrupa Yakası gibi projelerde yer aldı. Suna Pekuysal’ı en çok Özkan Uğur’la başrolü paylaştığı 2002 yapımı Yeter Anne dizisiyle hatırlıyoruz. Bu rolde adeta kendi hayatından bir parça vardı. Bir röportajında şöyle demişti: “Yeter Anne’deki rol sanki benim için yazılmış. Ben oynamıyorum ki. Öyleyim. Sağım solum belli olmaz. Birden parlarım ama bak, insan olarak uysalımdır. Her şeye uyarım. Parlasam da saman alevi gibi hemen sönerim. Hiç kin tutmam.”

Tiyatroda geçen tam 54 yılın ardından 24 Ekim 1998’de resmen emekli oldu. Ya da en azından resmiyette öyleydi. Ancak Suna “Sanatçının emeklisi olmaz. Sahnede ölmek istiyorum.” diyerek emekliliği kabul etmedi. O sahneden kopmaya, sanatından uzaklaşmaya asla niyetli değildi. Emeklilik sadece kağıt üzerindeydi. Sanat yolculuğunda aldığı ödüller onun yeteneğinin ve emeklerinin onurlu birer mührü olarak peş peşe geldi. 1979, 1980, 1986 ve 1987 yıllarında tiyatronun en iyisi seçildi. 1997 yılında 16. İstanbul Film Festivali’nde aldığı onur ödülü sanat yaşamındaki sayısız başarıyı ve kariyerine duyulan derin saygıyı simgeliyordu. Ve 2003’te 25. SİYAD Türk Sineması Ödülleri’nde İnşaat filmindeki unutulmaz rolüyle “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” ödülünü kazandı. Suna Pekuysal ödülleriyle değil, bu ödülleri hak edecek kadar yüreği ve yeteneğiyle de her zaman hatırlanacak. Sahnelerinin unutulmaz yıldızı olmaya her zaman devam edecek.

Hayatı boyunca sanatla var oldu, sanatla yaşadı. Onun için sahne yaşamın ta kendisiydi. Ancak her güzel hikaye gibi onun da bu ölümlü dünyada sonu vardı. Neyse ki o huysuz ve tatlı kadın sanatın verdiği ölümsüzlükle ruhunu sonsuza taşıdı. Sanatçı olmanın derin huzuruyla bu dünyadan sessizce ayrıldı. 17 Temmuz 2008’de evinde geçirdiği bir kaza sonucu kalça kemiğini kırdı. İstanbul Tıp Fakültesi’nde ameliyat edildi. Ancak ardından yoğun bakımda solunum cihazına bağlandı, bedeni ne yazık ki sadece 5 gün dayanabildi. 22 Temmuz 2008 sabahı saat 10.30’da sanatın nazlı kızı Suna Pekuysal’ın kalbi durdu. İstanbul Şehir Tiyatrosu Nejat Uygur Sahnesi’nde sanat dünyasına ve sevenlerine yakışır bir veda töreni düzenlendi. Oğlu annesini uğurlarken duygularını son kez paylaştı. Ardından Merkezefendi Mezarlığı’na defnedildi. Salon gözyaşları ve alkışlarla dolarken herkesin yüreğinde aynı gerçek vardı: Suna Pekuysal sadece bir sanatçı değil, sevginin, azmin ve sanatın ta kendisiydi. Bir dönemin sahnelerde kambur bedeniyle devleşen o özel kadın artık efsaneydi ve asla unutulmayacaktı.

Bir yanıt yazın