“Ah… ah… şimdi saat yokluğunun belası, nasılsınız?” Dizeleri ne kadar aykırı olsa da bir o kadar da dokunaklıydı. Yazdığı sözler, başta Ahmet Kaya olmak üzere birçok sanatçının şarkılarıyla zirveye yerleşti, milyonların hafızasına kazındı. Ancak kendisi, diğer şairlerin aksine fularları ve gözlükleriyle salonlardaki izleyicilere hitap eden biri değildi. Onun kitlesi “Ötekiler”di; yokluk yüzünden sevip kavuşamayan, hukuksuzluklar, haksızlıklar yüzünden mahpuslara düşenlerin tercümanıydı Yusuf Hayaloğlu. Mütevazı, küçük bir hayatı, ancak dokunaklı ve kurşun gibi sözleri vardı. Daha yazacak çok şey varken, o da erken veda eden kıymetliler kervanına katıldı. Bir sabah sevenleri onun olmadığı bir dünyaya uyandı. “Ya sen beni göğsümde hep acılarda mı sordun anne? Benim sadık yarim kara topraktır.”
Zorlu Çocukluk ve Edebiyata Adım Atışı
Yusuf Hayaloğlu, 1953 yılının Ocak ayında Dersim’in Ovacık ilçesinde dünyaya geldi. Ancak ailenin hem ekmek hem de yaşam mücadelesi vardı. Babası askerlikten sonra hayati nedenlerle Ovacık’ı terk etmek zorunda kaldı. Kucaklarında altı aylık bebekle üç gün boyunca yürüyerek Erzincan’ın Kemaliye ilçesine vardılar. Babası bahçelerde bahçıvanlık yaparken, annesi evlere temizliğe giderek onları okutmaya çalışıyordu.
Yusuf Hayaloğlu, ailenin bu zoraki göçünü ve gittikleri yerde yaşadıklarını yıllar sonra şu sözlerle anlatacaktı: “Kemaliye hoşgörülüydü. Ancak akranları ona aynı şekilde davranmıyordu. Mahalledeki ve okuldaki akranlarımın bana başka dün o gelmiş biri gibi davranıp ‘Kürt oğlu’ diye alay etmeleri karşısında silmeden, boyun eğmeden onlarla kavga edişimin izleri de, yara bere olarak kafamda, burukluk olarak kalbimde hep kalmıştır. Haksızlığa karşı mücadele eden, kendi doğrularını savunarak savaşan yanım da o yıllarda şekillenmiş olmalı.”
Yusuf Hayaloğlu altı yaşındayken dört katlı bir binadan düşüp ayağını kırar, uzun süre yatağa mahkum olur. Ağabeyinin kitaplarından okuma yazma öğrenir ve doğrudan ikinci sınıftan okula başlar. Çalışkan bir öğrencidir; okul birinciliğinin yanı sıra parasız yatılı sınavında Türkiye ikincisi olur ve Haydarpaşa Lisesi’nde yatılı okumaya hak kazanır. Ancak ileri yıllarda bunu devam ettiremez; dersler ilgisini çekmez, sınıfta kalır, okuldan ayrılır. Elazığ’da Kilise deneyimi de yarım kalınca İstanbul’a döner, okulu dışarıdan bitirir. Daha sonra Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim eğitimine başlar. “Sürreal dünyam vardı, resimle heykelle uğraşıyoruz.”
Yüzlerce, binlerce dergi kapağı, kitap kapağı, afiş, poster yapar. Bir yandan da Cağaloğlu matbaalarına grafik işleri, bijuteri atölyelerine ise takı aksesuar modelleri yapar. İşte o dönemler genç Hayaloğlu da sağ-sol çatışmalarından, gözaltılardan, coplardan, nezarethanelerden nasibini alır. “Ben, ‘Duvardan Öte’ deneyiminden dolayı yazmıştım. Ve arka… Sen orada hiçbir pencere açık bırakılmış… Yoktu hiçbir kapı açık bırakılmış… Yoktu ve duvarlar konuşmuyor.”
Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya İle Kesişen Yollar
Erken aşık olur, erken evlenir Yusuf Hayaloğlu. On dokuz yaşındayken, 1972’de dünya evine girer. Eşiyle birlikte iki odalı küçük bir evde yaşam ve ekmek mücadelesi verirler. Baba olduktan kısa bir süre sonra da askere gider. Sıradan bir er değildir; askeriye için çok önemli tatbikat planları, haritalar ve stratejik yer maketlerini o yapar, birçok ödül alır. O ödüller sonraki soruşturmalarda işine yarar.
İstanbul’a döndüğünde yolu Yılmaz Güney’le kesişir. Üç yıl boyunca Güney Filmcilik’te senaryo, öykü, roman, afiş, poster ve kartpostal hazırlar. Sonra binlerce kişi gibi onun da üzerine 12 Eylül Cuntası’nın karanlık balyozu iner. Gözaltılar, soruşturmalar ve ödediği bedellerden sonra Cağaloğlu’nda açtığı atölyesinde matbaa ve yayınevlerine resim, grafik işleri yapmaya devam eder.
Bir gün kız kardeşi Gülten Kaya, erkek arkadaşı Ahmet Kaya’yı tanıştırmak ister. Gülten Kaya’nın 1979’da Ahmet Kaya ile evlenmesi, onun da hayatını değiştirecekti. Yazdıklarını, ürettiklerini kendisine saklıyordu Hayaloğlu. “Çok meraklı biliyor musun? Acayip… En uzun… Bu benim böyle bir gün odama girip basamağı, çekmecelerini, çantalarını, dolapların hep karıştırırken aradığın o müsvedde şiirleri bulmuş, besleniyor ve ‘Lan bu ne?’ dedim. Baktım ki ‘yapıyoruz.’ Gördüğünüz gibi bunlar süper dedi ya. Ya gel bunları yapalım hepsini’ dedi falan. Yaptık, attı o parçaları ben Ahmet Kaya…” Bir gün o hazineyi bulur ve o dizeleri davudi sesiyle müziğe döker, milyonlara armağan eder. Şarkılar ortalığı kasıp kavurur.
Yusuf Hayaloğlu, bestelenen ilk şarkısını bir takside dinler, yıllar sonra o anısını anlatır: “Lorca video, bir daha soruyor, bir daha gibi. Ben arkada heyecandan ölüyorum, mutluyum böyle, nasıl süper olmuş ya! ‘Of yapılır, nasıl yapılır falan’ taksici o zaman ‘uyandırıyorsun’ dedi. ‘Abi kusura bakma’ diye, ‘kafamı şişirdim’ dedi, döne döne. ‘Bilmiyorum’ dedi. ‘Yok’ dedim ‘estağfurullah, rahat ol, çok seviyorum.’ ‘Tamam mı ya’ dedi. ‘Şerefsiz ama yazmış ha.’ Ben dedim ki ‘Öyle var da biliyorum, o şerefsiz arabada oturuyor.'”
Kasetler birbirini takip eder: “Adı Bahtiyar”, “Ayrılık Hediyesi”, “Hani Benim Gençliğim”, “Başım Belada” gibi şarkılarla Ahmet Kaya fırtınası eser. “Sevgili kardeşim de şimdi Yusuf Hayaloğlu maç olmak istiyorum. Hayatın yarısı söylemekte yarısı ya çok doğru söylüyorsun yani.” Ahmet Kaya genellikle şairlerle, söz ustalarıyla çalışırdı, buna Hayaloğlu’nu da ekler, artık yeni gözdesi odur.
Ferhat Tunç, yıllar sonra o günleri bu sözlerle anlatacaktı: “Yusuf’un İstinye’nin arka mahallelerinden birinde iki odalı bir evi vardı. Zamanımızın büyük bir bölümünü burada geçiriyor, Yusuf söz yazıyor, ben beste yapıyordum. Kitap ve yerli-yabancı kasetlerle dolu olan bu ev, ben, Yusuf ve Ahmet Kaya için şarkı üretim merkezi gibiydi adeta. Çok çalışıyor, çok yoruluyorduk ama akşamları İstinye sahilindeki balıkçılarda ekmek arası balık, ekmek bize çok keyif veriyor ve dinlendiriyordu. Öyle anlar oluyordu ki Ahmet’le kıran kırana bir yarış yaşardık. Bu türlü durumlarda sevgili Yusuf araya girer ve hangimizin bestesi çok daha uyumluysa onda karar kılardı.”
“Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol, şefkat ve merhamette güneş gibi ol.” Herkes bilmese de sanat camiası, Ahmet Kaya şarkıları sayesinde o sözleri yazanı tanıdı, bildi. Başka talipliler de vardı artık. Yusuf Hayaloğlu, İbrahim Tatlıses’ten Müslüm Gürses’e, Ferhat Tunç’tan Fatih Kısaparmak’a kadar birçok kişiye şarkı sözü verdi. “Şu Dağlarda Kar Olsaydım” türküsü bir döneme damgasını vurur. “Orospu olurdum, sahipsiz mezar olsaydım.”
Ahmet Kaya ile ortaklığı 13 yıl sürer. Bu zaman zarfında zaman zaman dargınlıklar olsa da dostlukları kadimdir. Ancak siyasi düşüncelerinin somutlaştırılmasında birbirlerinden ayrı düşerler. Kız kardeşi Gülten Kaya da kocası gibi düşünüyordu. Gazeteci Ferzende Kaya, bunun nedenini şu sözlerle anlatacaktı: “Sanata ve siyasete bakışımızda Gülten, Ahmet ve benim aramda keskin farklılıklar vardı. Söz gelimi Tuncelili olmak başkaydı, Tuncelilik şovenizmi başkaydı; Kürt doğmak başkaydı, Kürtçü davranmak başkaydı; Alevi kökenli olmak başkaydı, Alevi olmak başkaydı; sol düşünmek başkaydı, solculuk yapmak başkaydı; Allah’a inanmak başkaydı, şeriatçı olmak başkaydı. Ben hiçbir zaman Kürtçü olmayı hissetmedim ve olmadım da. Şarkıların sözlerini yazalım dedim. Arkadaşım, sevgili dostumuz, bu aynı zamanda kayınçom.”
Zor Yıllar, Şiir Kitapları ve Son Darbe
90’lı yılların sonu Yusuf Hayaloğlu için oldukça zor geçer. Babasını kaybeder, ailevi sorunlar yaşar, tümden münzevi bir hayata gömülür. Bir de üstüne Ahmet Kaya’nın memleketi terk etmesi ve çok geçmeden vefat etmesi eklenir. Her şey ardı ardına gelir. Son darbeyi annesinin ölüm haberiyle alır. Tüm bunlar hem ruhen hem fiziken onu rahatsız eder. “Server… Bu acılardan sordun anlar.”
Ancak her doğan gün yeni bir başlangıçtır insanoğlu için, Hayaloğlu için de böyle olur. Ahmet Kaya’nın yokluğu sonrası dostlarının desteğiyle tekrar ayağa kalkar. Şiir kitaplarını ve kasetlerini yayınlar. “Ve yol aşık olmadan bunları bu kadar yürekten söyleyemez ama aşksız o zaman onlar gözleri intihar mavi.” Kitabı, 48. baskıya ulaşarak rekor kırar. Yusuf Hayaloğlu, moral olan bu başarıyı “Kitabımla şiirlerimi halka ulaştırmanın ve yaşamımı onlarla paylaşmanın heyecanını, bütün yaralarımı onarmasa da yeni bir üretme gücü kazandırdı bana” sözleriyle anlatır. “Ya göründüğün gibi ol ya olduğun gibi görün.”
Ahmet Kaya’nın yokluğu özellikle Özgün müzik alanında büyük bir boşluk yaratır. Bu da Yusuf Hayaloğlu’na olan ilgiyi de artırır. Ne de olsa 13 yıl boyunca o şarkıları, dizeleri ete kemiğe büründüren şair oydu. Artık balık ve hala televizyonlarda şiir okuyan, hem ağlayan hem de ağlatan popüler bir şairdi. “Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi gitmiş.”
Yusuf Hayaloğlu popülerleştikçe, eskiden Ahmet Kaya’ya yöneltilen “Özgün müziği ya da şiiri arabeskleştiriyor” eleştirilerinin hedefi bu kez o olur. Usta şair bir söyleşide buna bu sert sözlerle cevap verecekti: “Nedir bu arabesk yahu? Bunu gerçekten bilen kim var gelsin de göstersin bize. Kifayetsiz muhterislerin, günlük sanatçıların ve entelli borçların geniş halk yığınları tarafından kucaklanmış her şeye taktıkları bir isimden başka nedir arabesk? Yoksa o tilkilerin uzanamadığı üzüm müdür arabesk? Koruk diyeceklerine arabesk mi diyorlar? Filistin devrimci marşları da, Rodrigo’nun gitar konçertosunu arabesk. Şivan Perwer, Ahmet Kaya, Tarkan, Sezen Aksu da arabesk. Ortadoğu ve Mezopotamya halklarının bu iş geçmiş tüm kültürleri de arabesk. Ne olacak şimdi yahu? Türkiye bir Batı ülkesi değil ki, bir Ortadoğu ülkesi. Öyleyse nedir bu kendini inkar? Nedir bu kompleks? Niye herkes bu bir avuç coğrafya şaşkını, Batı hayranı taklitçi züppenin dayattığı negatif şablon altında eziliyor? Anlamıyorum.”
Erken Veda ve Ölümsüz Miras
2000’li yılların başı, Yusuf Hayaloğlu’nun başka sanatçıları beslemeyi bırakıp yazdığı şiirleri kendi okuyup ayaklarının üzerinde durup zirveye yerleştiği yıllar oldu. Çok sayıda kanalda program yaptı, müzik etkinliklerinin aranan yüzlerinden biri oldu. Ancak tüm bunlar onu çizgisinden saptıracak şeyler değildi; hep hüzünlü, hep kederli bir hali vardı, zaten bunu sürekli şiirlerine de dökerdi.
2006 yılında bir röportajda kendisine sorulan “Şiirlerinizden size en çok ifade eden dize hangisidir?” sorusuna “Bu dünyada yerim yokmuş keşke bir yalan olsaydım” diye cevap verir. Çok geçmeden dediği gibi olur. “Yalan olsaydım.”
Onun da birçok halk sanatçısı gibi sonu zamansız oldu. Akciğer kanserine yakalandı. 3 Mart 2009’da tedavi gördüğü hastanede çoklu organ yetmezliğinden hayata gözlerini yumdu. Daha 56 yaşındaydı. Gözyaşlarıyla Yeniköy Mezarlığı’na defnedildi. Daha yazacak çok şey varken, o da erken veda eden kıymetliler kervanına katıldı. “Ah… ah… şimdi saat yokluğunun belası, nasılsınız? Yalan olsaydım. Benim sadık yarim kara topraktır.”
Yusuf Hayaloğlu, Ahmet Kaya’nın keder verici erken vedasının acısını en çok hissedenlerden biriydi. Kayınbiraderinin ölümünden sonra “Ah Ulan Rıza İşte Gidiyorum” gibi şiirleri hep onun için yazdı ve okudu. Sanki dünyada sahip olduğu tek şeyi kaybeden bir adam gibiydi; şan şöhret merhem olamıyordu bu kedere. “Horozun gitti.”
Yusuf Hayaloğlu klişe bir insan değildi. Aktif siyasete, gündelik olaylara pek takılmazdı. Ahmet Kaya gibi mesajını şiirleriyle, sanatıyla verirdi. Sadece solcu kesime değil, Fatih Kısaparmak gibi sağ kesimden türkücülere de şiirlerini verdi. Hatta 2005 yılında askerler için “Gülümse Anne” şiirini yazdı, halen bile türünün en iyi örneğidir o şarkı. Anlayacağınız, kalıplara sokamayacağınız bir adamdı Yusuf Hayaloğlu. “Bu farklılık nereden geliyor? Sırtını halka dayamaktan geliyorsun. Halka dayanmak nedir? Bir de o salonların ayrıcalıklı edebiyat çevrelerinin değil, itilmiş kakılmışların, sokaktakilerin, kısacası ‘Ötekiler’in şairiydi. Belki de bu yüzden herhangi bir kategoriye sığmıyordu. ‘Göründüğün gibi ol ya olduğun gibi görün’.”
Şiirlerini dinleyen herkes kendinden bir şeyler buluyordu o dizelerde. Kimisi hayat mücadelesini, kimisi aşkı, kimisi hukuksuzluğu hissediyordu. Bir neslin içindeki isyanı şarkılarıyla, şiirleriyle büyüttü, onlara ses oldu. En insani dilekleri kağıda döküyordu: “Soytarılık yapmadan güldürebilmek, hırsızlık yapmadan doyurmak da dileği.” “Soytarılık etmeden güldürebilmek istemeyiz. Ekmek çalmadan doyurabilmek.”
Üç çocuk babası Yusuf Hayaloğlu 56 yaşında veda etti. Ancak hem Ahmet Kaya şarkılarında hem kendi okuduğu şiirlerle gönüllerdeki tahtında oturuyor. Dizeleri, o sihirli sözcükleri hala milyonların, “ötekiler”in kederine, aşk acısına, uğradığı haksızlıklara ve isyanına sözcülük yapıyor. Kısacası sanatı ve eserleriyle yaşamaya devam ediyor. “Bir gün ölürsünüz. Yalan dünya senin olsa ne var de. Bundan sonraki hayat yolunda hepinize saadetler diliyorum. Benim sadık yarim kara topraktır.”
Magazin Name Güncel Magazin Haberleri
