N1 Aşk Radyo

Yeşilçam’ın Babası: Hulusi Kentmen’in Efsanevi Hayatı

Yeşilçam’ın Babası: Hulusi Kentmen’in Efsanevi Hayatı

Bir film Hulusi Kentmen’le final yapmazsa bir şeyler eksik kalmış derdik. “Ne karakolu memur bey? Düğüne, düğüne!” Nerede olursanız olun, kalbini açardı. Ya “Ne karakolu memur bey, düğüne!” diyecekti ya da aşıkları kavuşturacaktı. Yani onunla bitecekti her şey. “Her foyanızı öğrendim. Sınıfta kalmaktan başınız dönmüş. Türlü naneler yiyorsunuz. Önce derslerinizi okuyun. Adam olun. Okulunuzu bitirin. Eliniz ekmek tutsun. Ondan sonra ne halt ederseniz edin!”

Sadece bir oyuncudan ibaret değildi o. Ayrıca usta bir kemancı ve fotoğrafçıydı. Minik torunuyla keman çalıp bizi büyüleyişini hiç unutmadık. O, 1940’ların, 50’lerin, 60’ların, 70’lerin, 80’lerin oyuncusuydu. Ama biz 90 kuşağının en bahtsız olduğu hikayelerden biri bu: O biz doğmadan göçüp gitmişti. Bu öykü öyle sıradan bir adamın öyküsü değil. 500’den fazla filmde rol alan, her rolün hakkını veren, onlarca yıl sonra bile unutulmayıp adına şarkı yazılan, her daim zengin fabrikatör rollerinde görsek de köşklerde, yalılarda yaşasa da gerçek hayatta belediye otobüsü ile eve gidebilecek kadar parası olan, küçük yaşlarda onu izleyip “Keşke benim dedem olsaydı!” dediğimiz, öldükten sonra bile dizilere konu olan, diğer Yeşilçam oyuncularının aksine 60 yıl aynı kadını sevip ona bağlı kalan bir adamın öyküsü.

“Hulusi” kelime anlamı olarak saf, halis, içi temiz, içten, candan manasına geliyor. Sanki Hulusi Kentmen’in ailesi nasıl bir çocuk, nasıl bir genç, nasıl bir baba, nasıl bir tonton olacağını önceden sezmiş de adını öyle koymuştu. Hadi bir düşünün: Yumurcak filmini izleyip de rolündeki babacan tavrına, gizliden döktüğü gözyaşlarına üzülmeyen var mı? Ya da Oh Olsun filminde oğullarına despot bir baba görüntüsü çizerken sonunda onlara dayanamayışını, baktığımız ve gördüğümüz her yerde duruşunu, göz süzüşünü, post bıyıklarının altından ince ince gülüşünü hangimiz sevmedik? Rol gereği savcı da olsa, asker de olsa, köşk sahibi de olsa o hep sevecen ve altın kalpliydi. Bilirdik, dayanamazdı sonunda evlatlarına, sevdiklerine.

İlk Adımlar ve Deniz Kuvvetleri’nden Sanat Hayatına

Hulusi Kentmen 20 Ocak 1912’de Bulgaristan Krallığı’na bağlı Pirnova şehrinde doğdu. Göçler sırasında ailesi Türkiye’ye göçtü. Çocukluğu İzmit Körfezi’nde geçti. Şen şakrak sokaklarda koşturan oyunbaz bir çocuktu. Hulusi, Akçakoca İlkokulu’nda eğitim hayatına başladı. Okulun tiyatro salonunda koşturarak büyüdü. İşte oyuncu olma hissi damarlarına buralardan girdi. İçine bu aşkı mühürleyip eğitim hayatının ve ailesinin koşullarına göre yoluna devam etti. Deniz Astsubay Okulu’ndan mezun oldu ve bir gün emekli olup da sanat yapana kadar Türk Deniz Kuvvetleri’nde astsubay olarak çalıştı.

Dolu dizgin bir çocukluk sonrası askeriyenin disiplini altında çalışan ama asla içindeki oyunculuk ateşini söndüremeyen Hulusi, 1961’de mesleğini sonlandırdı. Mesleğinin de hakkını vermişti. Saygısında ve disiplininde asla kusuru olmadı. Üstleri de askerlik mesleği boyunca sanat yapmasına hoşgörü gösterdi. Belki de post bıyıklı, sert görünümünün altında yufka bir yürek taşıyan o ak saçlı dedemizi, yani Hulusi Kentmen’i hayatımızın bir parçası yapan da bunların toplamıydı.

Hulusi’nin oyunculuğa aşkı okuduğu ilkokulun tiyatro salonunda doğdu ve muhtemelen orada ölümsüzlüğü buldu. Gençlik yaşını bulduğunda halkevlerinde tiyatro yapmaya başladı. Bilindik oyunlarını ise Rahmi Dilligil’in kurduğu Ses Tiyatrosu’nda oynadı. Tiyatro yolundaki profesyonelliğini Reşit Baran’ın yönettiği Hisse-i Şaiya oyunuyla kazandı. Hulusi artık oyunculuk alanında kendisini tanıtan bir isim olmuştu. Hala asker olarak görevi de devam ediyordu ve üstlerinin hoşgörüsü de. Onu keşfeden ve sinemaya tanıtan isim Burhan Tepsi oldu. Profesyonel anlamda ilk sinema filmi 1942’de oynadığı film oldu.

60 Yıllık Aşk: Refika ve Hulusi Kentmen

Evliliği de yüreği gibi temiz ve güzeldi. Bu başlık aslında başlı başına bir konu bile olabilir. Çünkü burada çok büyük bir aşk var: Bu Refika ve Hulusi’nin ömürlük aşkının hikayesi. İlk aşka düştüklerinde Refika 17’sindeydi, Hulusi ise 27 olmuştu. Refika’nın yaşının küçük oluşu, aralarındaki yaş farkı, hiçbir şey onlara engel olamadı. 26 Kasım 1938’de attıkları imza sadece evlilikleri için değil, ömürlük sürecek bir aşkın hatta dostluğun nişanesi olarak atılmıştı. Kadıköy’de rıhtımı gören bir sokakta aylık 11 liraya kiraladılar ilk evlerini. Hulusi’nin maaşı 40 liraydı. Kiraya da gezmeye de yemeye de yetiyordu. Gençlerdi, belki de Refika’nın çocuksu yanıydı onları daha genç tutan.

Tabii bu hep böyle sürmedi, süremedi. Evlilik böyle bir şeydi işte. Bir süre sonra hayat pahalılaştı ve onlar kendilerini küçücük hissetmeye başladı. Yine de değişmeyen tek şey kalplerindeki aşktı. Refika henüz gencecikti. Yemek yapmayı bilmezdi. Makarna haşlasa hamur, yumurta kırsa eline yakışmazdı. Ona yemek yapmayı biricik eşi Hulusi öğretti. Her şeyi yaşayarak birlikte öğrendiler. Zamanla Refika sevdi bu işi. Sonra mutfağının da evinin de kadını oldu. Mutfakta en çok bamya ve barbunya pişiyordu. Çünkü Hulusi en çok bu yemekleri sever ve patlıcandan hiç haz etmezdi. Hayat da evlilikleriyle beraber rayına oturmuştu. Hem de her şeye rağmen. Bütün her şeyde hep kötü kalamazdı ya.

İlk evlerinden Küçük Çamlıca’daki tek katlı bahçeli bir eve taşındılar. Zamanla bu ev iki, sonra üç katlı oldu. Hulusi tonton yanakları, maharetli elleriyle bahçede nefes almayı öğrendi. Meyveler, çiçekler artık yeni meşgalesiydi. 1942’de aralarına biri daha katıldı. Ona Volkan adını verdiler. Sonra da Volkan’ın iki çocuğu aralarına katıldı. Bizim Tonton dedemiz gerçekten dede olmuştu ve artık bambaşka hissediyordu. Özellikle torunu Ali’ye başka düşkündü. Aşkları her an çoğalıyordu. Yıllar sonra yaşlandıklarında bile azalan hiçbir şey yoktu. Refika’nın Hulusi’de sevmediği tek şey sigara içmesiydi. Gönlünün sahibini hiç kırmak istemese de sigarayı bırakması 1991’i bulmuştu.

Ayrıca Hulusi Refika’yı ölesiye sahipleniyordu. Öyle ki bir röportaj sırasında Refika’ya mesleği sorulduğunda, “Ev hanımıyım” demiş. Hulusi Kentmen de şu cümleyle araya girmişti: “Hulusi Kentmen’in hanımıyım desene!” Derdi o adamın eşi olmak olan, hayatını onun üzerine kuran bir kadındı Refika ve karşılığını bulduğu için muhtemelen mutlu ölecekti.

Sahne, Sinema ve Diğer Tutkular

Hulusi sinemaya ilk adımını atmış ancak sahneleri de bırakmamıştı. Yutmuştu sahnenin tozunu bir kere, öyle kolay değildi bırakması. Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen Çatallıköy oyununda bir rolü vardı. 1965’te bu oyun bir kez daha oyuna adını veren Afyon’un Çatallı köyünde oynandı. Hulusi o zaman da köy meydanında sahnedeydi. Hobisi miydi, mesleği miydi? Ayrımı yoktu. İçinde biriken sevgi sonunda taştı ve bir topluluk oluverdi. Adı da Hulusi Kentmen Tiyatro Topluluğu oldu. Bu toplulukla beraber birçok oyun sahneleyip turnelere çıktılar.

İlk filmden sonra hızını kesmedi Hulusi. 1948’de İstiklal Madalyası, 1949’da Şehitler Kalesi, 1950’de Estergon Kalesi ve Zülfikar’ın Gölgesinde, 1951’de Barbaros Hayrettin Paşa adlı sinema filmlerinde rol aldı. 1942-1988 yılları arasında 500’den fazla filmde oynadı. Filmlerinde onu Kemal Ergüvenç ve Rıza Tütün seslendirdi. Adile Naşit, Münir Özkul, Kemal Sunal, Tarık Akan gibi sevdiğimiz nice isimlerle onu izledik. O bıyıklarını buruşu, tatlı tatlı gülüşü, yufka yüreğinin asla gizleyemediği sert bakışları, dürüst, babacan tavırlarıyla tanıdık, sevdik Hulusi Kentmen’i. Kah komiser oldu, kah esnaf, kah hakim, kah fabrikatör baba. Ama hepsinde yeri geldi babamız, yeri geldi o post bıyıklı tonton dedemiz oldu.

Tiyatro ve sinemanın arasına iki de televizyon dizisi ekledi Hulusi. 1978’de Yorgun Savaşçı, 1985’te Acımak adlı dizilerde rol aldı. “Hulusi Kentmen gibi olmak” deyişini Türkçemize yerleştirdi. Ne zaman ki tatlı sert babacan bir tavırdan bahsedilmek istense, bunu anlatmak için “Hulusi Kentmen gibi” deyişini kullanmaya başladık. Özellikle sinemayla halkın üzerinde müthiş bir etki bırakmıştı. Çünkü oynadığı filmlerin her karesinde kendi özüyle hatta adıyla bulunuyordu. Belli ki oynadığı karaktere kendinden kattığı çok şey vardı. Onu hemen hemen her filmde görmek mümkündü. Yoksa da salonda, mutfakta bir fotoğrafı duvardaki çerçeveden izleyicisine gülümserdi. Ne mutlu Hulusi Kentmen gibi olanlara.

Sinemadan sonra içine düşen en büyük tutku fotoğrafçılık oldu. Kendisini yetiştirmek için çok çalıştı. Emek ve para harcadı. Hatta ilginç bir şekilde bu işten iyi para kazandı. Ama fotoğraf çekerek değil, çektirerek. Her şey 1983’te çıktıkları Avrupa turnesinde başladı. Bulundukları bölgede çok Türk işçi vardı ve hepsi de onunla fotoğraf çektirmek için yarışıyordu. Fotoğrafları çeken fotoğrafçıya bir konuşma sırasında şaka maksadıyla, “Artık her fotoğraftan yüzde isterim.” dedi. Fotoğrafçı onu ciddiye almıştı ve bundan sonraki her fotoğraf için ona 2,5 mark verdi. Günde en az 25 poz çekiliyordu ve o bu olayla bir anda para kazanmaya başlamıştı.

Bunun yanında bir de müzik vardı. Keman çalıyordu. Hatta torunu Ali’ye keman aşkını o aşılamıştı. 1980’de torunuyla TRT’de bir resital verdiler. Yine 1980’de İzmir Fuarı’nda Akasyalar Gazinosu’nda Hülya Koçyiğit’in kadrosundaydı. Keman çaldı, parodiler yaptı.

Son Yılları ve Mirası

Tüm güzel gülüşlerinin ardından Hulusi Kentmen 20 Aralık 1993’te böbrek yetmezliği sebebiyle hayata gözlerini kapadı. Ölümünün ardından Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi. Ülke çok sevdiği, babası bildiği adamı üzülerek toprağa verdi.

1993’te, yani Hulusi Kentmen’in öldüğü o yıl, dönemin Üsküdar Belediye Başkanı Dr. Niyazi Yurtsever, Çamlıca’da evinin olduğu sokağa Tonton dedemizin adının verilmesini sağladı. Her ölümün ardından olduğu gibi bu ölümün ardından da iyi ve kötü olaylar gelişti. Çok sevdiği bir arabası vardı Hulusi Kentmen’in. 1956’da bir arkadaşıyla Amerika’ya gidip öyle almıştı. Hayranlık duyduğu 1956 model Ford Fairlane’i Türkiye’ye getirmek tam 28 gün sürmüştü. Ona öyle değer veriyordu ki bazı zamanlar karşısına geçer, bir keyif kahvesi eşliğinde uzun uzun seyrederdi. İşte bu yüzden onu en kıymet verdiği insana miras olarak bıraktı: Yani torunu Ali’ye. Ali’ye aynı zamanda köşkünü de bırakmıştı. İlk yaşananlar ziyadesiyle tatsızdı. Çünkü köşkün miras bırakılışı aile içinde huzursuzluğa sebep oldu. Oğlu Volkan, Hulusi Kentmen’in torunu Ali’ye bıraktığı köşkü alabilmek için oğlunu mahkemeye verdi.

Ali bir gün yurt dışına çıkmak istedi. Bu sebepten arabayı satışa çıkardı. İşte bu arabanın hikayesi asıl buradan sonra başladı. Gümüşçülük yapan, eski arabalara meraklı Bolulu Halil Boyacı adında bir adam bu eşsiz arabayı hemen aldı. Ancak şöyle bir nokta vardı ki bu araba Türkiye’de tekti. Öylesine özeldi ki bazı filmlerde dahi kullanılmıştı. Halil Bey eşsiz bir arabaya sahip olduğunu fark ettiğinde uykuları kaçmaya başladı. Çalınacak diye ödü kopuyordu. Sonunda arabaya özel bir garaj yaptırdı. Fakat gördüğü kabuslar, kalbini sıkıştıran fikirler artık yaşama sevincini elinden almıştı. Arabayı hemen satışa çıkardı.

Hulusi Kentmen’in ölümünün 21. yılı adına İstanbul Klasik Otomobilciler Derneği bir anma töreni gerçekleştirdi. İşte o göz bebeği arabası bu anma töreninde sergilendi. Ayrıca anısına bir balmumu heykeli de yapılmıştı. O öldüğünde Türk sineması Tonton dedesini kaybetti. Biz evimize misafir ettiğimiz sıcacık gülüşü kaybettik. Ama bir yandan da sonsuza kadar var olacağının sevinci vardı içimizde. Çünkü hangi filmini açsak yine o sevecen yanıyla bizi saracağını bilmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Aslında işte bu da sanatın gücü olsa gerek. Sevgi dolu yüreğiyle, eşine olan sonsuz aşkıyla, babacan tavırlarıyla, bıyıklarını buruşuyla, herkesin gönlünü kazanmayı bilişiyle bir nesil onun çocukları olarak büyüdü.

Bir yanıt yazın