Matei Visniec'in yazdığı, Oya Yılmaz'ın dilimize kazandırdığı " Penceredeki Atlar / The Horses At The Window "(1992) adlı oyunu Savaş Alp Başar yönetiyor.
Savaş ve yıkım...savaş ve matem.Hızla, birdenbire siliniveren anılar, az önce hatırlanan ve hemen sonrasında yok olan isimler, giderek örümcek ağına takılmış bir böceğe dönüşen, yittimin içinden geçen, nice hayatlar.
Akıcı, kıvrak, kalbe dokunan, sert, bir o kadar da çarpıcı bir tekst...dün akşam, nasıl oldu bilmiyorum, metni okurken, aniden şimdiki zamandan sıyrılıp, kendimi çok eski, çok uzak senelerde buluverdim.Kurguyla, gerçeğin arasına sıkıştım, anlayacağınız. Hayalin içindeki gerçeğe tutunmaya çalıştım.
Bir eş, bir baba, bir oğul farklı zamanlarda savaşa gider.Ve geriye her defasında bir kadın kalır. Evlat, eş, anne konumundaki kadınlar... yazgıları ortaktır. Şiddet, kabagüç, kısır, hazin çekişmeler, sağırduyarlıklar, yarım bırakılmışlık, iç kırıklıkları... Elemle yaşıt, elemle hemhal olmuş yalnızlıklar, zifirden kara insan öyküleri... ve bir haberci.
" Penceredeki Atlar " oyununu yöneten ve üç ayrı karakteri yaşar kılan Savaş Alp Başar ile premiere öncesi konuştuk.
-" Köksüz " adlı sinema filminde, " Tut Elimden Rovni ", " Amy " , " Söz Veriyorum " , " Cyrano Rock " Avare Müzikali ", "Gökten Gelen Adam " gibi tiyatro oyunlarında,hayli ' zor, tuzaklı rollerde olabildiğince yalın, doğal, denetimli, etkili oyunculuklar sergilemiş, başarısı ödüllerle onaylanmış, kabul görmüş bir aktörsün.Oyun yönetmek fikri nasıl gelişti ?
- Biliyorsun senelerdir yapıyorum mesleği. Hem tiyatro hem sinema televizyon alanında birçok değerli insanla, birçok değerli rejide çalışma fırsatı buldum. Kabul görmüş kısmını bilemiyorum, bizim yetişmemizde öğrencilik hiç bitmez ama sizin gibi değerli insanlar tarafından böyle görülmek büyük onur. Bu sene otuzuncu yaşıma girdim. Bugüne kadar hep bir asker gibi hissettim kendimi ve bundan ötürü de çok müteşekkirim. Müziğe ve tiyatroya bir enstrümanist ve oyuncu olarak hizmet ettim. Ancak bu sene naçizane birikimlerimle, doğru olan adımın bu olduğunu düşündüm. Çok modern, çok değerli eserler izledim seneler içinde. İçlerinde yer aldım. Birçoğuna gıpta ettim ve bu yola girdim. Reji, bir dünya yaratmak. Bir dünyam var kendi içimde. Fikirler, kişilik, eleştiriler, doğru yanlış ayrımı kendimce… Bu oyun, vicdanı olan bir insan perspektifinden, vicdansız olan bütün erklere karşı bir tokat gibi. Büyük devletlerin, savaşı fonlayanların korkunç ve bilinçle verdiği kararları açıkça göz önüne seriyor. Ben de çok öfkeliyim bugünün dünyasının haksızlıklarına. Günümüzün en etkili yazarlarından Mattei Visniec’in bu metinini de bulunca bu reji fırsatını kaçırmak olmazdı benim için. Ve başladım…
- Oyunda zaman değişimleri var.1699, 1745 ve aklımda doğru kaldıysa, 1815 senelerinde geçen üç hikaye...kısaca eserden bahseder misin ?
- Zaman geçişlerini bugüne uyarladık. Birinci, ikinci dünya savaşları ve günümüz. Kronolojiyi bozmadan. Eser üç farklı dönemde geçen, bir oğul bir baba ve bir kocayı, erkeklerin, sınıf fark etmeksizin birer sayı olarak, başlarındakilerin seçimleri doğrultusunda pervasızca ölüme gönderilmelerini ve arkalarında kalanların, inşa ettikleri o koca hayatla yapayalnız kalmalarını, arkada kalan bir kadının gözünden çok acı ve absürd bir pencereden anlatıyor. Savaşın saçmalığına dalga geçercesine güldüğünüz, acıdan darmadağın olmuş insanlara ağladığınız, umursamazlığq tahammülünüzün kalmadığı, oldukça katmanlı bir eser.
- " Penceredeki Atlar " da oyuncu ve yaratıcı ekip olarak kimlerle çalıştın ?
- Baş rolümüz Lola Polat için oldukça uzun bir serüven. Kendisi hem 'Tut Elimden Rovni' oyununda partnerim, hem üniversiteden arkadaşım. Rovni ile birlikte yeteneğini fark ettiğimden beri rahat bırakmıyorum onu. Oyunun habercisi, kötülüğü ve umutsuzluğu temsil eden Haberci’miz, Ömer Köse. Çok tecrübeli, kendisinden çokça öğrendiğimiz harika bir aktör. Işık tasarımcımız Uğur Taşkıran. Çok eski dostum. Birçok iş yaptık beraber. Son teknolojiyi takip eden, inanılmaz bir göz ve beyin. Onunla çalışmayı özellikle istedim çünkü bu eserin dünya normlarında olmasını istiyorum ve bunun için ondan daha günümüzü takip eden biri yok. Kostümlerimiz, her zaman olduğu gibi, ödüllü tasarımcımız Zeynep Yaylıcıoğlu’na emanetti ve harikalar yarattı. Yönetmen yardımcımız Oğuzhan Ulusal. Aşağıdan çaktırmadan gelen ve bir boynuz gibi çok çok ileri gideceğini düşündüğüm bir insan.
- Çiçeği burnunda, üstelik gencecik ( otuz yaş nedir ki ?) bir yönetmensin provalarda oyuncuyu serbest bırakıyor musun, yoksa sürekli kontrol altında tutmayı mı yeğliyorsun ?
- Ben konservatuara ilk başladığımdaki dönemle bu dönem çok farklı. O zaman tüketim çağıyla bu kadar iç içe değildik. Tabii ki, bu değişen dönemlere bizler de ayak uyduruyoruz yani bizim de dikkatimiz, konsantrasyonumuz eskisi gibi değil. Ben sistemin bizi kendine hizmet etmemiz için, boş çalışma saatleriyle doldurduğunu düşünüyorum. Oysa hayat çok kıymetli ve tek. Dünyanın en güzel mesleğini yapıyoruz. Geziyoruz, insanlarla tanışıyoruz vesaire ama bu noktaya gelene kadar tiyatro çok ciddi bir meslek. Yinede onları sıkmıyorum. Hatta inanın mental bölümleri, fiziksel bölümlerden daha hafif tutuyorum çünkü artık hepimiz o kadar alışığız ki kısa şeylere. Masa başında kafaların yorulduğunu fark ediyorum. Bu yüzden de verimsiz bir devamlılık yerine iki saatlik bölüm provalarıyla geçtik bu aşamayı. Ancak mizansen ve sahne provalarında acımıyorum onlara ve kendime. Bu kısımda onları oldukça zorluyorum. İki oyuncum da sporla ilgili. Yorulalım, yaptığımız şeyin hakkını vermemiz lazım.

- Hem üç farklı karakteri oynamak, hem yönetmen olarak oyuna imza atmak nasıl bir duygu, zorlandığın, hatta havlu atmak istediğin anlar oldu mu ?
- En büyük endişem hem oynayıp hem yönetmek tabii ki ama dayanamadım metinin büyüsüne. Yönetmenlik, metin fark etmeksizin, tabii ki eleyerek yapmak istediğim bir şeydi bu sene. Hele ki dizi projeleri için biliyorsunuz ki tiyatroda oynamak korkunç bir şey. Sevgili yapımcılar ne yazık ki bireyden ziyade kendilerini düşünüyorlar. Bu çok büyük bir yanlış ve adaletsizlik ama ne yazık ki dünyanın her yerinde de böyle. Halihazırda oynadığım iki oyun var ancak ben her şeyden önce tiyatrocuyum. Tiyatro olmasa bu noktaya gelemezdim ve hem ona hem de bir Atatürk genci olarak bu topluma bir borcum var. Bu metini okuduğum an ben oynamalıyım dedim, kendimi içinde buldum. Zaten başlı başına yönetmenlik, kendimle verdiğim koca bir savaş olacaktı. Bunun altından kalkarken kendime bir bela daha yaratıp oyunculukla da vereyim bari bu savaşı. İyice katmanlı olsun !
- Yönetmen Savaş Alp Başar'ın oyuncu Savaş Alp Başar, oyuncu Savaş Alp Başar'ın, yönetmen Savaş Alp Başar ile arası nasıl ?
- Kendime karşı genelde sert oldum bu güne kadar. Bu bir özeleştiridir, disiplin konusunda çoğu zaman sıkıntılarım oldu ve bunun bedelini ödemek, beni hep kendime karşı çok sinirlendirdi. Sonra şunu fark ettim ki, etrafımdaki neredeyse bütün başarılı insanlar, kendisiyle savaş verenler. İnsanlarla değil, kendileriyle yarışanlar. Bu süreçte aslında bunu öğreniyorum. Ancak bunu nazikçe yapıyorum kendime karşı. Oyuncu tarafımın söz hakkı yok. O bir işçi. Yönetmen tarafım onun nasıl çalıştığına birebir şahit olduğu için ona kızıyor bazen. Ama ikisinin birbiriyle konuşmasını yasakladım. En zor tarafı yönetmen olarak kendimi izlemek. Burada da Ömer tecrübeli, Lola yetenekli. Onlara sığınıp, kurduğumuz çatı altındaki fikirlerini dinliyorum ve onlarla şimdiden gurur duyuyorum. Kurduğumuz dünyanın çok içindeler.
- Bir yönetmen olarak projenin en başında kurduğun hayalin, yüzde kaçını gerçekleştireceğini düşünüyorsun ?
- Bir mimar, bir dövmeci, bir müzisyen. İlk önce plan çizilir, dövme kâğıtla bedene yapıştırılır, armoni planlanır. Ancak yolda bunlar değişir. Belki gelişir, belki şekli değişir ama konu neticeye sadık kalmak. Biz de neticeye, kurduğumuz dünyaya doğru umutla ilerliyoruz. Benim için hayat siyah ya da beyaz değil. Hatta tecrübeme göre siyahla beyazın sonu genelde hayal kırıklığı. Gri güzel bir renk. Ne beklenti ne karamsarlık. Önemli olan yolda olmak. Yoldayız…
RÖPORTAJ: Pınar Çekirge
Yorumlar (0)
Henüz yorum yazılmamış. İlk görüşü siz bildirin!
Fikir Belirt