Yeşilçam’ın Unutulmaz Assolistleri: Şöhretten Yoksulluğa Savrulan Hayatlar

Yeşilçam’ın Unutulmaz Assolistleri: Şöhretten Yoksulluğa Savrulan Hayatlar

Bir zamanlar gazinoları gazino yapan assolistler vardı. Gönül Akkorlar, Zeki Mürenler, Muazzez Abacılar ve çok daha fazlası… Bunların bir kısmı günümüze kadar gelip hâlâ isimlerini sürdürmeye devam etti. Ama bazıları yokluk, sefalet içinde, kimsesiz öldüler. Hatta akıl sağlığını kaybedenler bile oldu. “Saçımızı okşuyorlar, yıkıyorlar, daha ne söyleyeceğiz?” Sokakta kalanlar, açlıkla mücadele edenler, eşyasız evde yaşayanlar, sabahtan akşama kadar dayak yiyenler, daha neler neler… O muhteşem sesleri onlara harika bir hayat sunmadı maalesef. Peki, kimdi bu isimler ve onlara ne oldu? Üstelik bu mücadeleyi özürlü kızına annelik yaparak sürdürenler bile vardı. Türkiye’de sanatçının gelecekle ilgili bir garantisi olmadığı bir kez daha gözler önüne serildi.

Leyla Sayar: Plaj Güzelinden Maneviyata Savrulan Hayat

Leyla Sayar, dansözlükle başlamıştı kariyerine. 1950’de Caddebostan Plaj Güzeli seçildi. 1957’de Yıldız dergisinin düzenlediği “Art Artist” yarışmasında ve Türkiye Güzellik Yarışması’nda ikinciliği kazandı. Dönemin vamp kadınlarından biri oldu. 1974’te Erdal Kasideci oğluyla evlendi fakat bir yıl sonra boşandı. İlerleyen süreçte dansözlük yapmaya devam etti. Dönemin ünlü oyuncusu Muzaffer Tema’yla fırtınalı bir aşk yaşadı. Bu aşkın bitme nedeni Leyla Sayar’ın dans etmek istemesiydi. Muzaffer Tema buna şiddetle karşı çıktı, “Sen dansöz değilsin!” dedi.

1980 yılında şarkıcı Rüçhan Çamay ile beraber bir grup tarafından fidye için kaçırıldı. O dönemden sonra gazinolarda hem dans etti hem de şarkılar söyledi. Daha sonraysa tesettüre girdi, her şeyini kaybetti, kendini dine adadı. Evinde dini ayinler, büyüler yaptığı söylentileri çıktı. Hatta kendine “evliya” yakıştırmasını yaptı, peygamberlerle konuştuğunu, onlarla diyalog kurduğunu söyledi. Yaşadığı evin ne banyosu ne de mutfağı vardı, oturacak tek bir kanepesi bile yoktu. Tuvaletin kapısı ise sökülmüştü. Yakacak malzemeleri olmadığı için kışın buz gibi evde battaniyenin altında uyudu.

Son verdiği röportajda şöyle konuştu: “35 senedir kimse girmez evime. Ben artistken de çok fazla insan sokmazdım evime. Yakınlarım gelir, yerde oturur. Koltuk da yok evimde. Yerde bir battaniyenin üzerinde yatıyorum 35 yıldır. Semih Sergen geldi birkaç yıl önce. Adam battaniyede yattı, hasta oldu. 3 gün. Beş katım vardı, hepsini fakirlere verdim.”

Kapanma sürecini ise şöyle anlattı Leyla Sayar: “İlk filmim Duvaklı Göl 5 hafta Taksim Meydanı’nda oynadı. Benim filmlerim bütün yapımcıları zengin etti. Ben figüran olmadan başrol oynayan ilk insanım Türk sinemasında. Bir sabah kalktım, Yeşilçam’ın sihirli değneği dokunmuş bana, 30 milyonun sevgilisiyim. Fakat bu beni tatmin etmedi, mutluluk vermedi. Hayatıma bir mana aramaya karar verdim. O süreçte peygamberleri gördüm, görüntüleri geldi bana. Önce delirdim sandım. Rahmetli Doktor Yıldırım Aktuna’ya, Recep Doks’a gittim. ‘Delirdim mi, ne oluyor bana?’ diye sordum. Bu durum 3 yıl devam etti. Yıldırım Aktuna oynattım zannetmiş beni, bir ay evine aldı. O benim flörtümdü gençliğimde. Çok acı çektim. O sürede beni kurtaran Muzaffer Hoca oldu. O bana dedi ki: ‘Sana Allah’tan bir davet var, bırakacaksın bu dünyayı, yoksa ölürsün.’ Hemen bıraktım, kapandım, namazlara başladım. Hayatımın en mutlu senelerini yaşadım. Zaten mutluluk akıyor üzerimden. Bütün hayatım salondaki yatakta geçti. Günde bir simit, bir poğaça yedim. Musluk suyu içtim.”

Leyla Sayar emekli maaşıyla yarı aç yarı tok yaşasa da şikayet etmedi. Tek şikayeti hastalığıydı, sağ karın bölgesindeki şişlik nedeniyle feci ağrılar çekti ancak tedaviyi hiçbir zaman kabul etmedi. Rahim kanserine yakalanan fakat tedaviyi kabul etmeyen Leyla Sayar, 22 Temmuz 2016’da son nefesini verdi. Hayatını kaybettiğinde 77 yaşındaydı. Cenazesi 23 Temmuz 2016’da sessiz sedasız defnedildi. Vasiyeti annesi Zehra Sayar’ın üzerine gömülmekti ve son isteği yerine getirildi.

Behiye Aksoy: Platin Taçlı Assolistin Yalnızlığı

Behiye Aksoy, Fahrettin Aslan ismi ya da daha iyi bilinen lakabıyla Gazinocular Kralı Fahrettin Aslan… Edirne’den Ardahan’a, İzmir’den Iğdır’a kadar herkes tarafından bilinirdi. Hangi gazinosunda hangi assolist şarkı söylüyor, kimi dövdü, kimden boşandı, kiminle evlendi, hangi oğluyla kavga etti gibi haberler günlük sıradan merakımızı oluşturuyordu. Dört kez evlenmişti ve en sansasyonel eşi 4 ay evli kaldığı Behiye Aksoy’du. “Platin Taçlı Assolist” olarak da magazin basınının malzemesi olacaktı. Yıllar içinde Maksim Gazinosu’nun ilk kadın assolisti oldu. Zeki Müren’le yarışa girdi. Plakları çok sattı. Altın plak alması gerekirken saçları platin renginde olduğu için platin tacı takıldı.

Fahrettin Aslan’ın oğlu bir gazeteye verdiği röportajda bu evlilikle ilgili şunları söylemişti: “Babam evliyken Behiye Aksoy’la aşk yaşamaya başladı. Behi Hanım’ın boşandığı eşi üzüntüden kanser oldu. Bu ilişkiyi öğrenen annem babamdan boşandı. Babamla Behiye Hanım 17 yıl nikahsız yaşadı. Behi Aksoy babama çok iyi baktı. Buna rağmen onunla nikahlanmayınca, nikah kıyılmayınca sinirlenen Behiye Aksoy evden kaçıp evlenmeye karar verdi. Babam üzüntüden hastalandı, ortalığı ayağa kaldırdı. 19 günlük evli Behiye Aksoy’u boşattı. Sonrasında evlendiler ama 4 ay sonra babam Behiye Hanım’ı haberi olmadan ‘patates mührüyle’ yani sahte evrakla boşadı.”

Behiye Aksoy’un toplum yargılarını hiçe sayan yaşam tarzı, muhtemelen kendine zor bir süreç yaşatmıştı. Evli ve çocuklu iken başka biriyle evlilik dışı bir ilişki yaşamak, o yılların Türkiyesi için bir ayıp unsuruydu. Magazin basınına konu olacak hastalığı için muhtemelen ilk temeller o gün atılmaya başlamıştı.

Behiye Aksoy 90’lardan sonra zor yıllar yaşamaya başladı, maddi olarak dibe çöktü. 2000’li yıllarda onun adına bir gece düzenlendi. Geceye bile katılmadı, katılanları da neden geceye katılmadığı konusunda habersiz bıraktı. Oğlu ise “Antalya’daki evde dinleniyor.” demişti. Fakat o sırada Alzheimer hastalığı nedeniyle 5 ay önce bir huzurevine yatırılmıştı. Bakımevinin sahibi Behiye Aksoy için şu bilgileri vermişti: “Behiye Hanım yaklaşık 5 aydır huzurevinde kalıyor. Kendisi özel bir ambulansla Antalya’daki yazlığından merkezimize geldi. Ailesi ve dostları her zaman yanında. Huzurevine terk edilmiş imajı doğru değildir. Alzheimer hastası olduğu için evde bakım yerine 24 saat doktor gözetiminde tutulması çok önemli.”

Behiye Aksoy huzurevi yaşamına geçiş yaparak bir başka deneyimi yaşamaya başlamamıştı. Kendisi ve ailesi hastalığıyla ilgili yeni bir ortam ve yaşam biçimi yaratmışlardı. Bakımevi bir çaresizlik miydi yoksa daha iyi bir çare miydi, bu tartışılabilir. Ancak magazin basını onun mahremiyet ilkelerini çoğu kez deldi, onun hakkında haberler yapıldı: “Behiye Aksoy huzurevinde yaşıyor”, “Ünlü assolist huzurevine düştü”, “Efsane assolist düşkün durumda”, “Ünlü yıldız şimdi huzurevinde”, “Bir zamanların yıldızıydı, şimdi ne halde?” gibi iç karartan haberler üst üste veriyorlardı.

Bir keresinde Behiye Aksoy’un oğlunun, Alzheimer hastası olan annesi Behiye Aksoy’un özel bakımevine yatırılmasından sonra oluşan masraflarını karşılamak için annesine ait olan Antalya’daki evi satarak parayı bakım masraflarında kullanmak istemesi de haber olmuştu. Bu, o günün şartlarında çarpıcı bir haber olsa da herkesin başına gelebilecek sıradan bir durumdu ancak sadece Behiye Aksoy ismi olduğu için haber yapılmıştı.

Bakımevinde uzun yıllar bakılan, enfeksiyon, solunum yetmezliği gibi nedenlerle birkaç kez hasta yatırılan platin saçlı sanatçı, yakalandığı Alzheimer hastalığı sebebiyle 2015 yılında 86 yaşındayken hayatını kaybetti. Son görüntüleri ise milyonlarca insanı gözyaşına boğduğu gibi zamanın acımasızlığını bir kez daha gösterdi bize.

Serpil Örümcer: “Bayan Bacak”tan Hayat Mücadelesine

Serpil Örümcer 1967’de güzellik yarışmasında birinci seçildikten sonra adını duyurdu. Ardından ünlü şarkıcı Berkant’la evlilik yaparak şöhretine şöhret kattı. Filmler, gazinolar, yaşadığı aşklar derken “Bayan Bacak” lakabıyla nam saldı. Ancak Berkant’ın ölümüyle kızıyla baş başa bir hayat sürmeye başladı. Zorluklar 90’lı yıllarda başladı onun için. Cilt kanseri ve ardından gelen işsizlik onu sona hazırladı. Elektrik ve su faturalarını ödemek için fotoğraflarını satışa sundu.

Son yıllarda yaşadıklarını şöyle anlatmıştı: “Mücadeleye devam ediyorum. Haftada bir kez pazara çıkıyorum, ikinci el kıyafetler satıyorum. İşler kötü, sermayem de yok. O yüzden imzalı fotoğraf satmayı denedim. Şükrediyorum ki hâlâ sevenim varmış, nostalji seven birkaç kişi satın aldı. Sektörde bir sürü olay başıma geldi. En büyük hatayı ikinci evliliğimde yaptım. Eşim beni Marmaris’e götürdü, orada işler battı. En sonunda sokakta kaldım. Çöpten kâğıt topladığı görüntüleri insanların yüreklerine dokundu.”

Hatta öyle ki zamanında hayatını değiştirebilmek için bir adamın 5. eşi olmayı bile kabul etmişti. Beş yıldızlı otellerin kral dairelerinde uyanan bir yıldızın kaldırımlarda, banklarda sabahlayışı, evde sıcak su olmadığı için buz gibi suyla kışı geçirişi, pazarda incik boncuk satıp ayakta kalma mücadelesi verişi… Yani hayatın acımasızlığının trajik hikayesi onunkisi.

Yaşadığı olaylar üzerine şunları söylemişti: “Pazarcılıktan ve gelen yardımlarla geçinmeye çalışıyorum. Bizim gibi zor durumda olan sanatçılar için keşke yardım geceleri düzenlense. Sadece kendim için söylemiyorum, benim gibi zor durumda olan başka isimler de var. Zamanında çok iyi paralar kazandım. 1969’dan 1974’e kadar en çok para kazanan sanatçı da bendim ama evliliklerimin yüzünden tüm servetim gitti.”

Serpil Örümcer’in kızı da annesi gibi evliliğinden mutluluğu bulamamış ve işinden ayrılmıştı. Bir dönem yaşadığı psikolojik sorunları nedeniyle hastanede tedavi görmüştü. Serpil Örümcer şimdilerde 72 yaşında, hâlâ zorluklarla mücadele etmeye devam ediyor.

Devran Çağlar: Arabeskin Yalnız Prensi

Devran Çağlar tam assolist olmuş, hayatı düzene girmiş derken önü kesilen, yoluna engeller konulan isimlerden biri oldu. Çocukluk ve ergenlik yılları hep bir sır olarak kaldı. Arabeskin dışlanan çocuğuydu. Ne gündeme getirildi ne de ön plana çıkarıldı. Bülent Ersoy ve Zeki Müren gibi isimler el üstünde tutulurken, o arka plana atıldı, sevilmeyen, göz ardı edilen isimler arasına girdi. Tercihleri yüzünden ekranlara dahi çıkarılmadı. Cenazesi de hayatı gibi yapayalnızdı. Annesinin yürek yakan feryatları dışında sanat dünyasından hiç kimse yoktu orada. Onu gizliden gizliye takip edenler veda etmeye bile gelmemişti. Hayatı da söylediği arabesk şarkılar gibi acı, yalnızlık ve vefasızlık doluydu.

Defalarca “öldü” haberi çıktı, sonunda bu haberleri yapanlar kına yaktı, her şey gerçek oldu. Albüm satışları yüksek rakamlara ulaşsa da hiç göz önüne çıkarılmadı. Ne kimse onu programlara davet etti ne de medyada haberi yapıldı. Bunun sebebi sadece koyulduğu iddia edilen ambargo değildi, kimilerine göre sebebi tarzı ve görünüşüydü. Yine de kitlesi vardı onun. Şarkılarıyla dertlenen, sofralarında onun sesini eksik etmeyen insanlar vardı. Bu onu ayakta tutmaya yeterdi. Nitekim öyle de oldu.

Söylenen birçok şeyin aksine askerliğini de yapmıştı Devran Çağlar. Vatanına hizmetten kaçmamış ve Ağrı’da vatani görevini tamamlamıştı. Onun vefatından sonra asker arkadaşı olan Emin Pazarcı şu açıklamayı yapmıştı: “Devran Çağlar vefat etmiş, asker arkadaşımdı benim. Asıl adı da Mustafa Dağlar’dı. Sakıncalı olarak sürdürdüğüm Ağrı’da karşılaştım onunla. O da sakıncalıydı ama sakıncalı olduğumuz konular farklıydı. Zor günler yaşadık birlikte. Hiçbir suçum olmamasına rağmen sadece düşüncelerimden dolayı sakıncalı ilan edilmiştim. Bana yatak bile verilmemişti o dönemlerde. Devran Çağlar yetişti yardımıma, bana yatağını verdi.”

Devran Çağlar çok büyük yerlerde sahne alabilecekken, onun mekanları küçük eğlence yerleri oldu ama yeterdi onun için, mutluydu da. 2019 yılı onun erkenden veda ettiği zaman olacaktı. Evinde ölü olarak bulunduğunda henüz 56 yaşındaydı. Yapılan incelemede kalp krizinden vefat ettiği bilgisi verilmişti.

Şenay: “Sev Kardeşim”den Yalnızlığa

Şenay dünyanın karşısındaki çaresizliğin farkına varalı epey vakit olmuştu. Rimelle büyümüş kirpikleri bile dikkatli baktığında bir yardım çığlığıydı aslında. Onun kariyerinde istenmeyen vazgeçişler, engellenişler vardı. “Sev Kardeşim” şarkısı bile dönemin siyasi liderleri tarafından darbeye çağrı olarak kabul edildi. Kocası Şerif Yüzbaşıoğlu öldükten sonraki üstü vasiyeti üzerine kocasının yanına gömülmek ister ancak mezar tapusu olmadığı için buna izin vermezler ve maalesef vasiyeti yerine getirilemez.

1990’lı yıllarda bir süre kulüplerde caz şarkıcılığı yapar ama bundan da kısa sürede vazgeçer. Kocasını bir türlü çıkaramaz aklından ve onsuz bir müziğin anlamı yoktur onun için. 2000’li yıllar onun kaybolduğu zamanlar olur. 2003’te ise ölüm haberi gelir. 65 yaşında vefat ettiğinde ardında onlarca plak bırakmıştır. Cenazesi ise bir hayal kırıklığı olur, milyonlara “Sev Kardeşim” diyen kadını sadece bir avuç insan uğurlamaya gelir.

Belkıs Özener: Ses Veren Kadınların Ardındaki Yoksulluk

Belkıs Özener, Gönül Yazar’ın kardeşiydi ama kaderleri farklıydı. Biri lüks içinde yaşarken Belkıs Özener, 3 ayda bir aldığı emekli maaşıyla hayata tutundu. Sahnelerin iki ünlü ismi yıllar sonra Kanal D’de Müge Anlı’yla Şenay Düdek’in sunduğu Dobra Dobra programında buluştu. Aralarındaki dargınlığın nedenlerini birbirleri açık yüreklilikle anlatıp barıştılar. Ama bazı şeyler için çok geçti.

300 kadar filmde Türkan Şoray, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik gibi isimlere sesini verdi. Onların filmlerde söylediği şarkılar onun sesinden çıkıyordu ancak sahnelerde olduğu gibi sinemadan da soğuttular onu. Bu soğuma olayını ise şöyle anlatmıştı: “Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak” adlı filmde Mine Mutlu’yu seslendirmiş fakat bunun bir yetişkin filmi olduğunu bilmiyordum. O günden sonra bir daha sesimi kimseye vermedim. Bununla da bitmedi yaşadıkları, gözünü kaybettiği yetmezmiş gibi evsiz de kaldı. Şimdilerde 84 yaşında olan yıldız mütevazı hayatına devam ediyor.

Nilgün Atılgan: Balerden Şarkıcılığa, Sonra Trajik Son

Nilgün Atılgan, Ankara Devlet Konservatuvarı Bale Bölümü’nde eğitim gördü. 1972 yılında fotoroman ve sinema kariyerine başladı. Asi Gençler, Arap Abdo, Bıdık, Menekşe, Pembe Dünya, Pir Sultan Abdal, Enayi, Mahçup Delikanlı, Ah Nerede ve Gülünüz Güldürünüz gibi filmlerde önemli roller aldı. Ardından müzik kariyerine ağırlık verdi. Hey dergisi okurları 1973’te kendisini yılın ümit veren kadın şarkıcısı seçti. Daha çok “Çek Kayıkçı Kürekleri” şarkısıyla tanındı. Güzellik yarışması ile başlayan sanat yaşamı sinema ve müzikle devam etti. Bir dönem Fahrettin Aslan’la nişanlandı, Öztürk Serengil’le bir evlilik yaptı. Son olarak Grand Restoranları’nın sahibi Cengiz Tabakçı ile evlendi, iki çocuğu oldu. Yaptığı bu evlilik sonrası sahne hayatını bıraktı. Fakat kader onu çok genç yaşta yakalayacaktı. 12 Aralık 2012’de bir taksinin kendisine çarpması sonucu yaşamını yitirdi. Kılınan cenaze namazının ardından naşı İstanbul’daki Ümraniye Ihlamurkuyu Mezarlığı’na defnedildi.

Aylin Urgal: İki İkizine Kavuşamayan Ses

Aylin Urgal, 1969 yılında orkestra şefi Birol Soyurgal Orkestrası’nda solist olarak müzik hayatına atıldı. İzmir’de sahne çalışmalarına devam ederken 1 Numara Plak’ın sahibi Ali Kocatepe’nin keşfiyle plak dünyasına giriş yaptı. “Param Pulun Senin Olsun” isimli ilk 45’liğin ardından kariyerindeki ikinci 45’liği “Sen Yarattın Beni” ile Türkiye müzik listelerinde yükselişe geçti. 1976 yılında “En İyi Ümit Veren Kadın Şarkıcı” seçildi. “Sen Yarattın Beni” şarkısıysa 1977 yılının en iyi 8 Türkçe sözlü şarkısı seçildi. Sahne çalışmalarına bir süre ara veren Aylin Urgal, 1980 yılında tekrar sahne çalışmalarına döndü. 1981’de eşinden ayrılan Urgal, aynı yıl iki kutu ilaç içerek canına kıymak istedi. 1985 yılının Ocak ayından itibaren Ankara’da sürdürdüğü sahne çalışmalarına Nisan ayı sonunda son verdi. İstanbul’a dönüşü sırasında Bolu Dağı’nda binmiş olduğu otobüsün uçuruma yuvarlanması sonucu 21 kişinin öldüğü kazada kardeşi Abidin Eker’le birlikte vefat etti. İstanbul’a hızlıca dönmek istemesinin sebebi ise ikiz bebeklerini çok özlemiş olmasıydı, onlara bir an önce kavuşmak ve sıkı sıkı sarılmak istemişti. Aylin Urgal İzmir’in Altındağ semtindeki Kokluca Mezarlığı’nda yatmaktadır.

Sevim Tuna: “Bağdat Yolunda”dan Hastalıkla Mücadeleye

Sevim Tuna 1934’te İzmir’de dünyaya geldi. 1960’larda hem sesi hem de fiziğiyle Türkiye’nin önemli sanatçıları arasına girdi. 1967’de “Bağdat Yolunda” adlı şarkıyla İstanbul’da hükümdarlığını ilan etti. İkinci evliliğini Sami Güçlüer’le yaptı. Sonrasında Halit Pekpak’la nikah masasına oturdu. Son eşinden de ayrılan Tuna, “Kocamdan Ayıramazsın, Yaratılan Kadın ve Ana Kalbi” adında üç film çevirdi. Gazinolarda fırtına gibi esmeye başladı fakat aldığı ahlaksız teklifler ve sapık adamlar yüzünden sahneleri bırakmak zorunda kaldı.

60’larda sahnelerde fırtınalar koparan sarışın assolist, sahneye at üzerinde çıkarak epeyce ses getirmişti. “Bağdat Yolunda” plağı ise hiçbir zaman unutulmadı. Fakat hastalıklar peşini hiçbir zaman bırakmadı. Saçları kemoterapi yüzünden dökülmüştü, peruk takarak eski güzel günlerinin özlemini yaşıyordu. Akciğer kanserine yakalanmış ve yaşam mücadelesi vermeye başlamıştı. Yaşama sevincini hiç kaybetmediğini yüzündeki gülücüklerle insanlara anlatmaya çalıştı. 4 Mart 1999 Türk Kalp Vakfı’nın Levent Kırca Oya Başar Tiyatrosu’nda düzenlediği “Sevim Tuna’ya Vefa Gecesi”ne çok sayıda sanatçı katıldı. Sevim Tuna gecede “40 yılımı verdiğim sanat hayatıma böylesine muhteşem bir şekilde veda ettiğim için kendimi çok ama çok şanslı görüyorum.” diyerek gözyaşı döktü. Eski parayla elde edilen 10 milyarlık gelirle sanatçı Amerika’da tedavi edilmek istenmişti ancak bunun için zamanı kalmamıştı. 40 yılı aşkın bir süre Türk sanat müziğine hizmet veren, sahnelerin cesur kadını, Türk sanat müziğinin güçlü sesi Sevim Tuna, 4 Temmuz 1999’da akciğer kanseri nedeniyle 65 yaşındayken hayatını kaybetti. Cenazesi Bebek Camii’nden kaldırılarak Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.

Naşide Göktürk: Kanserle Boğuşan Gülen Yüz

Naşide Göktürk gazinolarda sahne almamıştı ama bu durum onun bir assolist olduğu gerçeğini değiştirmez. Gencecik yaşta yakalandığı kanserle yıllarca mücadele etti. Son yılları ise acılı ve hüzünlü geçti ama sevdiklerini üzmemek için her zaman gülücükler saçtı. Saçları dökülmüş, elleri tir tir titriyordu ama yine de gülüyordu. Efsane isim 30 Kasım 2016 tarihinde hayatını kaybettiğinde henüz 51 yaşındaydı.

Güler Işık: Halk Müziğinden Mütevazı Hayata

Türk halk müziğinin usta isimlerinden Güler Işık, “Kırgınım Şeytana” ve “Acılar” albümleriyle milyonların kalbine girdi. Bir röportajında çocukluk yıllarının oldukça fakirlik içinde geçtiğini, babasının ailesini geçindirmek için ayakkabı boyacılığı yaptığını belirtmişti. Çocukluk yıllarında babasının desteğiyle Gaziantep Halk Evi’nde iki sene Halk Müziği eğitimi aldı. Daha sonra çay bahçelerinde programlar yapmaya başladı. 1977 senesinde Ankara’ya taşındı. Ancak Naşide Göktürk gibi kanser onun da yakasını bırakmamıştı. Defalarca yakalandığı kanseri son kez 2017 yılında yendi. Şimdilerde radikal bir değişimle hayatına yön veren isim sahnelerden uzak bir yaşam sürüyor. Mütevazı hayatında sahnelere yer yok artık. Otogarlarda uyusa da, sabahtan akşama kadar koca dayağı yese de, işkencelere maruz kalsa da kurtulmayı başarmış Güler Işık.

Ayla Dikmen: Darbe Sonrası Çekilen Sessizlik

Yayınlanan her 45’liği ile büyük başarılar elde eden Ayla Dikmen, 1970’li ve 80’li yıllarda TRT’de pek çok müzik programında yer aldı. Bu süre zarfında Coşkun Plak’a geçip Fikret Şeneş’le beraber çalışmalar yaptı. “Niksar’ın Fidanları, Yanan Mum, Anlamazdın, Nereye, Aşk Defteri ve Zehir Gibi Aşkım Var” başlıca hit şarkıları oldu. 12 Eylül darbesinden sonra müzik dünyasından çekilmeye karar verdi. Ayla Dikmen 1990’da henüz 46 yaşındayken yakalandığı rahim kanserine yenilerek hayata veda etti. 2008 yapımlı Issız Adam filminin bitişinde çalan “Anlamazdın” adlı hit şarkısı 32 yıl sonra bu filmde yeniden gündeme geldi ve Türkiye’de en çok dinlenen şarkılar arasına girdi. Ocak 2009’da Billboard Türkçe Top 20 listesinde bir numaraya yükseldi. Ayla Dikmen İzmir’in Altındağ semtindeki Kokluca Mezarlığı’nda yatmaktadır.

Sevim Çağlayan: Olaylı Hayatın Sonu

Marilyn Monroe gibi transparan giysiler giyip istiridye kabuğunda sahneye çıkan, açık sahne giysileri yüzünden karakolluk olan, aralarında dönemin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Refik Koraltan ve Altaylı futbolcu Necdet Tunca gibi ünlü isimlerin de olduğu kimi resmi kimi imam nikahlı tam 13 erkekle evlenen, kısaca zamanında şanlı şöhreti dibine kadar yaşayan Sevim Çağlayan, yıllarca Küçükçekmece’deki evinde tek başına yaşadı. Günlerini bazen yalnız, bazen de Sivaslı komşusu Yeter Hanım’la televizyon seyrederek geçirdi.

Assolistlerin şaşalı cümlelerle betimlendiği, “hanımefendi mi, sıcacık mı, şahane mi” olduklarının mutlaka belirtildiği isimlerin önemi azaldıkça puntoların da küçüldüğü ilanlar vardı. Sevim Çağlayan adı işte bu ilanlarda TRT Ankara Radyosu’ndan istifa edip sahnelere geçtiği 1959’dan itibaren büyük puntolarla yazıldı. Sevim Çağlayan 1959 yılında sahnelere çıktığı günden itibaren olay oldu. Ankara Göl Gazinosu’nda istiridye kabuğunda sahneye çıktığında üzerinde vücudunun yalnızca kapatılması şart olan yerlerini kapatan transparan bir kostüm vardı. Bu kostüm yüzünden hem gazino kapatıldı hem de halkı tahrik ettiği gerekçesiyle karakolluk oldu. Sevim Çağlayan’ın en parlak dönemi 1960-1965 yılları arası oldu. Hiçbir zaman solist altı olarak çalışmadı ve şöyle demişti: “İcabında evde peynir ekmek yedim ama kariyerimi düşürmedim. Rahmetli Zeki Müren bile ‘Bir tek sen benim altımda çalışmadın.’ derdi.” Zamanında “Şahane Kadın” olarak bilinen Sevim Çağlayan, 18 Ocak 2000 tarihinde vefat ettiğinde 70 yaşındaydı. Son yıllarda ise ismi hiç magazin gündemine gelmedi, unutuldu desek yeriydi.

Ayşe Mine: Güçlü Duruşuyla Dikkat Çeken Sanatçı

Ayşe Mine 16 yaşında çıkardığı 45’lik plakla şöhrete kavuştu. “Demek Ki Öyle” isimli şarkısı zirveye oynadı. Müzik kariyerine pop müzikle başlamış ve 80’li yıllarda popu bırakmış ve arabesk müziğe geçmişti. 80’li yıllarda “Erkek Milleti” ve “Yemin Metin” isimli arabesk şarkılarla ün yaptı. 1982 yılında çıkardığı “O Gün Gelmesin” albümü 1 milyon barajını aştı. Bu albümde yorumladığı “Neredesin Ey Talih” ve “Günün Birinde” isimli şarkıları büyük ses getirdi. Bunun üzerine gazino patronları Ayşe Mine’nin peşine düştü ancak Ayşe Mine hiçbir assolistin alt kadrosunda çıkmayı kabul etmedi. Kısa süre sonra kendisini assolist olarak gazinolarda gördük. Başta Çakıl Gazinosu olmak üzere Altın Lal Gazinosu ve İzmir Maksim gibi dönemin en önemli gazinolarında sahne aldı. Alt kadrolarında Belkıs Akkale, Onno Tunç, İzzet Altınmeşe, Neco, Sibel Egemen, Mehmet Ali Erbil, Çiğdem Tunç, Metin Akpınar, İlker Aksoy ve Ece gibi sayısız sanatçı çalıştı.

Ancak hayatı hiç kolay olmamıştı. Çocuk yaşta evlenen, kocasından ve annesinden dayaklar yiyip gözlerini kaybetme tehlikesi yaşayan, önü defalarca kesilmek istenen, Gülden Karaböcek’le mahkemelik olan, “İbrahim Tatlıses’in kadınlarından olmadım.” diyen ilginç ve dik duruşlu bir kadındı. Yaşadığı acılar ve şöhret derken ileride bambaşka bir hayat seçti. Sakinlik ve mütevazılık ona huzur verdi. İzzet Çapa’yla yaptığı bir röportajda şöyle demişti: “Bak, starlık bir ödün müessesesidir. En küçüğünden en büyüğüne kadar tüm şöhretler ödün vermek zorunda kalmıştır. Bense hiçbir zaman öyle bir star olmak istemedim. Birilerinin arkasında hep güçlü adamlar oldu. Ben hep tek başımaydım. Fakat önümü kesenlerin hesaplayamadığı bir şey var: Ben bir gün tekrar dirileceğim!”

Cansever: Sokaklardan Sahnelerin Zorlu Yolculuğu

Cansever… “İstanbul Sokakları”, “Ben O Zaman Ölürüm”, “Şarkılar Seninle Güzel”, “Gurbet Kuşları”, “Mucize” ve daha onlarcası… O söylediği şarkılarla gönülleri fethetse de piyasanın acımasızlığına uğrayıp hak ettiği yere gelemeyen özel isimlerden biri. Engellendiği için en iyi dönemlerinde pavyonlarda çalışmak zorunda kaldı. Ekmeğiyle oynandı, parasını alamadı. Evi bile yoktu, zor zamanlar yaşadı. Şimdilerde hâlâ çalışmaya devam ediyor, düğünlerde sahne alıyor. Eski görkeminden çok uzakta olsa da sahneye çıkıp şarkı söylemek yine onu mutlu ediyor.

Huri Sapan: Yalnızlığa Mahkum Bir Sanatçı

Huri Sapan bir dönem gazinoların bir numaralı isimlerinden biriydi ancak yıllar ona kötü davrandı. Sahne hayatını bıraktıktan sonra yalnızlığa mahkum oldu. Hatta öyle yalnızdı ki Zuhal Topal’ın sunduğu izdivaç programına katılıp kendine eş aradı. Son yıllarda düğünlerde şarkı söylemeye başladı. Şimdilerde 80 yaşında ve yalnız hayatına devam ediyor.

Sevim Arda: Huysuz Virjin Kurbanı

Sevim Arda daha çocuk yaşta annesini kaybetti. Üvey baba dayağıyla hayatı adeta kabusa döndü. 13 yaşına geldiğinde soluğu Ankara’da aldı. Ortaokul eğitimini burada tamamladı. İmkansızlıklar sebebiyle eğitimi yarım kaldı ama yine de hayatın tüm zorluklarına göğüs gerdi. Gecesini gündüzüne katarak çalıştı. Gençlik yıllarında devlet dairesinde memur olarak çalıştı. Muhteşem güzelliği ve kadife sesiyle çalıştığı kurumlarda dikkatleri üzerine çekti. Arkadaşlarından ısrarı üzerine katıldığı TRT Radyosu Ses Yarışması’nda birinci oldu. Radyoda bir süre ses sanatkarı olarak görev yaptı. Ardından sahnelere geçiş yaptı. Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Nesrin Sipahi ve Emel Sayın gibi birçok sanatçıyla aynı sahneyi paylaştı.

6 yıl önce ise doğup büyüdüğü Bolu’ya taşındı. En büyük hatayı Huysuz Virjin (Seyfi Dursunoğlu)’a güvenerek yaptı ve şöyle demişti: “Huysuz Virjin Seyfi Dursunoğlu benim en iyi arkadaşımdı. Pendik’te bir daire almıştım. O bana ‘Pendik’ten arsa mı alınır?’ diyerek emlakçıya gidip arsayı sattırdı. Ben arsayı sattıktan kısa bir süre sonra o arsaya tam 40 daire yapıldı. Arsayı alan adam o arsadan 20 dairenin sahibi oldu.” Şimdilerde şöhretten uzak ve orta halli bir yaşam sürüyor Sevim Arda. Eski günlerinden uzakta olsa da hayaller onu mutlu etmeye devam ediyor.

Gönül Akkor: Beyin Kanaması Sonrası Mücadele

Gönül Akkor belki de en büyük isimlerden biriydi. Gazinolar ona özel ayarlanır, ona göre dizayn edilirdi. Onun olduğu günler boş yer bulmak imkansızdı. Ancak 2002’de geçirdiği beyin kanaması onun için bir dönüm noktası oldu. Ameliyat olsa da halen hatırlama ve konuşma güçlüğü çekmektedir.

Her biri adlarını gazino neonlarına, gazete ilanlarının en üstüne yazdırmıştı. Hiç kuşkusuz bir dönemin simgesi idiler. Kuralları, yasaları diz çöktüren otoriteleri, dokunulmazlıkları vardı. Abartılı makyaj, saç, kostüm ve tavırları, şarkıları, mücevherleri, repertuarları, plakları kadar özel hayatıyla da toplumun magazin haberlerinin en önemli ilgi odakları arasındaydı. Kitle kültürünün olmazsa olmazıydılar aynı zamanda. Evet, çok sevildiler, alkışlandılar, unvanlara, ödüllere değer bulundular. Onlarcası taklit edildi. Kimileri çabuk unutuldu, kimileri her zaman gündemde kaldı ama ne olursa olsun toplumun ortak belleğinde yer aldılar. Dedim ya, onları çok sevdik, hem de çok…

Bu değerli sanatçıların hayat hikayeleri, şöhretin geçiciliğini ve sanat dünyasındaki zorlukları gözler önüne seriyor. Sizin bu hikayeler hakkında düşünceleriniz nelerdir?

Bir yanıt yazın