Zaman, insanı en çok beklemediği anda sınar. Parıltılarla dolu bir ekranın arkasında veya gülümseyen yüzlerin ardında saklıdır çoğu zaman gerçek acılar. Okan Karacan, Türkiye’nin ekran başında güldüğü bir sima olmanın çok ötesinde, inişlerle dolu kişisel bir yolculuğun adıydı. Televizyonun altın çağında zirveye tırmanmış bir adamdı. Neşesiyle evlere konuk olmuş, sesiyle sabahların neşesi olmuştu. Ancak her zirve, kaçınılmaz bir düşüşün gölgesini taşır. O düşüş onun için zayıflamakla başladı. Alkışların yerini sessizlik, dostlukların yerine yalnızlık aldı. Ekranlardan silinirken ruhunun karanlık dehlizlerinde yalnız başına bir savaşa tutuştu. Evliliği yıkıldı, çocuklarına ulaşamaz oldu. Uzaklaştırma kararıyla adı haber bültenlerine düştü. Onun hikayesi sadece bir şöhretin çöküşü değil, aynı zamanda küllerinden yeniden doğmak isteyen bir insanın savaşıydı.
Şöhretin Dorukları ve Dönüşümün Acısı
1977 yılında İstanbul’da doğan Okan Karacan, ilk ve orta öğrenimini İstanbul’un Şişli ilçesindeki Özel Terakki Lisesi’nde tamamladı. Ardından Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümü’ne kaydoldu fakat lisans eğitimini tamamlayamadı.
Okan Karacan, 1990’ların sonunda Türkiye televizyonlarının en çok tanınan yüzlerinden biri olma yolculuğuna adım attı. Onun ekran serüveni, sıradan bir yükseliş hikâyesinden ibaret değildi. Yüzündeki samimi tebessüm, konuşmalarındaki içtenlik onu kısa sürede halkın benimsediği bir simgeye dönüştürdü. 1995 yılında medya sektörüne giriş yapan Karacan, kısa sürede birçok özel kanalda çalıştı. Sadece ekran önüyle sınırlı kalmadı; TRT’de sabah programları sundu, radyo yayınlarıyla ses verdi, yapımcı olarak arka planda içerikler üretti.
Onun en bilinen projeleri arasında, dönemin izleyicileri üzerinde kalıcı etki bırakan “Çılgın Dershane” ve “Hayat Bilgisi” gibi yapımlar vardı. Bu projelerdeki karakterleri, izleyiciyle kurduğu sıcak bağı perçinledi. Ancak Karacan, oyunculuğun ötesinde çok yönlü bir medya insanıydı. “Şakamatik” gibi programlarla sabah kuşağının aranan yüzü oldu. Enerjisi ve doğallığıyla kitleleri peşinden sürükledi.
Okan Karacan, komediyle iç içe geçmiş bir karakter olarak anılsa da aslında sistemin işleyişine dair farkındalığı ve sektörel görüşleriyle kamera önünde olduğu kadar kamera arkasında da üretmeye istekli bir figürdü. Nitekim yıllar içinde yapımcılığa yöneldi, sinema filmleri üretti. “Çılgın Dershane 5”, “0 Kilometre” ve “Köstebekiler” gibi yapımlara imza attı. Bunlar sadece kariyerindeki üretkenliğin değil, aynı zamanda çocukları için de anlamlı bir mirastı; çünkü bu projeleri çocuklarının izlediği filmler diye tanımlayacaktı.
Ancak bütün bu üretkenliğin ortasında Karacan’ın taşıdığı büyük bir yük vardı: kilolu olmak. 156 kiloya kadar çıktığı bir dönem yaşamıştı ve şeker hastalığıyla mücadele ediyordu. Ama bu fazlalıklar aynı zamanda ona bir tür şöhret kazandırmıştı. Seyirci onu öyle tanımış, öyle sevmişti. Kendi deyimiyle en iyi işleri şişman yapmıştı. Bu gerçek, onu medya sektörünün yüzeysel estetik standartlarıyla yüzleşmeye zorladı. Çünkü zayıfladığında işler azaldı, teklifler kesildi, hayat ritmi bozuldu. Okan Karacan için her çıkışın bir inişi vardı. Ama asıl mesele bu inişten nasıl kalktığıydı. O süreç işte asıl şimdi başlıyordu.
“Güçlenerek çıkıyorum. Allah hepinizden razı olsun. İyi ki varsınız. Hepinizi çok seviyorum.”
Yalnızlık ve Aile Çatışması
Okan Karacan’ın hayatındaki dönüm noktalarından biri, fazla kilolarından kurtulma kararıyla başladı. 150 kiloya kadar çıkan bedenine tıbbi bir müdahale şart olmuştu. Mide küçültme ameliyatı, hem fiziksel sağlığı hem de psikolojik yapısı için kaçınılmaz bir adımdı. Bu cerrahi değişim onun sağlık sorunlarını hafifletti, şeker hastalığı sona erdi. Ancak bedeni incelirken hayatındaki birçok şey de sessizce dağılmaya başladı. Kameraların önündeki sempatik kilolu adam imajı yok olmuştu. Onun yerine tanınmaz hâle gelmiş, ince, ciddi ve öfkeli bir adam geçmişti. Sektör Karacan’ı kiloluyken sevmiş, zayıfladığındaysa ona kapıları birer birer kapatmıştı.
“Zayıfladıktan sonra iş bulamadım” diyecekti yıllar sonra. Medya dünyasının acımasız yüzüyle yüzleşmişti. Artık telefonlar çalmıyor, yapımcılar aramıyor, sabah kuşakları davet etmiyordu. Kilolu hâliyle bir karakter olarak tanınan Karacan, birden kendini sistemin dışında bulmuştu. Fiziksel bir değişim, kimliğini elinden almış gibiydi. Bu yalnızlık, onu yavaş yavaş içine çekmeye başlamıştı.
Elbette hayat sadece işten ibaret değildi. Aynı dönemde özel hayatı da fırtınalı bir evreye girmişti. Zeynep Kadıoğlu ile 2014 yılında evlenmişti ve bu evlilik çatırdamaya başlamıştı. Aile onun için kutsaldı. “Ayrılmak istemedim, ayrıldım” derken içindeki çaresizliği gizleyemiyordu. Boşanma sonrası yaşananlar, bir televizyon karakterinden ziyade bir trajedinin aktörüne dönüştürdü onu. Uzaklaştırma kararları, darp iddiaları, eski eşin ailesiyle yaşanan gerilimler, karakollar, gözaltılar, sokakta dayak yediği iddiaları…
“Geliyorum, Zeynep Karacan! Evet, Zeynep Karacan, kapıya çık!”
“Alacağım o çocukları, çatır çatır bu çocukları alacağım!”
“Zeynep Karacan, alacağım o çocukları! Sen o şirketin ortağı değilsin, alacaklarımı vereceksin!”
“Bu adam çıldırmış! Benim canımı yakmış, darp etmiş! Şikâyet eder, ben de cezamı çekerim!”
Okan Karacan artık ekranların güldüren yüzü değil, magazin haberlerinin kara listesinde yer alan bir figürdü. Eski eşinin çalıştığı iş yerine gitmesi, eve yaklaşması, sosyal medyada yaptığı sert çıkışlar kamuoyunu ikiye böldü. Bir yandan Karacan’ın öfkeyle haykırdığı videolar, diğer yandan Zeynep Kadıoğlu’nun “Can güvenliğimiz tehdit altında” diyerek yaptığı açıklamalar… Karacan tüm bu suçlamaları reddetti. “Sinirlendim ama şiddet olmadı. Bu mümkün değil” dedi. Ancak sistemin çarkları onu anlamaya değil, yargılamaya programlıydı. Çocuklarını görememek, engellenmek, uzak tutulmak onu yavaş yavaş tüketti.
Karacan’ın zihni bu travmalarla baş edemez hâle geldiğinde ise yardım çağrısı gecikmedi. Annesinin yönlendirmesiyle bir uzmana başvurdu. Doktor tavsiyesiyle 52 gün boyunca bir ruh sağlığı hastanesinde yattı. Kapalı geçen bu süreç, onun deyimiyle bir arınma dönemiydi. Telefon, bilgisayar, dış dünya yoktu. Günde 6.000 TL ödeyerek tedavi gördü. “Orada tanıdığım arkadaşlarımla hâlâ görüşüyorum,” diyecekti. Grup terapileri, müzik etkinlikleri, sabah toplantıları; her biri onun iç dünyasındaki dağınıklığı toplamaya çalıştı. Ama bu kolay bir yeniden doğuş değildi. Kapalı servislerde kalındı, dışarıdan yemek bile sipariş edilemedi. Sinirlerine hâkim olamama, süreç yönetimindeki zayıflıklar eski hayatının gölgeleriyle birleşince Karacan için bu 52 gün bir kırılma anı oldu. “Kendimi yönetemedim” itirafı hem cesur hem de ürkütücüydü. Türkiye’de az sayıda insan, yaşadıklarını bu denli açık anlatabilecek güce sahipti. Okan Karacan, sahne ışıklarından uzak ama hayatın gerçeğine çok yakın bir noktada ayakta kalmaya çalışıyordu.
Evlilik, Çocuklar ve Yaralı Bir Baba
Okan Karacan’ın hayatındaki en hassas ve en derin iz bırakan dönem, baba olduğu yıllarda şekillendi. 2014 yılında Zeynep Kadıoğlu ile evlendiğinde umut doluydu. Onun için aile sadece bir sosyal kurum değil, karakterinin temeliydi. Çocukluk yıllarından itibaren annesiyle kurduğu güçlü bağ, aile olgusunu Karacan’ın gözünde kutsal bir hâle getirmişti. Kendi ailesini kurduğunda da bu sıcaklığı yeniden inşa etmek istedi. Ancak her yapı zamanla çatlayabilir, her sevgi sınanabilir. Bu evlilikten iki çocuğu oldu: 2015’te oğlu Alican, 2019’da kızı Ayşe dünyaya geldi.
Okan Karacan, bir erkek çocuğun babası olmanın heyecanını yaşarken, kızının doğumuyla birlikte çok daha farklı duygularla tanıştı. “Baba-kız” ilişkisini tarif ederken yüzünde oluşan gülümseme her şeyin ötesindeydi. Ayşe Naz’ın “Babacığım” deyişiyle kurduğu bağ, onun için hayatın en anlamlı yeriydi. Oğlu Alican’la da adeta arkadaş gibiydi. Maçlara birlikte gidiyor, basketbol karşılaşmalarında omuz omuza Beşiktaş tezahüratları yapıyorlardı. “Her hafta sonu bendeler” diyerek o günlerin tadını özlemle anlatıyordu.
Ancak mutlu bir tablo her zaman sonsuz değildir. Karacan ayrılığı istemediğini açıkça dile getirdiği hâlde, Zeynep Kadıoğlu boşanmakta ısrarcıydı. İlişki her geçen gün daha da soğuyor, kopuş kaçınılmaz bir hâle geliyordu. Mahkeme sessiz sedasız görüldü. Taraflar bir anayasa gibi uzlaşarak ayrıldı ama sonrası asıl kırılmaydı. Zeynep Kadıoğlu’nun kamuoyuna yaptığı açıklamalar bambaşka bir tablo çizdi; eski eş tarafından tehdit edildiğini, uzaklaştırma kararına rağmen taciz edildiğini, hatta annesi ve kız kardeşinin darp edilerek hastanelik edildiğini öne sürdü.
Okan Karacan için bu iddialar sadece birer suçlama değil, aynı zamanda hayatına vurulan kara bir lekeydi. Çünkü o, çocuklarını göremediği bir baba olmanın acısını yaşarken, kamuoyunda şiddet uygulayan bir figür gibi lanse edilmenin ağırlığını da taşımak zorundaydı. “Kızgındım, sinirliydim ama şiddet uygulamadım” diyordu. Videolar çekti, gözyaşlarıyla Kur’an okudu, görüntülerini paylaştı. Sonra aynı videolarda öfke patlamalarıyla küfretti.
“Kur’an-ı Kerim okuyorum, evdeyim, annemdeyim. Sakinleşmeye çalışıyorum, aklım başımda. Bu mücadeleye devam ediyorum. Hepinize çok teşekkür ediyorum. Allah’ıma sığınıyorum.” “Senin nikah şahidini… Kamil! Babanı mezardan kaldıracağım, babanı!” Bu inişli çıkışlı ruh hâli, toplumun gözünde onu daha da anlaşılmaz kıldı. Çocuklarını görememek onun en çok canını yakan gerçekti. Telefonda engellenmek, uzakta tutulmak, uzaklaştırma kararıyla bir yabancıya dönüştürülmek… Bunlar bir babanın en sessiz çığlıklarıydı.
Zamanla bu ilişkiler kısmen düzeldi. “Eski eşiyle artık arkadaşız” diyebilecek noktaya kadar gelindi. Alican yine onunlaydı, beraber derbi maçlarına, sabahları ise birlikte okula gidiyorlardı. Bu, geçmişte kaybedilenlerin telafisi değildi belki ama bir baba için hayata tutunacak sağlam bir daldı.
Okan Karacan için ayrılık sadece bir evlilik hikâyesinin bitişi değil, aynı zamanda ruhsal bir çöküşün başlangıcıydı. O, her sabah namazla başlayan, meşguliyetlerle devam eden yoğun bir tempoyu severdi. Ama eski düzeni yoktu artık. Birlikte çalıştığı eşi geceleri uykuyu severken, o sabahları erkenden hayatın temposuna ayak uydurmak istiyordu. Bu dengesizlik evin içinde bile görünmez bir savaşa neden oluyordu. “Evde yemekleri ben yapardım çünkü bekleyemezdim” derken aslında sabırsız bir yapının ipuçlarını veriyordu. Hızlı düşünür, hızlı yaşardı ama hayatın hızını ayarlayamadığında olan kendisine oluyordu. Yalnızlık, sessizlik, boşanma, uzaklaştırmalar, ardından gelen karakol dosyaları, çocuklarından uzak geçen günler… Okan Karacan için baba olmak sadece gururla taşınan bir unvan değil, zaman zaman gözyaşlarıyla içe atılan bir yük hâline geldi. Onun babalık serüveni tıpkı sahne hayatı gibi alkışlarla başladı, ancak yargılamalarla devam etti.
“Ben Zeynep Hanım’ı darp ettiysem bir fotoğraf vardır, bir darp raporu vardır, devletin mahkemesi vardır. Evin içinde güvenlik kameraları var bizim.”
Elbette bu yaşananlar tek taraflı değildi. Tüm bu olaylara Zeynep Kadıoğlu tarafından da bakmak gerekiyordu. Zeynep Hanım, “İkinci Sayfa” programına konuk olduğunda şoke eden açıklamalar yaptı ve bu açıklamalar magazin gazetelerine manşet olarak verildi.
Şöyle demişti Zeynep Kadıoğlu:
“Okan’ın çok şeyini yakaladım. Biz birlikte çalışıyorduk. Mesela kendisi dün yine beni şirketimden attı. Kendisi çalışandı, patron değildi. Bu olaylar olduğunda kendisine ekim ayında uzaklaştırma kararı aldırmıştım. Öyle bir baba düşünün ki çocuğuyla annesi aynı yataktayken gelip annesine vurabiliyor. Çocuğunun yanında annesi sesini çıkaramıyor diye hem psikolojik hem de fiziksel şiddet gördüm. Ocak ayında boşandım. Kendisi sosyal medyada evliymişiz gibi paylaşımlarda bulunuyor. Sonra benim ofisimin önüne geliyor, içeri giremiyor çünkü uzaklaştırmam var. Ta ki dün uzaklaştırmam bitene kadar. Tekrar başvuru yaptım. İçeri girmedi. Çalışanlarım aşağı indi, ‘Buyurun Okan Bey, ne oluyor? Size nasıl yardımcı olabiliriz?’ diye sordu. Sonrasında polislerle geldi, bağırıp çağırmaya başladı, ağza alınmayacak laflar etti. Ne olursa olsun ben bir anneyim, Okan’a iki çocuk vermişim. Her zaman yanında, arkasında olmuşum, bunu herkes biliyor. Bütün işleri ben yaptım. Sonrasında buradan ayrıldı, ben çalışmaya devam ettim diye namusuma laf söylüyor. Bu insan benden boşanmak için şart koştu: ‘Nafaka vermeyeceğim sana’ dedi. Ben şu anda tek başıma iki çocuğa bakıyorum. Ben sustum. ‘Çocuklarım okuyorlar, babalarını iyi bilsinler,’ dedim. Her pazar babalarıyla görüştüler. Acı olan ne biliyor musunuz? Ben hep çocuklarımın yanında bakıcılarını gönderdim çünkü çocuklarıma bir şey olmasından çok korktum. Güvenemiyorum, onun psikolojisini normal bulmuyorum. Bu adamın bağımlılıkları var, boşanma nedenlerimden birisi de bu. Evli kaldığımız dönemde de bu tarz şeyler yaşadık. Benim iki çocuğum var, ben çocuğumu böyle bir ailede büyütmem. Kendisinin artık mantıklı olduğunu düşünmüyorum. Elimde videolar var, ses kayıtları var. Yaşadıklarıma inanamazsın. Hep ‘Çocuklarım var’ diye sustum. Çocuklarıma bile ‘Anlaşamadık, ayrıldık,’ dedim. En sonunda namusuma laf ettiği an boşanmaya karar verdim. Beni başkalarıyla yakıştırdı, bir kişi de değil bu. Fiziksel şiddet uyguladığını çocuğum da gördü. Bunlar çok ayıp şeyler. Nasıl evlenmek normalse boşanmak da normal olmalı. Ama ben yanlış kişiyi seçmişim eş olarak. Hem kendim hem de çocuklarım için uzaklaştırma kararı aldım. Çalıştığı yerden çıkarılma nedeni hırsızlıktı. Boşanma protokolümü de atarım. Nafaka almıyorum. Çalıştığımız yer bize sahip çıktı. Onun şu an dua etmesi lazım. Ama namusuma laf ediyor. Herkes kimin ne olduğunu biliyor. Okan’ın taciz davaları çıktı, ben sustum. ‘Okan insanlara mesaj attı, çocuklar çok küçük’ deyip sustum. 30’a yakın kadınla aldattı beni. Ben dün şirketin önünde darp edildim. Doğru mu? Doğru. Kulağım mosmor. Doğru mu? Doğru.”
Perde Hiç Kapanmadı
Medya dünyası alkışların yankısı kadar çabuk unutur insanı. Okan Karacan, bir dönem ekranlarda her sabah “Günaydın” diyen, şaka programlarında kahkahalar attıran, sinema perdelerinde renkli karakterler canlandıran bir figürdü. Ama ekranın ötesindeki gerçeklik, zamanla onu görünmez kıldı. Görünür olma arzusu içten içe devam etse de artık o ilgi başka yüzlere, başka dillere yönelmişti. Karacan sektördeki değişimin kurbanlarından biri oldu. Dijital platformlar yükselmiş, klasik televizyon kanalları gerilemiş, izleyici alışkanlıkları köklü şekilde değişmişti. Radyo bitti, sabah programları sönmeye başladı, komedi içerikleri YouTube kanallarına taşındı.
“‘Ne yapayım? Survivor’a mı, O Ses Türkiye’ye mi çıkayım?’ derken aslında sisteme yönelik derin bir hayal kırıklığını dile getiriyordu. Onun zamanında işler 300 bölüm sürerdi. Şimdi 13 bölüm gören diziler sevinçle karşılanıyordu. Görünürlüğü azaldıkça yalnızlığı büyüdü Okan’ın. Zayıflayan bedeniyle tanınmaz hâle gelen Okan Karacan, şöhretin ne kadar koşullu olduğunu deneyimledi. Kiloluyken sempati toplayan, “Herkesin bizden biri” dediği adam, zayıfladığında yerini bulamayan bir yabancıya dönüşmüştü. Bu değişimin bedeli ekranlardan dışlanmak oldu. Ama mesele yalnızca estetik değil, aynı zamanda güçtü. Medya kulislerinde yaşananlar, ekran önündeki masumiyetle bağdaşmıyordu.
“Ayağımı kaydıranlar oldu” derken doğrudan isim vermiyordu belki ama sektördeki acımasız dengeleri işaret ediyordu. Bir sabah programından alınması, bir radyo kanalından başka bir gruba transfer olması… derken güçlülerin oyununda yalnız kalmıştı. Gözde sunucudan kenara itilmiş bir figüre dönüşmesi bir an meselesiydi. Üstelik bu geri çekiliş, onun inandığı üretim arzusunu törpülememişti. Sinemaya yöneldi, yapımcılık yaptı ama yine de istediği gibi olmamıştı her şey. Bunları atlatabilmek için sabahları müzik terapileri yaptı. Bazen zil çaldı, bazen darbuka. Ama asıl ses, Karacan’ın içindeki kırılmış çocuğun sesiydi. Dış dünyaya ne kadar komik görünse de içeride yaşanan şeyin adı çok daha basitti: yorgunluk.
Işıkların yandığı, kameraların döndüğü yıllardan geriye sadece bir adam kalmıştı. Annesiyle aynı evde yaşamak, çocuklarıyla hafta sonu geçirebilmek artık onun için yeniden hayattı. Ama hayatta kalmakla yaşamak arasında hâlâ ince bir çizgi vardı ve Okan Karacan o çizginin tam üzerinde yürüyordu.
“Bugün sinemaya 1 milyon kişi gelse 36 milyon para yapar. O parayı sana bırakmayacağım.”
Duyuyor musun? Zaman her şeyi unutturmaz ama yeniden başlamanın ne demek olduğunu öğretebilir. Okan Karacan’ın hikâyesi de tam burada, yaraların açıldığı yerde değil, kabuk bağladığı noktada yeni bir anlatıya dönüşüyor. Gözden düşmek, linç edilmek, yalnız bırakılmak, ailesinden uzaklaştırılmak… Bütün bunlar onun hayatının sadece birer bölümüydü. Asıl mesele oradan nasıl çıktığıydı.
Karacan, 52 gün geçirdiği ruh sağlığı merkezinden çıktığında yalnızca kilo vermiş değil, hayatının tüm yüklerini üzerinden atmaya çalışmış bir adam olarak geri döndü. Akıl hastanesinde geçen bu günler, dışarıdan bakıldığında bir çöküş gibi görünse de onun için bir tür inzivaydı. Grup terapilerinde öfkesini, kırgınlıklarını ve hayal kırıklıklarını konuştu. Bazen bir sandık yetti ve geçmişin yükünü o sandığa koyup zihninden uzaklara gönderdi. Bazen babasını hatırladı; vedalaşamadığı bir babanın gölgesinde büyüyen çocuk hâlini… O günlerden sonra artık geçmişle değil, gelecekle yaşamaya karar verdi.
Yalnız değildi. Onu yeniden hayata bağlayan birkaç güçlü bağ vardı: en başta annesi. Her kriz anında yanında olan, onu çocuk gibi sarıp sarmalayan, bazen ismiyle, bazen gözyaşlarıyla seslenen annesi ve elbette çocukları… Özellikle Alican. Okan Karacan artık başka bir hayat kurmuştu kendine. Ekran önünde görünmüyordu belki ama üretmeye devam ediyordu. AVM gösterileri, özel etkinlikler, sahne performansları… Kapalı devre işlerdi bunlar. Ama her biri onun hâlâ bir anlatısı, hâlâ bir güldürüsü olduğunu gösteriyordu. Yapımcılığını üstlendiği projelerle arka planda üretmeye devam etti. “Aşk Tesadüfleri Sever 3” gibi projelerle yeniden sektöre döneceğinin sinyallerini verdi. Onun için üretmek, kendini var etmenin tek yoluydu.
Zaman içinde durmadan biriktirdiği onlarca hikâye vardı. Alp Kırşan’la birlikte geçirdiği sinema setleri, gençlik yıllarının çılgın anıları, iki ayağı birden kırılmış bir arkadaş için kullanılan bavul arabası… Her biri hem güldüren hem de düşündüren anekdotlardı. Belki bir gün tek kişilik gösteriye dönüşecek, belki bir kitapta vücut bulacak olan yaşanmışlıklar, artık sahne ışıklarının altında değil, kendi iç dünyasının loşluğunda yaşadığı bir hayatı vardı. Hayranların alkışladığı ama sonra sustuğu o gösteriden geriye, kendi sesiyle baş başa kalmış bir adam çıktı.
Ama hâlâ umut vardı. “Ben biraz doyumsuzum, her zaman fazlasını isterim,” diyordu röportajlarında. Bu cümle, düşmüş bir adamın hırsı değil, yaşamdan hâlâ beklentisi olan birinin ifadesiydi. Yeniden aşka kapı aralamak belki uzak, belki de korkutucuydu. Kendine acımak onu iyileştirmeyecekti ama kendini anlamak belki de en büyük devrimdi ve o artık kendini daha iyi tanıyordu. Kırıklarını gizlemiyor, onların üzerinde yürüyordu. Bu onun en zor ama en gerçek rolüydü: kendisi olmak.
Okan Karacan’ın hayatı, alkışlarla başlayan ama sessizlikle devam eden bir gösteriydi. Ekranlarda sevilen bir adam, magazinde bir manşet, mahkemede bir sanık ve sonunda yeniden kendine dönmeye çalışan bir adam olarak var oldu. Bazen neşeli bir baba, bazen öfkeli bir eski eş, bazen de psikiyatri kliniğinde kendine ayna tutan bir bireydi. Hepsi bir aradaydı, hepsi Okan’dı. Artık daha az görünür ama daha çok farkındaydı. Ürettikçe var olan, kayıplara rağmen ayakta kalmayı bilen biri. Hayat sahnesi ona hâlâ açık. Perde tam olarak hiç kapanmadı, çünkü o rolünü hâlâ oynamaya devam ediyor: sessiz ama ısrarlı, kırık ama canlı… Bizlerin göremediği bir alkış içinde yürümeye devam ediyor.
Magazin Name Güncel Magazin Haberleri