DOLAR 31,0933 0.33%
EURO 33,7177 0.22%
ALTIN 2.027,960,56
BITCOIN 1585296-0,13%
İstanbul
14°

PARÇALI BULUTLU

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

hiltonbet kalebet twitter betturkey norabahis betturka mavibet twitter favorisen fenomenbet vbettr
Pınar Çekirge “Sana gelen yollarda daima beni bekle”

Pınar Çekirge “Sana gelen yollarda daima beni bekle”

ABONE OL
16 Ocak 2024 04:15
Pınar Çekirge “Sana gelen yollarda daima beni bekle”
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Solgun bir ışık yayılıyordu pencerelerden. Hüznün çekik perdeleri aralanmıştı nicedir. Sabah olmak üzereydi. Camlar yağmur damlalarıyla çizik çizikti. Geriye dönmek için artık çok geçti. Anlatacaktı. Her şeyi anlatacaktı.
Basın Bülteni Paketi
“Hayatınızda hep müzik, hep alkışlar, hayranlar oldu. Hep şöhret, hep başarı oldu. Bense hep bir gün sadece bana ait olacağınızı düşünerek avuttum kendimi. Var mıydı böyle çekip gitmek… var mıydı?”
Meloş kendi uçurumunun kenarında öylece duruyordu. Devinimsiz. Zeki Bey şarkılarını artık sadece Meloş için oku­malıydı. Meloş sevda çiçeğiydi çünkü. Bir demet mimozaydı. Ürperdi bir an. Yağmur şiddetlenmişti. Meloş bir başka gölgedeki kadındı. Karşılıksız bir aşkın kadını.
Bıyığın, sakalın erkeklik sayıldığı bir düzende mini etek giymiş, makyaj yapıp sahneye çıkmış bir erkeğin öteki kadı­nıydı. Kendisine “mırmıre”, erkek arkadaşlarına “mır mır” di­yen bir adam için yaşamdan vazgeçmişti bile isteye.
Issızlığın, bırakılışın saçlarını tarıyor gibiydi Meloş. Tara­dıkça uzuyor, ışıldıyordu ıssızlık. Yasaklarını da kurallarını da kendi koymuştu hep. Aldırışsızlığı bundandı. Mutluluksa… kim, çok mutluydu ki zaten… Hele, platonik, sayrısal bir tutkuyla, aşkla sevmişse… Zeki Müren’i sevmişse. Gölgede yaşamayı, ona hiç ulaşamamayı kabul etmiş­se… ve tüm bunları ‘bir tatlı tebessüm uğruna’ yapmışsa…
Birdenbire sevginin yıllar boyu düşlediğinden çok farklı bir şey olduğunu ayrımsayıverdi Meloş. Vakit sabah alacasıydı. Akasyalar henüz çiçeğe durmuştu.
“Bazı fotoğraflar vardır hani… hayatın duvarına asılı ka­lırlar hep. Yüreğe çivilenmiş gizli bir sevdanın çiçeğidir onlar gerçekte…”
Tülay Bilginer haklıydı.” Hayatın duvarında asılı fotoğraflar” vardı hepimiz için.
Düşlemi sınırsızdı Meloş’un. Ihlamur koruluğunda, bir yaz gecesi yitip gitmişti sevinçleri.Uzaktan uzağa bir şarkı duyuluyordu. Hiç ayrılamam derken.Zeki Bey’i düşündü yine, sıcacık oldu içi… hayal aşklarda “öteki kadın” rolünün bir tür intihar olduğunu söyleyemezdik ona.. Gözlerinde hep o hüzün,tenine saplanıp duran kıymıklar umurunda bile değildi.
“Zeki Bey’i içim titreyerek sevdim. Koşulsuzca sevdim…”
Sevgide bedel ödeniyor demek… Hele çizgi dışı, aykırı bir sevgiyse.
“Asla pişman değilim!.. Zeki Bey olmasaydı, yaşayamaz­dım.”.
Tarih 24 Eylül 1996 Salı.
Muhteşem Final. Sanat Güneşi mikrofon elinde öldü. Sa­nat Güneşimiz Zeki Müren, 45 yıl önce Türkiye’ye sesini duyur­duğu mikrofon kendisine hediye edildikten birkaç dakika sonra heyecanına yenildi ve hayata sahnede veda etti.
Ve o, kimbilir belki de intihar etti. Sıcak bir stüdyoda, patlayan flaşlar, al­kışlar arasında sonlandırdı iç dramım. İntiharını milyonlarca insana naklen izlettirerek üstelik.
Ölümünden üç dört hafta önce kendisine yöneltilen “Bir film çevirseniz nasıl bir rol (jynamak isterdiniz,” sorusunu:
“Henüz alkışlar devam ederken… henüz hayranlarınızla kapınız dolup taşarken… henüz yüzlerce mektup alırken… in­zivaya çekilmiş, intiharı düşleyen bir bestecinin hayatını oy­namak isterdim… hayret mi ettiniz? Hayır… intihar da büyük olay. Kuvvet ister, cesaret ister… Allah’ın verdiği canı mu­hakkak ki Allah almalıdır. Ama, bir başkaldırıştır, bir isyan­dır… insan, yaşadığı kadar yılı kâfi görüyorsa, pekâlâ ömrüne de bir son verebilir… böyle bir senaryo düşündüm… ben, ba­zen ölümü özlüyorum.”
Geçmişin altın sarısı tozları yağıyor fotoğrafların üzerine. Başıboş, dağınık gazete, dergi sayfaları.Elimizin her ha­reketinde bir fotoğraf yığını havalanıyor. Rutubetten sarar­mış tüm o sayfalar… pas kokusu genzimizi yakıyor giderek.
O intihar etmişti… geride bir ceset bırakarak intihar et­mişti. Hani ‘hayat bazen tatlıydı… sevenler kanatlıydı?..
“Saygıdeğer dinleyicilerim, hasret çeken gönüller için çok duygulu bir parça sunacağım efendim. ‘Nasıl Geçti Ha­bersiz…’ Bu enfes şarkıyı sizlere korist arkadaşlarımla birlik­te takdim edeceğiz… dilerseniz, sizler de katılabilirsiniz. Ön­ce kıymetli saz üstadımızdan bir kanun taksimi dinliyoruz ve ben ‘kalbimi ellerinle tut’ adlı leylak rengi yine şıkır şıkır, pı­rıl pırıl, cici mi cici bir kostüm giyip hemennnn geliyorummmm…”
Meloş anlatıyor. Meloş hiç durmadan anlatıyor. Bir ara “İşte bunu görmediniz,” diyor.Marazi Aşklar adlı kitabımı uzatıyor. “İlk sayfasına bir not yazıp bana göndermişti… pek sevinmiş, pek hoşuna gitmiş…”
Notu okuyorum heyecanla: “Sevgili Meloş, kitaplara da geçtik helal olsun. Zeki Müren. 27 Temmuz 1992, Bodrum.”
On dokuz yıl önce bir tatil kasabasında tanımıştım Melahat Ercan’ı. Bütün hayatını, gençliğini Zeki Müren’e adamış; gittiği her yerde, gazino kulislerinde, konserlerinde, Şile’de, film setlerinde, seslendirme stüdyolarında, Bardakçı’nın sefil şakalarla, fıkralarla bezeli sarhoş, argo gecelerinde parçalan­mış, dağılmış bir gölge gibi izlemişti Zeki Müren’i. O, Zeki Müren’in vefakâr, kadirbilir Meloş’uydu. Benim, “Marazi Aşk­lar “(1992), “Niçin İntihar “(1996) adlı kitaplarımda anlattığım tutku dolu Melanie’ydi.
Meloş’un kapısını çalıyorum. Kapı açıldığında donakalıyorum bir an. Karşımda Zeki Müren. Dudağının ke­narına iliştirdiği, hafif alaylı bir gülümseme, omuzlarından taşan pırıltılı apoletler, en az on beş santim kabartılarak geri­ye taranmış san saçları ve derin bir koyuluğa bürünmüş sür­meli gözleri, ağır makyajlı yüzüyle bana bakıyor duvardaki fotoğraflarından.
“İçeri geçin,” diyor Meloş. Artık kurumuş gözpınarları… boşuna, ağlayamıyor. Zeki Müren’siz bir hayata nasıl katla­nabileceğim soruyor sık sık…
Tekrar o mevsim gelse.Tekrar yasemenler açsa… aşkı­mızın anısını o beyazlıkta yemden yaşasak.Yaşayabilsek!
Eski kırk beşlikler, uzun çalarlar,azino ve film afişle­ri, kasetlere çekilmiş Zeki Müren filmleri, konserler,sonra fotoğraflar… albümler, valizler, çekmeceler dolusu fotoğraf… Zeki Müren imzalı yüzlerce fotoğraf.
“Canım Meloş’um, Bodrum Kalesi’nde ne geceler yaşandı. Bunu en iyi siz hissedebilirsiniz. Sevgilerimle. Zeki Müren, 1986″
“Sevgilerin en kutsalı Meloş’umun sevgisidir. Mutluyum. Zeki Müren. 1985”
“Sevgili Meloş, yeşil gözlerinde denizi görebiliyor musun? Ben görüyorum.”
Bir fotoğraf düşüyor yere. Fotoğrafta, bir televizyon çe­kimi esnasında mizansen gereği, ellerini dua edercesine ha­vaya kaldırmış ipekler, şifonlar arasında Zeki Müren ve fo­toğrafın arkasında şu cümle: “Bütün dualarımda sen varsın Meloş,”. Bir başka fotoğraf, yine işveli, cilveli gülümseyen, çapkın bakan bir Zeki Müren. “Sevgili Meloş, bu gülümseme senin içindi.” Kalp içine alınmış diğer bir fotoğraf. Zeki Mü­ren Meloş’a sarılmış sımsıkı. “Bir yürekte iki duygu. Aslında tek duygu bu. Mutluyum. Zeki Müren 1986”
Yavaş yavaş çeviriyorum albüm sayfalarını. Zeki Müren belli ki, çok uzaklarda da olsa hipnotik etkisini hep sürdür­mek istemiş bu fotoğraf ve his dolu satırlar aracılığıyla… Bir tatlı tebessüm, bin vuslata bedel madem.
Çürük gözkapaklı sabah silkinişleriyle ürperiyor Meloş.
“Kilitledim gönlümü… başka kimse giremez… Seviyorum diyenler, benim kadar sevemez!” Bir naylon torba koyuyor önüme. İçinde buruşturulmuş, ezilip bükülmüş kâğıt mendil­ler, peçeteler. Bodrum’da Zeki Bey’in terini sildiği mendillermiş onlar. (Gönül hicranla doldu…) Şu el aynası Aspendos konserinden sonra kuliste rujunu tazelerken kullandığı aynaymış. (Sevda bahçelerinin çiçekleri hep soldu…) Bir kutu­dan özenle çıkarttığı bordo renkli bir kuşağı uzatıyor Meloş. Zeki Müren’nin bornozunun kuşağıymış… (Zehretme bana hayatı cananım… elemlerle dolu benim her anım…) O ipek mendilin içinde saç telleri varmış Zeki Müren’in. (İnan ki ben yine ah, sana hayranım… sana kurbanım…) Fırçasından gizlice çalınmış mimoza kokulu saçlarmış. Bir başka kutuda, Zeki Müren’in başından aşağıya dökülen gül petalleri. Kuru­muş begonviller. (İstersen yum gözlerini tıpkı düşünür gibi… benden evvel başkası bakıp seni görmesin…) Ötedeki çanta­da Zeki Müren’nin giysilerinden dökülmüş payetler, otriş parçaları… Sandık lekeli bir geçmişin, tutkulu bir sevginin izi­ni sürüyoruz saatlerdir. (Sana gelen yollarda daima beni bek­le…) Zeki Müren alaylı bir ifadeyle gülümsüyor gümüş çerçe­velerin içinde. “Ya bu kurdeleler,” diyecek oluyorum. Hemen atılıyor Meloş: “Kavuşma kurbanları keserdik annemle… Ze­ki Bey yeni gazino programına başlamadan bir gün önce… çifte kurbanlar keserdik… işte o kurdelelerle süslerdik kurbanları… pek hoşuna giderdi… duygulanır, gözleri dolardı. İlahım derdim kendisine. Her defasında, estağfurullah Meloş, insanlar ‘ilah’ olamazlar derdi.”
İnsanlar ilah olamazlardı. Ama kitle kültürü onları sanat güneşi ilan edebilirdi.
Akşamın mavi gölgelere boğduğu loş salonda Meloş’u dinliyoruz. Leylak ağacının kar beyaz çiçekleri çoktan dö­külmüş. (Gönül veda ediyor eski hatıralara… şu zavallı gön­lümde şimdi her şey kapkara…)
Meloş, Zeki Müren’in sahne aldığı tüm gazinolarda, her gece hiç aksatmadan en öndeki masasında oturur, mütevazi memur aylığının büyük bir bölümünü olduğu gibi gazino pat­ronlarının kasasına gönderirdi, gözünü bile kırpmadan. O Zeki Müren’in maskotu,gönül çiçeğiydi. Dahası, Zeki Müren sahneye çıkana kadar hep kapalı tutardı gözlerini. Gözlerine başka hayal girmemeliydi Zeki Bey’den başka.
“Giysileri, makyajı,” diye üsteliyorum. 1974 yılında Bebek Belediye Gazinosu’nda çekilmiş bir fotoğraf takılıyor gö­züme. Zeki Müren ve Meloş yine yanak yanağa, gönül gönü-le, sine sineye… ama ya o, Zeki Müren’in kelebek kanadını andıran kirpikleri… (Kirpiklerimi takma zannediyorlar hep Meloşşş.)
“Mini eteğiyle, platin saçlarıyla gerçek bir erkekti,” diyor. Susuyorum. “Cennet yüzlüm, derdi bana. Gönderdiğim küçü­cük bir çiçek bile gülistanlara bedeldi nezdinde. Hep kıska­nabileceği bir sanatçının karşısına çıkmamış olmasından ya­kınırdı. Kıskançlık, kapris nedir bilmezdi.”
Kocasını kadınlığıyla evde tutamayacağını anladığında bir falcının “üç, bilemedin dört zaman sonra o karı kocanı bırakacak” cümlesiyle içine soğuk sular serpilen, kolej mezunu Nediman Hanım’dan… bazı çok önemli şahsiyetlere rüşvet, gerektiğinde şantaj aracı olarak sunulan metreslerden… dikenli ilişkilerden… sınanan, güvensiz sevgilere tutsak edilengölgedeki kadınlardan sonra Meloş ile konuşmak, itiraf edeyim ki daha az yoruyor beni… nasıl desem, sakin bir limana çekilmiş tekne gibiyim.
O Meloş. Zeki Müren’nin vefakâr Meloş’u. Benim Melanie’m. Özel bir bankadan emekli, altmış yedi yaşında, zor­lukla yürüyen, yapayalnız bir kadın. (Herkes hayatını yaşar, anılarla yaşıyorum…) O, Meloş. (Şiirlerde, romanlarda, gelmiş geçmiş zamanlarda, tamburlarda, kemanlarda… şarkılar­la yaşıyorum…) Elleri titriyor anlatırken. Soluğu daralıyor. Gözleri yaş içinde. (Sevgilerden nakışlarla… mutlu mutsuz bakışlarla… kalpten kalbe akışlarla… alkışlarla yaşıyorum…) O Meloş. Kadirşinas Meloş. Melahat Ercan.
“Çok yordular Zeki Bey’i… etkilediler. Belgesel gösteril­dikten sonra, telefonlar, fakslarla yordular… aklını çeldiler…”
Sabahın ağdığı ilk saatler.
Mutluluk sözcüğünün yer almadığı bir sabah daha…
TRT Genel Müdür Yardımcısı Altan Kınal, bir paket içinde kendisine 45 yıl önce radyoda ilk şarkısını okuduğu mikrofonu verdiğinde Zeki Müren’nin gözleri parladı ve ‘Gerçekten o mu’diye sordu.
Mikrofonu zorlukla eline alan Müren, ‘Güleyim mi ağlaya­yım mı’ diyerek heyecan ve mutluluğunu dile getirdi.
Meloş cinselliği yaşamadığı, sadece tutkuyla sevdiği, her şeyden, herkesten çok sevdiği adamın arkasından gözyaşı dö­küyor. ‘Keşke mezarı burada, yakında olsaydı,’ diye yineli­yor. ‘Hiç olmazsa gidebilirdim… Hem Zeki Bey de Zincirlikuyu’yu isterdi mutlaka…’
Gölgedeki kadınları yazarken, rotayı değiştirip Zeki Müren’e yönelmemiz bir başka gölgede kalmış kadının anatomisini çizmemize yardımcı olduğundan, bağışlanılasıdır, düşüncesindeyim. 1955 yılından bu yana ( bu söyleşi 1996 da yapılmıştı ), dile kolay tam kırk biri yıldır bir hayal erkeğin, gölgesindeki kadın olmakta direnmek, onu milyonlarca insanla paylaşmak kolay değildi çünkü.
Her şey 1950’li yılların ortasında puslu bir pazar günü İs­tanbul Küçük Çiftlik Parkı Gazinosu’nda başlıyor. Kaymak tabakanın Müzeyyen’i, Safiye’yi, Münir’i dinlemeye gittikleri, şampanya patlattıkları birkaç lokalden biri Küçük Çiftlik Parkı.
Meloş ailesinin tek kızı. Üstüne titriyorlar adeta, ne is­terse yapıyorlar… tek üzülmesin, eksiklik çekmesin… mutlu olsun.
Felsefe bölümüne kaydını yaptırdığı yıl teyzesinin de ıs­rarı ile uzaktan akrabaları olan bir gençle nişanlanıyor… an­cak evlenmelerine üç ay kala çekip gidiyor nişanlısı. Geride gözyaşlarıyla fiske fiske kabarmış, rengi ruhsan atmış bir mektup kalıyor sadece… “Seninle olamayacağımı anladım Melahat. Sevgin rahatsız etti beni, özgürlüğümü kısıtladı. Gelecekte mutsuz olmaktansa daha yolun başındayken ayrıl­mak daha doğru gibi geldi bana.”
Dünyası yıkılıyor Meloş’un. Evden dışarı çıkmaz oluyor. Kucağında bir demet düşbozumu… aşkının tek hatırası.
Kızının durumundan endişelenen Fatoş anne belki iyi gelir, hava alır, azıcık ferahlar diye düşünüp, zorla adeta ite kaka Meloş’u bir arabaya atıp Küçük Çiftlik Parkı’na götürü­yor.Meloş ilgisiz. Meloş donuk bakışlarla süzüyor herkesi.
“Gözlerinin içine başka hayal girmesin…”
Bir an başını kaldırıyor Meloş. Bir çift kahverengi gözle iç içe geçiyor bakışları. Aynalı dar ceket, dudakta vişne çürüğü ruj kimin umurunda?
Daha o dakika yüreğindeki boşlu­ğun doluverdiğini duyumsuyor Meloş. Ve aylar sonra ilk kez gülümsüyor sahnedeki genç adama… ilk kez gülümsüyor.
“Kıskanırdım seni ben… kendi gözümden bile…”
Avuçları patlarcasına alkışlıyor, tempo tutuyor. Gözle­rinde yağrmır esintisi, çiçek atıyor sahneye. Yeniden âşık olu­yor Meloş. Hayata bağlanıyor.Koklamaya kıyılamayan ma­nolyalar, körfezdeki dalgın suda aranan sancılı, memnu aşk­lar, bir bahar akşamının bungun coşkusu… mehtaba bürün­müş gecenin simli ayazında gölgede kalışların çıkışsızlığı,umarsızlığı.Yıldızlar altında ümit edilen, beklenen şarkılar… Gazetelerden, dergilerden kesilmiş özenle, deri kaplı bir def­tere yapıştırılmış resimler.
Tanıştıklarında bu sevginin kendisi için nice gülistanlara bedel olduğunu söylüyor Zeki Müren.
Bir sevgi bozumu ardından tam da intiharı düşünürken Zeki Müren’e âşık olarak ayırdına varmadan bir başka inti­hara yöneliyor Meloş. Bir hayale kapılıyor çünkü. Bir hayal erkeğin gölgesine sığınıyor isteyerek.
Bir akşam iyice fenalaşıyor Fatoş Anne. Meloş çaresiz. Doktor, ellerinden geleni yaptıklarını, yine de Tanrı’dan umut kesmemeleri gerektiğini söylüyor. Donuk bakışlı hem­şire usulca çekiliyor. Meloş bilmem kaç voltluk ampulün hü­zünlü aydınlığında annesinin can çekişmesini izliyor, eli kolu bağlı.Dudaklarında yarım yamalak bir dua,bir an gözleri­ni aralıyor yaşlı kadın. Sandalyenin üzerindeki küçük pilli radyoya takılıyor feri söndü sönecek gözleri. Meloş düğme­sini çeviriyor radyonun:” Ben gamlı hazan.”Zeki Müren’in sesi dolduruyor odayı. Fatoş Anne’nin başı yana düşüyor.
Donakalıyor Meloş. Koridora fırlıyor hemen. Telefon açıyor Zeki Bey’e, saat sabahın dördü.
“Meloş’um” diyor Zeki Müren. “Metin ol,” diyor. “Derhal geliyorum,” diyor.
Elinde, bahçesinden koparttığı tek bir kırmızı gülle giri­yor hastanenin kapısından Zeki Müren. “Benim de anam sa­yılırdı…” diyerek sarılıyor Meloş’a yanakları buğ buğ. Sonra o gülü, yaşlı kadının henüz sıcaklığını yitirmemiş dudaklarına değdiriyor.
“İnanmayacaksınız biliyorum, ama gülümsedi annem…” diyor Meloş.
Sanrıdır, diyecek oluyorum. Vazgeçiyorum. İçini çeki­yor.
En güzel şarkıları yaşamıştı Meloş. Hicran dolu şarkıları da.
Pencereden dışarıya bakıyor. Işıklara… Bodrum’un yanıp sönen ışıklarına, votka ile ıslanmış Antalya, Şile gecelerine.
Kupkuru şimdi. Kenarları çiçeklerle süslü albümlere ki­litlemiş anılarını. Bir duvar örmüş kendisine, ötesi düğüm­lenip kalmış boğazında.
Zeki Müren’in imzaladığı fotoğrafları uzatıyor:
“Senin sevgini hiçbir bulut gölgeleyemez.”
“Karşılık beklemeden sevmeyi tüm yaratıklar Meloş’tan öğrenmeli…”
“Musiki ibadettir. Aşk ise ibadetlerin en ulvi olanı. Yıl­lardır bana ‘ilah’ dediniz… Ben de size ‘ilahem’ diyorum Me­loş…”
“Bu fotoğrafta program bitmiş. Selam alıyorum. Acaba içlerinde senin kadar beni seven, anlayan kaç kişi var… san­mıyorum… Tek Meloş’um.
“Hayattaki en gerçek dost kim deseler canım Meloş, de­rim…”
Şile, Antalya, Bodrum gecelerine dönmek istiyorum… “Zeki Bey,” diyecek oluyorum. Uzakta gitar sesleri. Zeki Müren bir hatıra gibi çok ötelerde… ışıksız kalıveriyor şarkı­lar, ut taksimleri.
“İntihar etti, diyorlar yalan.Meloş inziva bitti artık, de­mişti telefonda. Yılbaşından hemen önce çıkacak kasetinden söz açmıştı,sendeki fotoğrafları kullanırız belki kapakta,demişti. İntihar edecek insan böyle şeyleri düşünür mü hiç… hayata bağlıydı Zeki Bey… Uykusu kaçtı mı gecenin bir vakti arardı… sabahlara kadar konuşurduk.Yalnızdı. Çevresinde­kiler hep ondan aldılar… istediler… çıkarları gereği yanında oldular,Bunları biliyordu elbette… ama, dedim ya çaresiz­di… yalnızdı.”
Can Dündar’ın Aynalar belgeselinden Zeki Müren ile ilgili bölümü izliyoruz beraber;
“…bu kadar güzel yaşayan bir insan tabii ki ölümü de tatmalı. Ondan kurtulmak yok. Sizleri çok seviyorum… her şeyimsiniz benim. Bodrum’daki sessiz odamdayım… ve ne güzel ki sizlerleyim… sizlerleyim.”
Göğsüne sıkıca bastırdığı gümüş çerçeveli bir fotoğrafla kalakalıyor Meloş. Hiçbir şey görmek, konuşmak, dinlemek istemiyor. Zeki Müren dışındaki bir hayata katlanası yok… o,gölgelerdeki kadın.
“İhanetleri, özlemleri, aşkları şarkılarıyla yaşattı bana…”
Süt rengi bir maviliğin içinde buluyorum kendimi. Tül­ler, parfüm şişeleri, gümüş el aynaları. ‘Gurbet akşamları’ isimli giysisi içinde, sırça kahkahalarla gülümsüyor Zeki Mü­ren bir fotoğrafında. Kirpiklerinin arasından süzüyor beni.
Gözyaşlarının ilk sağanağı…
Meloş’un hiç kimseyi o kadar sevmemiş olduğunu gide­rek, sonra sonra ayrımsıyorum. Halbuki en çok sevdiği, taptı­ğı Zeki Müren, onsuz olamayacağı bir noktada, yorgun, yıp­ranmış bir çehreyle son kez karşısına çıkacak ve birkaç dakika içinde ölüme yenilecekti. Zeki Müren öldüğünde geride bir başka ceset bulacaklardı. Yaşayan bir ceset.
Rivayetler çoktu. Çekimlerin ille de İzmir’de yapılmasını kendisi şart koşmuş. Yüksek tansiyonunu öne sürerek Bod­rum’dan İzmir’e helikopterle gitmek yerine, minibüs yolculu­ğunu seçmiş. Her gün kullanması gereken ilaçların hiçbirini, çekim esnasında terlerim, kaygısıyla almamış… Evinden ayrı­lırken helallik dilemiş… vergisinin son taksidini ödemiş. Paparazzi programlarında göbeği, gıdığı, sağlığıyla malzeme olur korkusuyla ne ambulans, ne bir doktorun stüdyoda bu­lunmasına şiddetle karşı çıkmış. Ödülünü ayakta almayı is­temiş. “Halkımın, sevenlerimin huzurunda dimdik ayakta durmalı, sönmeyen neon olduğumu kanıtlamalıyım,” demiş.
“Onu paylaşmak… onu milyonlarca insanla paylaşmak kolay mıydı,” diye soruyorum Meloş’a.
“Zeki Bey sadece banSolgun bir ışık yayılıyordu pencerelerden. Hüznün çekik perdeleri aralanmıştı nicedir. Sabah olmak üzereydi. Camlar yağmur damlalarıyla çizik çizikti. Geriye dönmek için artık çok geçti. Anlatacaktı. Her şeyi anlatacaktı.
“Hayatınızda hep müzik, hep alkışlar, hayranlar oldu. Hep şöhret, hep başarı oldu. Bense hep bir gün sadece bana ait olacağınızı düşünerek avuttum kendimi. Var mıydı böyle çekip gitmek… var mıydı?”
Meloş kendi uçurumunun kenarında öylece duruyordu. Devinimsiz. Zeki Bey şarkılarını artık sadece Meloş için oku­malıydı. Meloş sevda çiçeğiydi çünkü. Bir demet mimozaydı. Ürperdi bir an. Yağmur şiddetlenmişti. Meloş bir başka gölgedeki kadındı. Farklı bir öteki kadın. Karşılıksız bir aşkın kadını.
Bıyığın, sakalın erkeklik sayıldığı bir düzende mini etek giymiş, makyaj yapıp sahneye çıkmış bir erkeğin öteki kadı­nıydı. Kendisine “mırmıre”, erkek arkadaşlarına “mır mır” di­yen bir adam için yaşamdan vazgeçmişti bile isteye.
Issızlığın, bırakıhşın saçlarını tarıyor gibiydi Meloş. Tara­dıkça uzuyor, ışıldıyordu ıssızlık. Yasaklarını da kurallarını da kendi koymuştu hep. Aldırışsızlığı bundandı. Mutluluksa… kim, çok mutluydu ki zaten… Hele, platonik, saynsal bir tutkuyla, aşkla sevmişse… Zeki Müren’i sevmişse. Gölgede yaşamayı, ona hiç ulaşamamayı kabul etmiş­se… ve tüm bunları ‘bir tatlı tebessüm uğruna’ yapmışsa…
Birdenbire sevginin yıllar boyu düşlediğinden çok farklı bir şey olduğunu ayrımsayıverdi Meloş. Vakit sabah alacasıydı. Akasyalar henüz çiçeğe durmuştu.
“Bazı fotoğraflar vardır hani… hayatın duvarına asılı ka­lırlar hep. Yüreğe çivilenmiş gizli bir sevdanın çiçeğidir onlar gerçekte…”
Düşlemi sınırsızdı Meloş’un. Ihlamur koruluğunda, bir yaz gecesi yitip gitmişti sevinçleri.Uzaktan uzağa bir şarkı duyuluyordu. Hiç ayrılamam derken.Zeki Bey’i düşündü yine, sıcacık oldu içi… hayal aşklarda “öteki kadın” rolünün bir tür intihar olduğunu söyleyemezdik ona.. Gözlerinde hep o hüzün,tenine saplanıp duran kıymıklar umurunda bile değildi.
“Zeki Bey’i içim titreyerek sevdim. Koşulsuzca sevdim…”
Sevgide bedel ödeniyor demek… Hele çizgi dışı, aykırı bir sevgiyse.
“Asla pişman değilim!.. Zeki Bey olmasaydı, yaşayamaz­dım.”.
Tarih 24 Eylül 1996 Salı.
Muhteşem Final. Sanat Güneşi mikrofon elinde öldü. Sa­nat Güneşimiz Zeki Müren, 45 yıl önce Türkiye’ye sesini duyur­duğu mikrofon kendisine hediye edildikten birkaç dakika sonra heyecanına yenildi ve hayata sahnede veda etti.
Ve o,kimbilir belki de intihar etti. Sıcak bir stüdyoda, patlayan flaşlar, al­kışlar arasında sonlandırdı iç dramım. İntiharını milyonlarca insana naklen izlettirerek üstelik.
Ölümünden üç dört hafta önce kendisine yöneltilen “Bir film çevirseniz nasıl bir rol (jynamak isterdiniz,” sorusunu:
“Henüz alkışlar devam ederken… henüz hayranlarınızla kapınız dolup taşarken… henüz yüzlerce mektup alırken… in­zivaya çekilmiş, intiharı düşleyen bir bestecinin hayatını oy­namak isterdim… hayret mi ettiniz? Hayır… intihar da büyük olay. Kuvvet ister, cesaret ister… Allah’ın verdiği canı mu­hakkak ki Allah almalıdır. Ama, bir başkaldırıştır, bir isyan­dır… insan, yaşadığı kadar yılı kâfi görüyorsa, pekâlâ ömrüne de bir son verebilir… böyle bir senaryo düşündüm… ben, ba­zen ölümü özlüyorum.”
Geçmişin altın sarısı tozları yağıyor fotoğrafların üzerine. Başıboş, dağınık gazete, dergi sayfaları.Elimizin her ha­reketinde bir fotoğraf yığını havalanıyor. Rutubetten sarar­mış tüm o sayfalar… pas kokusu genzimizi yakıyor giderek.
O intihar etmişti… geride bir ceset bırakarak intihar et­mişti. Hani ‘hayat bazen tatlıydı… sevenler kanatlıydı?..
“Saygıdeğer dinleyicilerim, hasret çeken gönüller için çok duygulu bir parça sunacağım efendim. ‘Nasıl Geçti Ha­bersiz…’ Bu enfes şarkıyı sizlere korist arkadaşlarımla birlik­te takdim edeceğiz… dilerseniz, sizler de katılabilirsiniz. Ön­ce kıymetli saz üstadımızdan bir kanun taksimi dinliyoruz ve ben ‘kalbimi ellerinle tut’ adlı leylak rengi yine şıkır şıkır, pı­rıl pırıl, cici mi cici bir kostüm giyip hemennnn geliyorummmm…”
Meloş anlatıyor. Meloş hiç durmadan anlatıyor. Bir ara “İşte bunu görmediniz,” diyor.Marazi Aşklar adlı kitabımı uzatıyor. “İlk sayfasına bir not yazıp bana göndermişti… pek sevinmiş, pek hoşuna gitmiş…”
Notu okuyorum heyecanla: “Sevgili Meloş, kitaplara da geçtik helal olsun. Zeki Müren. 27 Temmuz 1992, Bodrum.”
On dokuz yıl önce bir tatil kasabasında tanımıştım Melahat Ercan’ı. Bütün hayatını, gençliğini Zeki Müren’e adamış; gittiği her yerde, gazino kulislerinde, konserlerinde, Şile’de, film setlerinde, seslendirme stüdyolarında, Bardakçı’nın sefil şakalarla, fıkralarla bezeli sarhoş, argo gecelerinde parçalan­mış, dağılmış bir gölge gibi izlemişti Zeki Müren’i. O, Zeki Müren’in vefakâr, kadirbilir Meloş’uydu. Benim, “Marazi Aşk­lar “(1992), “Niçin İntihar “(1996) adlı kitaplarımda anlattığım tutku dolu Melanie’ydi.
Meloş’un kapısını çalıyorum. Kapı açıldığında donakalıyorum bir an. Karşımda Zeki Müren. Dudağının ke­narına iliştirdiği, hafif alaylı bir gülümseme, omuzlarından taşan pırıltılı apoletler, en az on beş santim kabartılarak geri­ye taranmış san saçları ve derin bir koyuluğa bürünmüş sür­meli gözleri, ağır makyajlı yüzüyle bana bakıyor duvardaki fotoğraflarından.
“İçeri geçin,” diyor Meloş. Artık kurumuş gözpınarları… boşuna, ağlayamıyor. Zeki Müren’siz bir hayata nasıl katla­nabileceğim soruyor sık sık…
Tekrar o mevsim gelse.Tekrar yasemenler açsa… aşkı­mızın anısını o beyazlıkta yemden yaşasak.Yaşayabilsek!
Eski kırk beşlikler, uzun çalarlar,azino ve film afişle­ri, kasetlere çekilmiş Zeki Müren filmleri, konserler,sonra fotoğraflar… albümler, valizler, çekmeceler dolusu fotoğraf… Zeki Müren imzalı yüzlerce fotoğraf.
“Canım Meloş’um, Bodrum Kalesi’nde ne geceler yaşandı. Bunu en iyi siz hissedebilirsiniz. Sevgilerimle. Zeki Müren, 1986″
“Sevgilerin en kutsalı Meloş’umun sevgisidir. Mutluyum. Zeki Müren. 1985”
“Sevgili Meloş, yeşil gözlerinde denizi görebiliyor musun? Ben görüyorum.”
Bir fotoğraf düşüyor yere. Fotoğrafta, bir televizyon çe­kimi esnasında mizansen gereği, ellerini dua edercesine ha­vaya kaldırmış ipekler, şifonlar arasında Zeki Müren ve fo­toğrafın arkasında şu cümle: “Bütün dualarımda sen varsın Meloş,”. Bir başka fotoğraf, yine işveli, cilveli gülümseyen, çapkın bakan bir Zeki Müren. “Sevgili Meloş, bu gülümseme senin içindi.” Kalp içine alınmış diğer bir fotoğraf. Zeki Mü­ren Meloş’a sarılmış sımsıkı. “Bir yürekte iki duygu. Aslında tek duygu bu. Mutluyum. Zeki Müren 1986”
Yavaş yavaş çeviriyorum albüm sayfalarını. Zeki Müren belli ki, çok uzaklarda da olsa hipnotik etkisini hep sürdür­mek istemiş bu fotoğraf ve his dolu satırlar aracılığıyla… Bir tatlı tebessüm, bin vuslata bedel madem.
Çürük gözkapaklı sabah silkinişleriyle ürperiyor Meloş.
“Kilitledim gönlümü… başka kimse giremez… Seviyorum diyenler, benim kadar sevemez!” Bir naylon torba koyuyor önüme. İçinde buruşturulmuş, ezilip bükülmüş kâğıt mendil­ler, peçeteler. Bodrum’da Zeki Bey’in terini sildiği mendillermiş onlar. (Gönül hicranla doldu…) Şu el aynası Aspendos konserinden sonra kuliste rujunu tazelerken kullandığı aynaymış. (Sevda bahçelerinin çiçekleri hep soldu…) Bir kutu­dan özenle çıkarttığı bordo renkli bir kuşağı uzatıyor Meloş. Zeki Müren’nin bornozunun kuşağıymış… (Zehretme bana hayatı cananım… elemlerle dolu benim her anım…) O ipek mendilin içinde saç telleri varmış Zeki Müren’in. (İnan ki ben yine ah, sana hayranım… sana kurbanım…) Fırçasından gizlice çalınmış mimoza kokulu saçlarmış. Bir başka kutuda, Zeki Müren’in başından aşağıya dökülen gül petalleri. Kuru­muş begonviller. (İstersen yum gözlerini tıpkı düşünür gibi… benden evvel başkası bakıp seni görmesin…) Ötedeki çanta­da Zeki Müren’nin giysilerinden dökülmüş payetler, otriş parçaları… Sandık lekeli bir geçmişin, tutkulu bir sevginin izi­ni sürüyoruz saatlerdir. (Sana gelen yollarda daima beni bek­le…) Zeki Müren alaylı bir ifadeyle gülümsüyor gümüş çerçe­velerin içinde. “Ya bu kurdeleler,” diyecek oluyorum. Hemen atılıyor Meloş: “Kavuşma kurbanları keserdik annemle… Ze­ki Bey yeni gazino programına başlamadan bir gün önce… çifte kurbanlar keserdik… işte o kurdelelerle süslerdik kurbanları… pek hoşuna giderdi… duygulanır, gözleri dolardı. İlahım derdim kendisine. Her defasında, estağfurullah Meloş, insanlar ‘ilah’ olamazlar derdi.”
İnsanlar ilah olamazlardı. Ama kitle kültürü onları sanat güneşi ilan edebilirdi.
Akşamın mavi gölgelere boğduğu loş salonda Meloş’u dinliyoruz. Leylak ağacının kar beyaz çiçekleri çoktan dö­külmüş. (Gönül veda ediyor eski hatıralara… şu zavallı gön­lümde şimdi her şey kapkara…)
Meloş, Zeki Müren’in sahne aldığı tüm gazinolarda, her gece hiç aksatmadan en öndeki masasında oturur, mütevazi memur aylığının büyük bir bölümünü olduğu gibi gazino pat­ronlarının kasasına gönderirdi, gözünü bile kırpmadan. O Zeki Müren’in maskotu,gönül çiçeğiydi. Dahası, Zeki Müren sahneye çıkana kadar hep kapalı tutardı gözlerini. Gözlerine başka hayal girmemeliydi Zeki Bey’den başka.
“Giysileri, makyajı,” diye üsteliyorum. 1974 yılında Bebek Belediye Gazinosu’nda çekilmiş bir fotoğraf takılıyor gö­züme. Zeki Müren ve Meloş yine yanak yanağa, gönül gönü-le, sine sineye… ama ya o, Zeki Müren’in kelebek kanadını andıran kirpikleri… (Kirpiklerimi takma zannediyorlar hep Meloşşş.)
“Mini eteğiyle, platin saçlarıyla gerçek bir erkekti,” diyor. Susuyorum. “Cennet yüzlüm, derdi bana. Gönderdiğim küçü­cük bir çiçek bile gülistanlara bedeldi nezdinde. Hep kıska­nabileceği bir sanatçının karşısına çıkmamış olmasından ya­kınırdı. Kıskançlık, kapris nedir bilmezdi.”
Kocasını kadınlığıyla evde tutamayacağını anladığında bir falcının “üç, bilemedin dört zaman sonra o karı kocanı bırakacak” cümlesiyle içine soğuk sular serpilen, kolej mezunu Nediman Hanım’dan… bazı çok önemli şahsiyetlere rüşvet, gerektiğinde şantaj aracı olarak sunulan metreslerden… dikenli ilişkilerden… sınanan, güvensiz sevgilere tutsak edilengölgedeki kadınlardan sonra Meloş ile konuşmak, itiraf edeyim ki daha az yoruyor beni… nasıl desem, sakin bir limana çekilmiş tekne gibiyim.
O Meloş. Zeki Müren’nin vefakâr Meloş’u. Benim Melanie’m. Özel bir bankadan emekli, altmış yedi yaşında, zor­lukla yürüyen, yapayalnız bir kadın. (Herkes hayatını yaşar, anılarla yaşıyorum…) O, Meloş. (Şiirlerde, romanlarda, gelmiş geçmiş zamanlarda, tamburlarda, kemanlarda… şarkılar­la yaşıyorum…) Elleri titriyor anlatırken. Soluğu daralıyor. Gözleri yaş içinde. (Sevgilerden nakışlarla… mutlu mutsuz bakışlarla… kalpten kalbe akışlarla… alkışlarla yaşıyorum…) O Meloş. Kadirşinas Meloş. Melahat Ercan.
“Çok yordular Zeki Bey’i… etkilediler. Belgesel gösteril­dikten sonra, telefonlar, fakslarla yordular… aklını çeldiler…”
Sabahın ağdığı ilk saatler.
Mutluluk sözcüğünün yer almadığı bir sabah daha…
TRT Genel Müdür Yardımcısı Altan Kınal, bir paket içinde kendisine 45 yıl önce radyoda ilk şarkısını okuduğu mikrofonu verdiğinde Zeki Müren’nin gözleri parladı ve ‘Gerçekten o mu’diye sordu.
Mikrofonu zorlukla eline alan Müren, ‘Güleyim mi ağlaya­yım mı’ diyerek heyecan ve mutluluğunu dile getirdi.
Meloş cinselliği yaşamadığı, sadece tutkuyla sevdiği, her şeyden, herkesten çok sevdiği adamın arkasından gözyaşı dö­küyor. ‘Keşke mezarı burada, yakında olsaydı,’ diye yineli­yor. ‘Hiç olmazsa gidebilirdim… Hem Zeki Bey de Zincirlikuyu’yu isterdi mutlaka…’
Gölgedeki kadınları yazarken, rotayı değiştirip Zeki Müren’e yönelmemiz bir başka gölgede kalmış kadının anatomisini çizmemize yardımcı olduğundan, bağışlanılasıdır, düşüncesindeyim. 1955 yılından bu yana ( bu söyleşi 1996 da yapılmıştı ), dile kolay tam kırk biri yıldır bir hayal erkeğin, gölesindeki kadın olmakta direnmek,onu milyonlarca insanla paylaşmak kolay değildi çünkü.
Her şey 1950’li yılların ortasında puslu bir pazar günü İs­tanbul Küçük Çiftlik Parkı Gazinosu’nda başlıyor. Kaymak tabakanın Müzeyyen’i, Safiye’yi, Münir’i dinlemeye gittikleri, şampanya patlattıkları birkaç lokalden biri Küçük Çiftlik Parkı.
Meloş ailesinin tek kızı. Üstüne titriyorlar adeta, ne is­terse yapıyorlar… tek üzülmesin, eksiklik çekmesin… mutlu olsun.
Felsefe bölümüne kaydını yaptırdığı yıl teyzesinin de ıs­rarı ile uzaktan akrabaları olan bir gençle nişanlanıyor… an­cak evlenmelerine üç ay kala çekip gidiyor nişanlısı. Geride gözyaşlarıyla fiske fiske kabarmış, rengi ruhsan atmış bir mektup kalıyor sadece… “Seninle olamayacağımı anladım Melahat. Sevgin rahatsız etti beni, özgürlüğümü kısıtladı. Gelecekte mutsuz olmaktansa daha yolun başındayken ayrıl­mak daha doğru gibi geldi bana.”
Dünyası yıkılıyor Meloş’un. Evden dışarı çıkmaz oluyor. Kucağında bir demet düşbozumu… aşkının tek hatırası.
Kızının durumundan endişelenen Fatoş anne belki iyi gelir, hava alır, azıcık ferahlar diye düşünüp, zorla adeta ite kaka Meloş’u bir arabaya atıp Küçük Çiftlik Parkı’na götürü­yor.Meloş ilgisiz. Meloş donuk bakışlarla süzüyor herkesi.
“Gözlerinin içine başka hayal girmesin…”
Bir an başını kaldırıyor Meloş. Bir çift kahverengi gözle iç içe geçiyor bakışları. Aynalı dar ceket, dudakta vişneçürüğü ruj kimin umurunda?
Daha o dakika yüreğindeki boşlu­ğun doluverdiğini duyumsuyor Meloş. Ve aylar sonra ilk kez gülümsüyor sahnedeki genç adama… ilk kez gülümsüyor.
“Kıskanırdım seni ben… kendi gözümden bile…”
Avuçları patlarcasına alkışlıyor, tempo tutuyor. Gözle­rinde yağrmır esintisi, çiçek atıyor sahneye. Yeniden âşık olu­yor Meloş. Hayata bağlanıyor.Koklamaya kıyılamayan ma­nolyalar, körfezdeki dalgın suda aranan sancılı, memnu aşk­lar, bir bahar akşamının bungun coşkusu… mehtaba bürün­müş gecenin simli ayazında gölgede kalışların çıkışsızlığı,umarsızlığı.Yıldızlar altında ümit edilen, beklenen şarkılar… Gazetelerden, dergilerden kesilmiş özenle, deri kaplı bir def­tere yapıştırılmış resimler.
Tanıştıklarında bu sevginin kendisi için nice gülistanlara bedel olduğunu söylüyor Zeki Müren.
Bir sevgi bozumu ardından tam da intiharı düşünürken Zeki Müren’e âşık olarak ayırdına varmadan bir başka inti­hara yöneliyor Meloş. Bir hayale kapılıyor çünkü. Bir hayal erkeğin gölgesine sığınıyor isteyerek.
Bir akşam iyice fenalaşıyor Fatoş Anne. Meloş çaresiz. Doktor, ellerinden geleni yaptıklarını, yine de Tanrı’dan umut kesmemeleri gerektiğini söylüyor. Donuk bakışlı hem­şire usulca çekiliyor. Meloş bilmem kaç valtlık ampulün hü­zünlü aydınlığında annesinin can çekişmesini izliyor, eli kolu bağlı.Dudaklarında yarım yamalak bir dua,bir an gözleri­ni aralıyor yaşlı kadın. Sandalyenin üzerindeki küçük pilli radyoya takılıyor feri söndü sönecek gözleri. Meloş düğme­sini çeviriyor radyonun:” Ben gamlı hazan.”Zeki Müren’in sesi dolduruyor odayı. Fatoş Anne’nin başı yana düşüyor.
Donakalıyor Meloş. Koridora fırlıyor hemen. Telefon açıyor Zeki Bey’e, saat sabahın dördü.
“Meloş’um” diyor Zeki Müren. “Metin ol,” diyor. “Derhal geliyorum,” diyor.
Elinde, bahçesinden koparttığı tek bir kırmızı gülle giri­yor hastanenin kapısından Zeki Müren. “Benim de anam sa­yılırdı…” diyerek sarılıyor Meloş’a yanakları buğ buğ. Sonra o gülü, yaşlı kadının henüz sıcaklığını yitirmemiş dudaklarına değdiriyor.
“İnanmayacaksınız biliyorum, ama gülümsedi annem…” diyor Meloş.
Sanrıdır, diyecek oluyorum. Vazgeçiyorum. İçini çeki­yor.
En güzel şarkıları yaşamıştı Meloş. Hicran dolu şarkıları da.
Pencereden dışarıya bakıyor. Işıklara… Bodrum’un yanıp sönen ışıklarına, votka ile ıslanmış Antalya, Şile gecelerine.
Kupkuru şimdi. Kenarları çiçeklerle süslü albümlere ki­litlemiş anılarını. Bir duvar örmüş kendisine, ötesi düğüm­lenip kalmış boğazında.
Zeki Müren’in imzaladığı fotoğrafları uzatıyor:
“Senin sevgini hiçbir bulut gölgeleyemez.”
“Karşılık beklemeden sevmeyi tüm yaratıklar Meloş’tan öğrenmeli…”
“Musiki ibadettir. Aşk ise ibadetlerin en ulvi olanı. Yıl­lardır bana ‘ilah’ dediniz… Ben de size ‘ilahem’ diyorum Me­loş…”
“Bu fotoğrafta program bitmiş. Selam alıyorum. Acaba içlerinde senin kadar beni seven, anlayan kaç kişi var… san­mıyorum… Tek Meloş’um.
“Hayattaki en gerçek dost kim deseler canım Meloş, de­rim…”
Şile, Antalya, Bodrum gecelerine dönmek istiyorum… “Zeki Bey,” diyecek oluyorum. Uzakta gitar sesleri. Zeki Müren bir hatıra gibi çok ötelerde… ışıksız kalıveriyor şarkı­lar, ut taksimleri.
“İntihar etti, diyorlar yalan.Meloş inziva bitti artık, de­mişti telefonda. Yılbaşından hemen önce çıkacak kasetinden söz açmıştı,sendeki fotoğrafları kullanırız belki kapakta,demişti. İntihar edecek insan böyle şeyleri düşünür mü hiç… hayata bağlıydı Zeki Bey… Uykusu kaçtı mı gecenin bir vakti arardı… sabahlara kadar konuşurduk.Yalnızdı. Çevresinde­kiler hep ondan aldılar… istediler… çıkarları gereği yanında oldular,Bunları biliyordu elbette… ama, dedim ya çaresiz­di… yalnızdı.”
Can Dündar’ın Aynalar belgeselinden Zeki Müren ile ilgili bölümü izliyoruz beraber;
“…bu kadar güzel yaşayan bir insan tabii ki ölümü de tatmalı. Ondan kurtulmak yok. Sizleri çok seviyorum… her şeyimsiniz benim. Bodrum’daki sessiz odamdayım… ve ne güzel ki sizlerleyim… sizlerleyim.”
Göğsüne sıkıca bastırdığı gümüş çerçeveli bir fotoğrafla kalakalıyor Meloş. Hiçbir şey görmek, konuşmak, dinlemek istemiyor. Zeki Müren dışındaki bir hayata katlanası yok… o, gölgelerdeki kadın.
“İhanetleri, özlemleri, aşkları, koşulsuz sevgileri şarkılarıyla yaşattı bana…”
Süt rengi bir maviliğin içinde buluyorum kendimi. Tül­ler, parfüm şişeleri, gümüş el aynaları. ‘Gurbet akşamları’ isimli giysisi içinde, sırça kahkahalarla gülümsüyor Zeki Mü­ren bir fotoğrafında. Kirpiklerinin arasından süzüyor beni.
Gözyaşlarının ilk sağanağı…
Meloş’un hiç kimseyi o kadar sevmemiş olduğunu gide­rek, sonra sonra ayrımsıyorum. Halbuki en çok sevdiği, taptı­ğı Zeki Müren, onsuz olamayacağı bir noktada, yorgun, yıp­ranmış bir çehreyle son kez karşısına çıkacak ve birkaç dakika içinde ölüme yenilecekti. Zeki Müren öldüğünde geride bir başka ceset bulacaklardı. Yaşayan bir ceset.
Rivayetler çoktu. Çekimlerin ille de İzmir’de yapılmasını kendisi şart koşmuş. Yüksek tansiyonunu öne sürerek Bod­rum’dan İzmir’e helikopterle gitmek yerine, minibüs yolculu­ğunu seçmiş. Her gün kullanması gereken ilaçların hiçbirini, çekim esnasında terlerim, kaygısıyla almamış… Evinden ayrı­lırken helallik dilemiş… vergisinin son taksidini ödemiş. Paparazzi programlarında göbeği, gıdığı, sağlığıyla malzeme olur korkusuyla ne ambulans, ne bir doktorun stüdyoda bu­lunmasına şiddetle karşı çıkmış. Ödülünü ayakta almayı is­temiş. “Halkımın, sevenlerimin huzurunda dimdik ayakta durmalı, sönmeyen neon olduğumu kanıtlamalıyım,” demiş.
“Onu paylaşmak… onu milyonlarca insanla paylaşmak kolay mıydı,” diye soruyorum Meloş’a.
“Zeki Bey sadece bana aitti, bizlere bu topluma, sevenlerine aitti…” diyor.
Sevginin yasaklandığım, yağmalandığını, tutuklandığını, parayla satın alındığını, yok sayıldığını, can çekiştiğini, öle yatırıldığını hep yaşadım, gördüm. Ama Meloş’un Zeki Müren’e olan sevgisini, aşkını tanımlayacak hiçbir kelime, cümle bulamadığımı şimdi itiraf etmek istiyorum.
Dedim ya, Meloş çok farklıydı. Yaşanansa sadece bir melodram, içinde cinsellik, intikam, kıskançlık olmayan bir melodram. Tek taraflı hırpalanışlar, yıpranışlarla dolu bir melodram belki de.Bir insanı milyonlarca insanlar paylaşıyor olmanın o zehir kıvamındaki burukluğu, acısı. Ötesi önemli değildi zaten.
Pınar Çekirge / Magazinname.com

En az 10 karakter gerekli
Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.


HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.