Türk sinemasının unutulmaz gerçek vamp kadını Birsen Ayda’nın hazin öyküsü

Türk sinemasının unutulmaz gerçek vamp kadını Birsen Ayda’nın hazin öyküsü

Birsen Ayda… Yaşlandıktan sonra bir huzurevine bırakılıp ölüme terk edilen bir kadın, dansözlükle zirve yapmış bir oryantal, milyonlar kazanırken birden zor duruma düşüp böbreğini satılığa çıkarmak zorunda kalan bir oyuncu… İşte bu, onun yürek burkan hikâyesi.

Uzun, kopkoyu saçları ve kocaman, simsiyah gözleriyle 60’lı ve 70’li yılların en dikkat çekici kadınlarından biriydi. Belki de Türk sinemasının ilk gerçek “vamp kadını”ydı. “Malkoçoğlu”, “Battalgazi”, “Karaoğlan” gibi tarihi filmlerin en göze çarpan prensesiydi.

Yükseliş: Dansözlükten Yeşilçam’ın Vamp Kadınına

Birsen Ayda, 1 Ocak 1946’da Ankara’da doğdu, ancak çocukluğu ve gençliği İzmir’de geçti. Annesi ve babası o küçük yaşlardayken ayrıldı. Parçalanmış bir ailenin çocuğu olmak kolay değildi ve bu durum okul hayatını da zorlaştırdı; İzmir Kız Lisesi’ni zar zor bitirebildi. Birçok Yeşilçam yıldızının aksine, sinemayla tanışması bir güzellik yarışmasıyla olmadı. O sinemaya ilk adımını attığında henüz 10 yaşındaydı. Yönetmen Seyfi Havaeri, İzmir’de çekilen “Sevda Sahilleri” filmi için sahilde tesadüfen onu keşfetti ve böylece küçücük bir kız olarak Yeşilçam’a adımını attı.

Zaman geçtikçe maddi şartlar kendisi ve annesi için zorlaştı. Çocukluğundan gelen dans yeteneğini kullanarak para kazanmaya karar verdi. Henüz 15 yaşındayken İzmir ve İstanbul gazinolarında dans etmeye başladı. Farklı güzelliği, cilvesi ve cazibesiyle kısa zamanda dikkat çekti. Dans dünyasında ismini duyurunca sinema teklifleri almaya başladı, ancak bunların çoğu önemsiz rollerdi.

Asıl çıkışını 1966 yılında, Safa Önal’ın senaryosunu yazdığı ve Tunç Başaran’ın yönettiği “Fatih’in Fedaisi” filminde Kartal Tibet’le beraber oynayarak yaptı. Güzelliği ve cazibesiyle filmin başrolü olan Sevda Ferdağ’ın bile önüne geçmişti. Bu filmden sonra talihi açıldı ve kariyerinde hızlı bir yükselişe geçti. Okullu değil, alaylıydı. Ayhan Işık, Cüneyt Arkın, İzzet Günay, Tanju Korel, Erol Taş ve Zeynep Değirmencioğlu gibi isimlerle aynı setleri paylaştı. Özellikle “Malkoçoğlu Kara Korsan”, “Ayşecik ve Ömercik Cehenneme Dolmuş Var” ve “Battalgazi” filmlerindeki rolleriyle “vamp kadın” imajını pekiştirdi. “Tarkan Altın Madalyon” filmindeki rolüyle Eva Bender’le birlikte hafızalara kazındı.

Aşk ve Zoraki Bir Son

Birsen Ayda duygu yüklü, kalbi mantığının önünde yürüyen bir kadındı. Paraya, şöhrete ve sosyal statüye itibar etmezdi. 1960’lı yılların romantik solisti Atınç’la hayatını birleştirdiğinde, o güne kadar kazandığı her şeye aniden veda etti. Şöhretinin üzerine adeta bir sünger çekti. Atınç’la birlikte Beyoğlu’nda küçük bir dükkân açarak ticarete atıldılar. Yoğun hayat mücadeleleri sebebiyle çocukları da olmadı.

Birbirine dayanarak hayata direnen ikilinin ortaklığı, 1992’de Atınç’ın ani ölümüyle bozuldu. Birsen Ayda, yeryüzü meydanında tek başına kalmıştı. Artık sosyal güvencesi ve sürekli gelir elde ettiği bir iş yeri yoktu. Dükkânı kiraya verip elde edeceği gelirle hayatını sürdürmeyi düşündü.

Düşüş: Yalnızlık ve Maddi Felaket

Birsen Ayda, dükkânını kiralamaya gelen iki delikanlıya çok güvendi. İddialarına göre bir tuzağa düşürüldü. Tahakkuk eden vergiler ödenmedi, adına çıkarılan kredi kartları patladı ve borçları her geçen gün büyüdü. Ruhsatı kendi üzerine olan iş yerini, uyanık gençler Defterdarlık’la anlaşarak onun elinden aldı ve birikmiş borçları da onun sırtına yüklediler.

“Borcu başıma kiracılarım sardı. Tek gelir kaynağım Beyoğlu’ndaki küçük iş yeriydi. Hem dükkânımı kaybettim hem de dolandırıldım.”

Borcu 150 bin lirayı aşan 63 yaşındaki Birsen Ayda, 2008’de böbreğini satışa çıkardı. Gururluydu, yardım dilenmiyordu. “Ölmeden önce yüzüm bir defa gülsün istiyorum. Kaybettiğim iş yerimin geri verilmesini talep ediyorum. Borçlarımı da ödeyeceğim.” diyordu. Ancak organ satışı kanunen yasaktı ve bu isteğini gerçekleştiremedi.

Huzurevi ve Acı Son

Huzurevine yerleştirilinceye kadar Beyoğlu’nda tek odalı bir evde kirada yaşadı. Sonunda birkaç tanıdığı sayesinde Zeytinburnu’nda bir huzurevine yerleştirildi. Ancak burası da onun için bir kurtuluş olmadı. Başına buyruk, yalnız yaşamaya alışkın bir kadındı. Huzurevinde yapılan bir röportajda, “Çıldırmak üzereyim. Burada kalmaktansa ölmeyi yeğlerim. Huzurevi benim için işkence gibi.” diyecekti.

Son on aydır akciğer kanseri tedavisi görüyordu. 2011’de, 66 yaşında öldüğünde, mücadelesi, koşuşturması, çilesi ve acı içinde geçen ömrü Yeşilköy Mezarlığı’nda son buldu. Cenazesine birkaç arkadaşı dışında kimse katılmadı. Yeşilçam’a kendi çapında imzasını atmış olan şöhretin mezar taşında adı bile yoktu.

Bir yanıt yazın