Yüzleri çok tanıdık ama isimleri bilinmeyen insanlar var hayatın bir yerlerinde. Varlıkları sadece başkalarının varlığını güçlendirmekle tanımlanan insanlar. Herhangi birileri, falanca ya da filanca… Adı soyadı hiç önemli değil. Başkalarının statüleri uğruna aşağılanan, itilen, hırpalanan, gerektiğinde ölümlere gidip gelen insanlar. Ya da figüranlar diyelim biz bunlara.
Perdenin hazin tipleri, isimleri sinema afişlerinde olmayanlar, yüzleri tanıdık, kim oldukları bilinmeyen insanlar… Belki de kahvedekilere en çok benzeyenler. Yeşilçam’da da kahvede oturmazlar mıydı iş beklemek için? Bunlar en çok inşaat işçilerine benzerler. Bir yapımcının kahveye girip de iş dağıtmasını beklemek gibi. Makyajsızlar, senaryoyu okuma ihtiyacı olmayanlar, filmin bir yerinden girip öylece yok olanlar… Dayak yiyip, ölüp, çay dağıtıp, durakta bekleyip filmden kopup gidenler… Hayatın ıssız sokaklarında gezip filmin ayrıntı karelerinde yer bulanlar, makyaja ihtiyaç duymayan figüranlar.
İşte bu hikâye onlardan birinin hikâyesi. İri gövdeli, uzun boylu, seyrek dişli, çirkin bir adamın, Yeşilçam’ın dayak yiyen efsanesi Yadigar Ejder’in hikâyesi.
“Hep Kötü Bir Adamdı”
Beni uyuyor zannediyorlar… Kötüler hep çirkin olmalıdır, değil mi?
Dev cüsseli hani hep Kemal Sunal’dan dayak yiyen adam… Hâlâ hatırlayamadıysanız “Doktor Civanım” filminde Kemal’in yarıştığı Sünnetsiz Gaffur, “Şark Bülbülü” filminde gazino patronu Fethi’nin döverek rahatladığı Mazlum, “Gerzek Şaban” filminde Kahveci Hamza. Hatırladınız değil mi?
“Mazlum, şimdi Mazlum’u getirin bana. Mazlum, sana bu iş için para veriyorum. Ulan dayak yemek için para almıyor musun lan benden? He?”
Filmlerde eşek sudan gelinceye kadar dayak yerken tanıdık bu iri adamı. Bazen Cüneyt Arkın dövüyordu, bazen de Kemal Sunal. Şaban’dan dayak yemesi de ayrı bir trajik olaydı. Eğer günlük hayatta olsa hepsini dövebilecek niteliktedir Yadigar, gel gör ki dayak yemek için para almaktadır. O da dayağın en iyisini yerdi.
O dayak yerdi, biz gülerdik. Kahramanımız gözümüzde büyürdü. Ona dayak atarken o kadar iri bir adamı dövebilmesine hayran olurduk. O ise sesini çıkarmadan, içtenlikle yerdi dayağı. Hep kötü bir babanın adamıydı Yadigar. İyi insanlara saldırır, kötülüğe hizmet eder, haince kahkahalarla gülümserdi. Sahiden o kadar kötü olabilir miydi?
Diğer figüranlar onun kadar iri olmadığı için onun dayak yemesinin ayrı bir anlamı olurdu, işi daha önemli hâle getirirdi. En son o dayak yerdi, final dövüşü olurdu. Onu dövmenin önemi hepsinden çoktu, çünkü en dövülemez olan oydu.
Bu sahneler hiç değişmedi. Yani onun bir kez olsun dövebildiğini ve böylece filmin bittiğini görmedik. Senaristler hiç sürpriz yapmadılar bu iri adama. Günlük hayatın akışı, kaderin tecellisi hiç değişmedi. İsmi anılmayanlar, makyajsızlar hiçbir yerde tutunamadılar. Filmin acı karelerine malzeme olup yitip gittiler öylece.
“Ah anam! Ah! Sırtım, belim, başım. A!”
Perdenin Arkasındaki Hayat
Yeşilçam’ın figüranlar kahvesinin kasvetli havası sinmişti Yadigar’ın üzerine. Hiç gülümsemiyordu o koca adam. Günler boyu iş beklemek, sonra filme girip bir ton dayak yiyip çekip gitmek… Yediremiyordu kendine ama ekmek parasıydı işte. Emekçisi olmuştu sinemanın. Öyle bar köşelerinde değil, filmin içinde emeğini konuşturuyordu. Yadigar, Türk sinemasının binlerce karesine görüntü vermişti. Varsın ismi de bilinmesindi.
Gerçi onun için hayat zordu. İki film yapıp imaj yapanlar, soyunanlar, dünkü çocuklar parayla oynarken, yılların sinema emekçisinin karnı günlük doyuyordu. Bugün doyuyor, yarını bekliyordu koca adam.
Son zamanlarda işleri iyi değildi Yadigar’ın. Parasızlık çekiyordu. Birileri ün, para, imaj peşinde koşarken Yadigar’ın durumu gitgide kötüleşiyordu.
Yeşilçam’da bir yıldızlar vardı, bir de adını bilmeden sevdiklerimiz. Yadigar Ejder de adını bilmeden sevdiklerimizdendi. Mezar taşında 1951 yazsa da asıl doğum tarihi tam bilinmez. Sadece Sivaslı olduğunu biliriz. Ailesi hakkında da detaylı bilgi olmadığından hayatının birçok bölümü gizemli kalan oyunculardan oldu.
İlkokul üçüncü sınıftayken okulu terk eder. İstanbul’a da pek uğramaz o günden sonra. Yaşı küçük olsa da iri cüsselidir. Odun kırar, kömür taşır. Sebze halinde kamyon yıkar, hamallık, boyacılık yapar. Sonra sinemalarda simit, gazoz ve su satmaya başlar. Oyunculuk ateşi de o günlerde düşer içine.
İstanbul’a gidip artist olmaya karar verir ama ailesi engel olur. Babası Mahmut Köylüoğlu da yıllar önce İstanbul’a gitmiştir. Çöpçü olarak işe başlamıştır. Sonra Sivaslı hemşerileriyle Beyoğlu’nda bitirimlik, gazinolarda fedailik yapar. Lakabı “Kürt Mahmut”tur. Hemşerilerinin dediğine göre namı yürümeye başladığında Almanya kâğıdı gelir. 1959 senesinde Almanya’ya gurbetçi olarak gider. Oğlunun artist olmak için İstanbul’a gideceğini öğrenince Sivas’a döner, onu yanına alır ve Almanya’ya götürür. Orada ona tersanede bir iş bulur. İyi de para kazanmaktadır ama durmaz. Yine kaçar ve İstanbul’un yolunu tutar.
İstanbul’daki ilk günleri de babasınınki gibi olur. Oyuncu ve yapımcı Ekrem Gökkaya o günleri şöyle anlatır:
“Yadigar sinemaya girmeden evvel İstanbul’daki Sivaslı kabadayıların, pavyoncuların ve kumarhane sahiplerinin yanlarına takılırdı. Zannederim sabıkalıydı. Bir cinayet hikâyesi anlatmıştı, ‘Askerde komutanını vurduğunu, uzun süre hapiste yattığını’ söylüyordu. Kendini kurnaz zanneden, aslında on yaşını geçmemiş saf bir çocuk gibiydi. İri cüssesine göre çok korkak bir adamdı.”
Artist olmak umuduyla Anadolu kentlerinden İstanbul’a gelen birçok genç gibi umduğunu bulamaz. Yeşilçam’da gazinolarda fedailik yapmaya başlar ama bu işi yakıştıramaz kendisine. Lakabı “Deli Gözel”di. Çocuk gibiydi, aklını pek kullanamazdı ama bunu belli etmemek için süslü cümleler kurmaya çalışırdı. Arkadaşları çok ciddiye almazdı onu, hatta dalgaya alıp gırgır geçerlerdi onunla. Yine de hiç zoruna gitmezdi bu durum.
Çok az konuşurdu, geçmişinden, ailesinden pek bahsetmezdi. Israr ettiklerinde ise hepsine başka bir hikâye uydururdu. Kimine, “Kan davası nedeniyle cinayet işledim, kaçtım, geldim,” der. Kimine annesi öldükten sonra kardeşleri miras kavgası çıkardığı için memleketi terk ettiğini anlatır.
1966 yılında Yılmaz Güney sayesinde hedefine ulaşır. Yılmaz Güney’in Erdoğan Tokatlı’yla senaryosunu yazıp, Nebahat Çehre ve Hayati Hamzaoğlu ile birlikte oynadığı “Eşref Paşalı”da ilk defa kamera karşısına geçer. Jenerikte adını yazmaya değmeyecek kadar küçük bir roldür bu. Heveslenir ama arkası gelmez. Ancak asla pes etmez, gecesini gündüzünü Yeşilçam’da geçirir. İki yıl sonra Atıf Yılmaz’ın “Köroğlu” filminde boy gösterir. Bir sonraki filmi ise 1970 yılında Remzi Jöntürk’ün çektiği “Kader Bağlayınca” olur. 1971’de de bir tek filmde “Ayşecik ve Bahar Çiçeği”nde görülür sadece. Osman Fahir Seden’in 1972 tarihli “Aslanların Ölümü”ndeki fedai rolünden sonra bahtı açılır. Tam 20 yıl boyunca Yeşilçam’ın bütün jönlerinden dayağın her türlüsünü yiyeceği günler başlar.
Rol ayırt edebilecek durumu hiç olmamıştır. Ne denirse yapar. Birçok Yeşilçam figüranı gibi sadece oynamaz, setlerde ışık taşır, oyunculara çay, kahve, yemek servisi yapar. Posta alınacaksa postaneye gider. Kamyonet bozulursa diğer figüranlarla birlikte iter. Tüm bunların karşılığında yapımcılar eline ne tutuşturursa onunla idare etmeye çalışır.
Yalnızlık ve Trajik Son
“Görmek istediğimiz tek şey onun dövülmesi, komik duruma düşmesiydi. Kemal Sunal onu madara etsin, çamurun içine fırlatsın, tokat atıp hakaretlerde bulunsun.”
“Oh! Ulan döverim seni. Ne vuruyorsun lan arkadaşıma ha? Sen karışma lan. Hayır.”
Aklının kıtlığıyla dalga geçsin isterdik, hem de sadece biz gülelim diye… Onun gerçek hayatta neler çektiğini bilmeden. Cüneyt abimiz onu yerden yere vursun, biz esas oğlanımızla gurur duyalım isterdik. Üçüncü sınıf otel köşelerinde aç sabahladığını bilmeden…
Hayatı boyunca hiç evi olmadı, üçüncü sınıf otellerde kaldı. Ucuz lokantalarda karnını doyurdu. İş dışındaki zamanlarının neredeyse tümünü Reşit’in Kahvesi’nin en kuytu köşesindeki masada tek başına oturarak geçirirdi. Parası olmadığı için otelden atıldığı günler de olurdu. Böyle günlerde film şirketlerinin deposunda kalır. Memduh Ün de o günlerin tanıklarındandır ve o günleri şöyle anlatır:
“Yadigar’ı ilk kez Levent’te evimizden hatırlıyorum. Odun kırmaya gelmişti, üzerinde bir şeyi yoktu, mont vermiştim ona. ‘Kan davasından yattığını, cezaevinden yeni çıktığını’ söylemişti.”
Birçok filmde aynı takım elbiselerle çıkar izleyicinin karşısına. Elbiseye ayıracak parası olmaz çoğu zaman. Üstelik onun için elbise ayrı bir derttir. “Ona uygun elbiseyi bulmakta çok zorlanırdık,” der o dönem arkadaşlarından biri. “Tarlabaşı’nda bir terzi vardı, o dikerdi elbiseleri. Normal bir insana 2,5 metre kumaştan bir pantolon dikilirdi, Yadigar’a 3,5 metre kumaştan diktirirdik. Ayakları 52 numaradır, ayakkabı bulmak da kolay olmaz. Bu yüzden terlikle dolaştığı günler çoktur. Filmlerde çizme gerektiğinde bileklerini çizme gibi boyarlar.”
Çok sakin, kendi hâlinde biri olduğu anlatılır. Ama diğer figüranların aksine isyankârdır da. Haksızlığa uğradığını düşündüğünde, “Ben cezaevinde yattım, katilim ben. Yerim, parçalarım sizi!” diye bağırdığı rivayet edilir. Yaşadığı koşullara, düştüğü durumlara, Yeşilçam sinemasının sömürüsüne isyanı büyüktü. Gazetelere, “Yapımcılar benim gibi oyuncuları sömürüyor,” diye demeçler verirdi. Bu yüzden birçok yönetmen ona ambargo koyardı. Herkes tarafından tanınıp kendisini kabul ettirdiği dönemlerde bile işsiz kaldığı günler olurdu. Bu yüzden 1977’nin “Kanlı 1 Mayıs”ında Taksim’de öfkesini haykıranlar arasında o da vardır. Hâlbuki o 250’den fazla filmin emektarıdır.
“Ulan sen onun avukatı mısın? Ha?”
Bu hiç ölmeyecekmiş gibi görünen dev adam, henüz 40’lı yaşların başındayken yenik düşer hayata. Nasıl öldüğü ise hâlâ muammadır.
Efsanenin Ölümü
Hayatını anlatan kitapta ölümü şöyle anlatılır:
“Hey gidi koca adam. Her yanını utanç kaplamıştı. Dayak yemekten gelen büyük bir utanç. İyice parasız kalmış, karnını doyurmakta güçlük çekiyordu. Kirasını ödemeyeli çok zaman olmuştu. Tek göz bir odaydı kaldığı, buna rağmen kira parası bulmakta güçlük çekiyordu. Bir gün evinden çıkardılar Yadigar’ı. Kimi kimsesi yoktu İstanbul’da. Buz gibi soğuk bir gece vakti Taksim’e çıktı, yanında birkaç parça eşyasıyla. Havada hain bir soğuk kol geziyordu. Kimsecikler yoktu koca meydanda. Kim bilir buralarda ne çok dolaşmıştır daha önce. Bir banka uzandı, ellerini bacaklarının arasında ısıtmaya çalıştı. Epeydir öksürüyordu koca adam. İlk önce uyku girmedi gözlerine, yarını düşünüyordu çünkü. Sonra yorgunluk çöktü, ağır ağır kapandı gözleri. Bir uyudu, bir daha uyanmadı. Bir uyudu, bir daha dayak yemedi kimseden. Bir uyudu, kimseler bilmedi ismini. Bir öldü, yalnız Taksim Meydanı ağladı koca adama, sokak köpekleri tuttu yasını. Yaşamın son karesini asillere yakışır bir onurla oynadı. Bir figür gibi öldü, kimsesiz, yalnız, gözyaşı dökmeden…”
Süheyl Eğriboz ise Taksim’de donarak ölmediğini, beyin kanaması sonucu hayatını kaybettiğini şöyle anlatıyordu:
“Bu adam içki içmez. Bir yere gidiyor, çalışa gidiyor. Limonatasına votka koyuyorlar, ‘Bir daha bir daha bir daha’ diye… Gülbür (gırgır) geçecekler ya… Birazcık da Allah rahmet eylesin zekâsı kıttı. Boyuna limonata içiyor. Galatasaray Kulübü’nün karşısında bir otel vardı. Bir otel tuvaleti, alafranga… pardon alaturka. Otele gidiyor, 100 numaraya. İçkili de zaten. Oturuyor, kalkarken ayağa kalkıyor, cesini yapıyor, kalkarken ayağa kalkıyor, kafası taştaki duvara vuruyor. Bu iş.”
Cenazesine çok az kişi katılır, hatta onu tanıyanların çoğu nereye gömüldüğünü dahi bilmez. O kadar iridir ki bedeni tabuta sığmaz. Cenazesini on kişinin taşıdığı anlatılır. Mezarı Beyoğlu’nda Kulaksız Mezarlığı’ndadır.
Yeşilçam emekçisinin ölümü büyük gazetelerin ikinci sayfalarında ufacık bir dikdörtgenin içinde yer alır. Sinemadaki Yadigar Ejder ölümü kadar trajiktir. Her filminde silahsız, devrilmez cüssesi, bir deri bir kemik jönlerimizin sinek öldürmez yumruklarıyla devriliverdi rol icabı. Rivayettir ki Taksim Parkı’nda donarak ölmüş. Rivayettir ki yemek yedikten sonra girdiği lokantanın tuvaletinde ayağı kaymış, başını taşa vurarak oracıkta hayatını kaybetmiştir.
Öyle ya da böyle, tertemiz bir sinema emekçisi kayıp gitti sinemamızdan. Ardında bir dolu film bırakarak… Keşke şimdi “Mazlum!” diye bağırsak da başı önde sallana sallana gelse, dövmek için değil koşup sarılmak için kalksak ayağa, hayatımıza kattığı güzellikler için teşekkür etsek kendisine.
Kamil Hızer / Magazinname.com
Instagram: @kamilhizer
Magazin Name Güncel Magazin Haberleri
