Ludwig van Beethoven’nın hazin bir o kadar da okullarda ders olarak okutulacak yaşam öyküsü

Ludwig van Beethoven’nın hazin bir o kadar da okullarda ders olarak okutulacak yaşam öyküsü

Ludwig van Beethoven, hiçbir gruba ait olmamış, hatta hiç arkadaşı dahi olmamış. Henüz beş yaşındayken geceleri zorla uyandırılıp zulme uğramış. Müziğe babası sebebiyle nefret ederek başlayıp, kulakları duymadığı hâlde dünyanın en iyi müzisyenlerinden biri olmayı başarmış bir hayatın hikâyesi bu. İnsan duyduğunda kulaklarına inanamıyor. Çünkü bir insanın sağır olmasına rağmen müzik yaptığını, üstelik tüm dünyayı etkilediğini söylemek, bu insanın beş kulaklı olduğunu söylemek gibi bir şey.

Beethoven, acı denen olgunun bize neler yapabileceğini, aslında onları nasıl yönlendirebileceğimizi gösterdi. Onun geçtiği çocukluktan geçip de böylesine önemli birine dönüşmek çok zor. Ya yok olup gidecekti ya da kabına sığmayıp taşacaktı.

Çocukluk Yılları ve Sanatın Zehri

Ludwig van Beethoven, 17 Aralık 1770’te Almanya’da doğdu. Onu anlamak için biraz da dedesi hakkında bilgi sahibi olmak gerekir. Belçika’da dünyaya gelen dedesi, Almanya’ya taşındığında yirmi yaşındaydı. Bir sarayda baş korist olarak iş buldu ve 1761’de ise o sarayın kapel masterı (orkestra şefi) olarak göreve atandı. Artık şehrin en ünlü müzisyenlerinden biri olarak tanınıyordu. Tek çocuğu, yani Beethoven’ın babası Johann, bu sarayda tenor olarak çalışıyor, bunun yanında keman ve piyano dersleri veriyordu.

Beethoven çok mutsuz bir çocukluk geçirecekti. Günler geçecek, sonbaharda dökülen yapraklar misali hayatında engel olamadığı kayıplar karşısında taşlaşacak, giderek içine kapanacaktı. Yedi kardeştiler ve Beethoven ikinci çocuktu. Bu kardeşlerden dördünü kaybedecek, geriye sadece iki tanesi kalacaktı. Yoksulluk çeken bir evleri, yoksul sofraları vardı. Babasıysa tam bir alkolikti. Aynı zamanda gözü çok yükseklerdeydi ve oğlunun yaşamını bir zindana çevirdiğinin farkında bile değildi.

Johann, belki saraylarda çalışmıştı ama bir türlü şöhrete kavuşamamıştı ve bu başarısızlığından duyduğu tüm kaygı, öfke ve kıskançlığı oğluna aktarıyordu. Oğlu Beethoven bunu yapabilirdi. Hatta yapmalıydı. Johann, oğlunun yeteneği olduğunu henüz dört yaşındayken keşfetti ve bundan sonra onun zalimce olan eğitim süreci başlayacaktı.

İlk öğretmeni babası olmuştu. Her anı piyano başında geçiyor ve hata yapma lüksü asla yoktu. Eğer yaparsa, bedelini ya dayakla ya da babasının uygun gördüğü kötü bir muamele ile ödüyordu. Bu yüzden Beethoven müzikten ölesiye nefret ediyordu. Tüm bunların sonucu olarak da duygusal yönden kendini eksik gören, utangaç, sevgisini belli etmekten kaçınan bir çocuğa, yıllar geçtikçe de bir yetişkine dönüşecekti. Yediği dayakların ve yaşadığı stresin sonucu olarak hayatının büyük bir bölümünü hasta geçirecekti ve sağırlık da bu sonuçlardan biri olacaktı.

İlk Başarılar ve Viyana’ya Yolculuk

Beethoven’ın eğitim süreci müzik üzerine kuruluydu. Babasından sonra başka müzik öğretmenleri de oldu ve onlardan org, klavye, keman ve viyola çalmayı öğrendi. Henüz beş yaşındaydı ama öyle yoğun bir eğitimden geçiyordu ki babasının dersi bittikten sonra keman hocası işi devralıyor, onunla devam ediyordu. Gecenin bir yarısı zorla uyandırılıp dersler yaptırılıyordu. Babası Johann, Beethoven’ın hızlı ilerlemesi için elinden geleni yapıyordu. Bir yandan da Mozart’ı takibe almıştı. Johann da Mozart’ın babasıyla birlikte turnelere çıktığından haberdardı ve kendi oğlu da Mozart gibi olmalıydı.

Böylece zaman geçti ve Beethoven, 1778’de ilk halka açık konserini verdiğinde sadece yedi yaşındaydı. 1779’da ilk kez Christian Gottlob Neefe’den ilk bestecilik derslerini almaya başladı. 1783’te de Neefe’in yardımıyla ilk bestesini yayımladı.

1787’de Beethoven, nihayet Mozart’la çalışmak umuduyla Viyana’ya gitti. Tanışmışlardı da. İki hafta sonra annesinin hastalığını öğrenip dönmeseydi, tarih bu ikili ile ilgili bambaşka şeyler yazacaktı belki. En azından kaynaklara geçen bilgilere göre Beethoven, Mozart’a yeteneklerini kısa bir piyano şovuyla göstermişti. Mozart’ın notaları gülümsetmişti Beethoven’ın notaları. Yanında başka müzisyen arkadaşlarıyla birlikte dinlemiş ve onlara dönüp şöyle demişti: “Bu çocuğa iyi bakın. Gün gelecek tüm dünya onu tanıyacak.”

Beethoven, annesinin hastalığı yüzünden Viyana’dan dönmüş ve aynı yıl içerisinde annesi henüz kırk yaşındayken vereme yenik düşmüştü. Bu yokluk her ne kadar canını çok yaksa da diğer yanlışlıkların yanına kilitledi bu duyguyu da. Şimdi babası her şeyden daha çok vazgeçmişken küçük kardeşlerinin sorumluluğunu da kendisi almalıydı.

1792’de yeniden Viyana’ya gitti. Bu kez yolundan sapması için hiçbir sebebi yoktu. Burada ünlü besteci Joseph Haydn’ın yanında çalışmaya başladı. Haydn onun muhteşem yeteneklerini fark ettiğinde en büyük destekçilerinden biri oldu. 1775’te bestelediği eserlerini saray orkestralarında çalıyordu. İyi para kazanıyor ve fakir hayatından çok uzakta, asiller gibi yaşıyordu. Artık Beethoven, ünlü bir piyanist olarak dilden dile dolaşıyor ve yaptığı besteler 19. yüzyılın sonuna kadar yaşayan tüm klasik müzik müzisyenlerinin ilham kaynağı oluyordu.

Sessizliğin Besteleri: Sağır Bir Dehanın Yükselişi

Çocukluğundan bu yana aldığı o sancılı eğitimden bu yana çok zaman geçmişti. Şimdi şöhret basamaklarını bir bir tırmanma vaktiydi. Ama bu şöhret, yerini kulaklarında müthiş bir çınlamaya bıraktı. 1801’de başlayan ve başta önemsememeye çalıştığı bu çınlamalar, günden güne arttı. İnsanlarla ilişki kurmakta zorlanır olmuştu. Ancak ilginç bir şekilde bu durum, onun art arda besteler yapmasına engel olamadı.

Tüm sesler kesildiğinde ilk tepkisi herkesten ve her şeyden kaçmak olsa da müzik yapmadan da duramayacağını anladı. Ne kadar sessizse o kadar yalnız kalması gerektiğini düşündü. Ama sonra fark etti ki, kulakları susmuş da olsa içindeki o tutku susmamıştı. Ne kadar zor da olsa müzik yapmaya devam etti. Nasıl ki söz konusu müzik olduğunda kimseye boyun eğmediyse şimdi de bu sessizliğe teslim olmayacaktı.

Şöyle bir anı var kaynaklarda: Bir konser sırasında Kont Lichnowsky, Beethoven’a “hadi müzisyen, çal” diye seslendiğinde Beethoven her şeyi orada bırakıp çekip gitti ve bununla da kalmadı. Ardından Kont’a bir mektup yazdı ve mektupta şöyle yazıyordu:

“Siz Kont’sunuz, bugün varsınız, yarın olmayacaksınız. Ama Beethoven bir tanedir ve her zaman olacaktır.”

Beethoven duygularını yaşadıklarından dolayı hiç belli etmese de nihayetinde o bir sanat adamıydı. Âşık da oldu elbet ve içinde coşan duyguları çoğu zaman bestelerinde açığa çıkardı. Bu kadının ya da kadınların kim olduğunu hiçbir zaman kimselere söylemedi.

9. Senfoni ve Efsanevi Prömiyer

9. Senfoni’yi bilmeyenimiz yoktur. İlla bir kez olsun dinlemişizdir, ama bilerek ama bilmeyerek. 9. Senfoni, bugün Avrupa Birliği marşı da olan çarpıcı bir senfoni. Beethoven en ünlü eseri olacağından habersiz, 9. Senfoni’ye tam da sağırlık yaşamının kol gezdiği yıllarda başlamıştı. Hayatının en önemli kararı buydu kuşkusuz. 20 yıllık bir birikimle nihayet bitirdi.

Nihayet 9. Senfoni seyircisiyle buluşacaktı. Salonda 10 bin kişi vardı, orkestraysa 300 kişiden oluşuyordu. Senfoni ilginç tonlardan oluşuyordu ve insan sesini de bu senfoniye eklemek için çok çaba sarf etmişti Beethoven. Bu yönüyle senfonisini, insandan tanrıya uzanan bir köprü olarak nitelendiriyordu. Bir arzusu vardı; senfonisini kendisi yönetmek istiyordu ama hiç duymayan biri için bu imkânsızdı. Tüm bunların farkındaydı ama yine de orkestra şefinin yerini alacağı halkanın üzerine konumlandı kendini.

O anda senfoniyi yönetmek için bulunan orkestra şefi Umlauf, Beethoven’a duyduğu hayranlık ve saygıyı aşmadı. Ona hiç müdahalede bulunmadı. Gidip başka bir yere konumlandı ve herkes gibi nefesini tutarak Beethoven’ı izlemeye başladı. Beethoven yüzünü orkestraya dönmüş, kendisinden emin ve gururlu, dimdik duruyordu. Duymuyordu ama iç dünyasında ezber ettiği senfonisini resmen yaşıyordu. 9. Senfoni onun çığlık çığlığa sessiz dünyasında dolaşıp dinleyicisinin kulaklarını doldurdu.

Herkes onun bu hayranlık duyulası hâli karşısında adeta büyülenmişti. Sonunda insanlar dayanamadı ve senfoni yarılanmışken hep birden ayağa kalkıp Beethoven’ı müthiş bir alkış tufanına tuttular. Beethoven, ardında olup bitenlerden habersiz, alkışı beklemek için duran orkestraya anlam veremiyordu. O sırada biri yanına koştu ve onu alkışlara doğru çevirdi. İşte o zaman görebildi alkışları. Bunca zaman tüm duygularını içinde yaşayan, kendisini dışarıya açmaktan hep kaçınan Beethoven, senfoni bittiğinde gözyaşlarını daha fazla tutamamış ve kendisini orkestranın önüne öylece bırakmıştı.

Son Yıllar ve Sonsuz Miras

Beethoven, bir tatil dönüşü sirozla tanıştı ve artık sona doğru gelmişti. Kaynaklara göre ölümü şöyle olmuştu: 26 Mart 1827’de şimşekler çaktıran, suların sellere karıştığı bir yağmur yağıyordu. Beethoven’ın loş odasını şimşekler aydınlatıyordu. Beethoven birden doğrulmaya çalıştı ki bunu yarıya kadar yapabilmişti. Sonra yumruğunu havaya kaldırdı ve cansız bedenini yatağına bıraktı. Hayatın karşısında direndiği pek çok acıyı dünyada ardında bırakabildiği için huzurluydu. Cenazesinde onu uğurlayan 30 binden fazla insan vardı.

Ölümünün ardından onun da babası gibi alkolik olduğunu düşünen çok oldu. Oysa kaynaklara göre Beethoven çok nadir alkol tüketirdi, daha çok kahve içmeyi tercih ederdi. Sirozun sebebi alkol değildi.

Ardında bıraktığı sadece acı değildi elbet. Başlı başına 9. Senfoni bile yeterdi belki ama pek çok başarı da sığdırmıştı acılarının arasına. Beethoven; 9. Senfoni, 5. Piyano Konçertosu, bir keman konçertosu, piyano, keman ve çello için üçlü konçerto, 32 piyano sonatı ve pek çok da oda müziği eserinin sahibiydi. Müziği yaşamayı öğreten ve hissettiren, tutkulu ve dramatik eserleriyle kulaklarımızın pasını silen, piyano sonatlarıyla klasik müziğin romantik dönemini başlatan Beethoven, bu dünya var oldukça dinlenmeye devam edecek.

Bir yanıt yazın